1. HABERLER

  2. 2018 FIFA DÜNYA KUPASI

  3. Altan: Medya üzerinde askeri vesayet var
Altan: Medya üzerinde askeri vesayet var

Altan: Medya üzerinde askeri vesayet var

Prof. Dr. Mehmet Altan, 28 Şubat'a ilişkin itirafları medya üzerindeki askeri vesayetin varlığına yorumladı. "Hayatın tehlikede yazma dediler" diyen Altan,...

A+A-

Prof. Dr. Mehmet Altan, 28 Şubat'a ilişkin itirafları medya üzerindeki askeri vesayetin varlığına yorumladı. "Hayatın tehlikede yazma dediler" diyen Altan, askerin gazeteciyi Genelkurmay'a çağırmasını eleştirdi.

MURAT AKSOY'un röportajı

28 Şubat'a ilişkin itirafları medya üzerindeki askeri vesayetin varlığına yorumlayan Prof. Dr. Mehmet Altan; "Siyasetçinin rant dağıtması sistemin oyun kuralları içindeki bir bölümdür ama esas, bu sistemin koruyucusu olan askerlerdir" dedi.

13. yılını geride bıraktığımız 28 Şubat sürecinde medyanın rolü son haftalarda giderek daha açık biçimde tartışılmaya başlandı. Önce dönemin en büyük 2. gazetesi olan Sabah'ın sahibi Dinç Bilgin, ardından gazetenin yazı işleri müdürü Ergun Babahan konuştu. Her iki konuşmada aslında bir günah çıkarma ve pişmanlık vardı. Bütün bu konuşmalardan çıkan medyanın sadece siyasetle değil belki daha fazla askerlerle iş tuttuğu idi. Düpedüz yalan olduğu bilindiği halde belgesiz "haber" yaparak kendi meslektaşlarının hayatlarının tehlikeye sokmak, onları hedef haline koymaktan beis görmemişlerdi. Bu hafta, andıçın mağdurlarından İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Star Gazetesi Başyazarı Prof. Dr. Mehmet Altan ile konuştuk. Altan, askeri vesayetin medye üzerindeki gücüne dikkat çekerek; "Medyada bir iç temizlik şart" dedi.

* * *

Son dönemde 28 Şubat'la ilgili olarak medya bir günah çıkarma eğiliminde sanki. Önce Dinç Bilgin sonra Ergun Babahan. Neden şimdi?

Şu anda Taraf gazetesi üzerinden yürüyen bir iç hesaplaşma yaşanıyor. Ve bu noktada Taraf'ın tercih edilmesi ve burada yayınlananların bu kadar ses getirmesi de bir şeyi ima ediyor.

Neyi?

Gerek Bilgin, gerekse Babahan'ın konuşmalarından önemli bir sonuç çıkıyor. O da medyanın asıl patronunun asker olduğunun kabullenilmesidir. Bir de askeri vesayetin sürdürülmesinin asıl aracının medya olduğu açık biçimde ortaya çıktı ve bu düzeni Taraf tek başına bozdu. Tek başına, AK Parti hükümetine karşı girişilen illegal faaliyetleri, zaman zaman siyasal iktidarın huzursuzlanmasına rağmen demokrasinin gerektirdiği bir biçimde büyük bir medeni cesaretle açıkladı? Bu açıklamanın arkasında durdu, geri adım atmadı. Ortaya çıkan gerçekler ise sadece bugüne değil geçmişe de daha cesur biçimde bakmayı kolaylaştırdı. Bugünden itibaren artık daha açık biçimde medya içindeki Ergenekon unsurlarını konuşabilir, tartışabilir hatta onları deşifre etme konusunda daha cesur davranabilir tüm medya. Bu bir anlamda iç temizliktir. Özetle Ergenekon süreci Türkiye'deki 1. Cumhuriyet'in iç yüzünü bize net biçimde gösterdi.

Medya Türkiye'de neden sorunlu?

Türkiye'de yeterince gazete satılmadığı için patronlar medya dışı işlere giriyorlar. Belki de asıl işleri başka olan insanların medyaya girmesi sorundur. Böylece gazetecilik dışında başka işler daha cazip hale geliyor ve bunu sağlamanın yolu da Ankara siyasetinden geçiyor. Halka değil, Ankara'ya bakmaya başlıyorlar. Sarayın sorunlarını yansıtarak onun ihalelerinden, onun nüfuzundan, onun imkânından yararlanarak gazetecilik olamaz. Bu yapı yavaş yavaş kırılıyor.

Ergun Babahan bazı isimler verdi medyadaki MİT'çilerle ilgili. Sizde uzun yıllardır medyasınız. Siz biliyor musunuz ya da tahmin edebiliyor musunuz kimdir bu isimler?

Sabah'ta 20 yıl yazdım. 28 Şubat sürecini de çok iyi bilirim. Ama tek tek isimler aslında çok da önemli değil. Burada önemli olan şudur.

Nedir?

Mesela Dinç Bilgin çıktı, "Biz birçok konuyu görmezden geldik, mesela Kürt meselesini" dedi. Oysa ben Sabah'ta 20 yıl boyunca Gladio, Kontrgerilla, Seferberlik Tetkik Kurulu, Kürt sorunu vs. yazdım. Ama onlar birinci sayfada bir gün bile bu sorunları gündeme getirmediler. Adeta bu yazılara yok muamelesi yaptılar. Bu açıdan ben kimin nereyle bağlantılı olduğunu değil ama birinci sayfayı yapanların hangi kaygılarla bu sayfayı yaptığını bilirim. O birinci sayfayı gazeteler şekillendirirken aslında hangi güç dengelerini göz önünde bulundurarak gerçekleştiriyorlar?

ERGENEKON'UN MEDYA UZANTILARI VAR

Siyasetçilerin medya üzerindeki vesayetini biliyoruz da, asker hangi araçlarla bir vesayet kuruyor medya üzerinde?

Bunu açık açık zaten anlatıyorlar. Askerin gazeteciyi Genelkurmay'a çağırma gücü başlı başına bir vesayet aracıdır. Gazetecilikle Genelkurmay'ın ne alakası var? Bir gazete patronunu, gazete yöneticisini çok rahatlıkla Genelkurmay'a çağırabiliyorsa askerler, iş bitmiştir. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir ilişki göremezsiniz. Bu konuda daha detaylı bilgiler Ergenekon sürecinde ortaya çıktı. Ergenekoncuların, JİTEM kurucularının çocuklarını hangi patronların okuttuğundan tutun da Karamehmet'le Levent Ersöz arasındaki görüşmeye kadar. Siyasetçinin rant dağıtması sistemin oyun kuralları içindeki bir bölümdür ama esas bu sistemin koruyucusu olan askerlerdir. Yani esas patronlar hep askerler olmuştur. Mesela bizi haksız yere andıçlayan o haberleri sayfalarına koyup hakkımızda yazılar yazan o insanların gazetelerde istihdam edilmelerinin arkasındaki unsurlara da bakmak lazım. Mesela Ergenekon sanığı bazı insanların acaba medyada yerleştirdiği kişiler kimler?

HAYATIN TEHLİKEDE YAZMA DEDİLER

Var mı öyleleri?

Bakmak lazım.

Andıçlandığınız dönem Sabah'taydınız. Size önceden bir duyum, uyarı geldi mi?

Ben çok özgür ve rahat bir ortamda Sabah'ta çalıştım. Ancak Sabah'ın bozulmaya başlaması 28 Şubat döneminde banka satın alınmasıyla başladı. O dönem bugüne kadar hiç görmediğim, duymadığım birtakım konuşmalara şahit oldum.

Mesela?

Hiç unutmam bir 14 Şubat günü, hayatımın yazılara bu şekilde devam etmem halinde tehlikede olduğu gazetenin en üst yönetimi tarafından bana ifade edildi. Bu bir kez daha da tekrarlandı.

UFUK GÜLDEMİR'E ADIMI VERMİŞLER

Sonra...

Sonra bu işler daha da zorlamaya başlayınca hem satın aldıkları bankanın durumu, hem de 28 Şubat'ın baskısı ile aslında gitmemi istediler. Rahmetli Ufuk Güldemir kendisine 2 kişinin isminin verildiğini, onlardan birinin ben olduğumu anlatmıştı. Ancak bunu yönetimden birisi daha farklı bir şekilde söyledi. O arada bazı yazılarım konmadı. Ben onları yazdığım kitaplara koydum. Zaten bir süre sonra yazılarım 4 günden 1 güne indirildi. Uzun yıllar haftada bir gün yazdım. Ayrıldığımda da 1 gün yazıyordum. Bir Fransız atasözü vardır çok hoşuma gider: "Doğru iktidara gelmez ama düşmanları ölür". O yüzden ben bu süreçleri hatırat malzemesi olarak izlerim. Bunları ileride detaylıca anlatacağım.

Neden şimdi değil? Bakın herkes konuşuyor?

Bunları zamanımın daha bol olduğu bir vakitte yazacağım. Bu medyadaki insanlar yahut Türkiye'deki insanlar, askerler de dâhil, cuntacılar da dâhil, darbeciler de dâhil yazının gücünü algılayamıyorlar. Yazının iktidarı çok güçlüdür eğer yazıya layık olmaya çalışırsan. Hepsi gider yazı kalır.

Peki, bu Ergenekon davası, Balyoz ve Erzincan olayı. Bu soruşturmalar gerçeği ortaya çıkaracak mı?

Büyük bir katkısı var. Çok önemli adımlar. Katkısı benim 25 yıl önce yazılarımda yazdığım Özel Harp'in bugün artık herkes tarafından bilinmesi, Seferberlik Tetkik Kurulu, çift başlı yargının toplum tarafından konuşulması. Konuşuyoruz ama henüz konuştuklarımızın bütün gereklerini yerine getirmiyoruz.

AK Parti bu açıdan başarısız mı?

Çok önemli işler yaptı. En azından halk iradesine karşı çıkan askeri vesayeti kabullenmedi. Sarayın kitlelere karşı düşmanlığını açığa çıkaran bir katalizör vazifesi gördü. Tabii şimdi yaptıkları eksik buluyoruz ama ilk 3 yılında mükemmeldi AK Parti. Çünkü muhatabı dünyaydı. Gerçekten sessiz devrimler yaptı. AB'nin istediği uyum yasaları benim ömür boyu göreceğimi düşünmediğim değişimlerdi. O, 3 yıl sonrası dönemde aklı genel seçimlere takıldı, Ankara'yı muhatap aldı ve geriledi. Ama ilk 3 yılın rüzgârını, değişikliklerin önemini de unutmamak lazım. Tabii 2. dönemdeki en büyük başarısı Ergenekon soruşturmasının arkasında durmasıdır. Mesele burada AK Parti'yi eleştirmek değil. Mesele akıl ve enerjiyi birleştirerek yanlış yapılmasının engellenmesi, değişimin evrensel, sağlıklı güvenceye kavuşturulması. Yani eleştiri olmadan eksiklik görülemez.

Mini paket yeterli mi?

Pratik olarak bakıyor siyasetçiler ve canlarını sıkan konular üstünden değişiklik yapıyorlar. Benim canımı bütün rejim yani I. Cumhuriyet sıkıyor. Çünkü bütün mağduriyeti yaratan o mantık ve bu tümden değişmedikçe bu mağduriyet bitmez. Aynı zamanda parçalı değişim yapan da yarın bir gün yeniden mağdur hale getirilebilir. Çünkü güç dengelerine dayalı değil, evrensel demokrasinin gerektirdiği hukuk kurallarına yönelik büyük bir rejim değişikliği yapmak lazım. Diğer taraftan şu var. Bütçeden yargıya ayırdığımız pay yüzde 1 bile değil. Bu rakamın anlamı bizim yargıya, adalete ihtiyacımız yok demektir. Bizim büyük bir hâkim ve savcı açığımız var. Bunlar ne olacak?

12 EYLÜL İLE HESAPLAŞILMALI

Yeni bir anayasayla mı olur bu?

Bir parçası anayasa, bir parçası AB reformları. Aslında AB Genel Sekreterliği'nin web sitesinde yayınlanan İlerleme Raporlarına bakılsa ne yapılması gerektiği görülür. Orada neredeyse hepsi yazıyor. Bakın kısa bir süre önce Türkiye NATO toplantısına ev sahipliği yaptı. Bizim Genelkurmay Başkanı katılmadı.

Neden?

Çünkü katılırsa salonda Milli Savunma Bakanı'nın arkasında oturacak. Sadece Türkiye'dekine değil yurt dışında-kilere de katılmıyor, ikinci başkan katılıyor. Ve bu hiçbir gazetede gündeme gelmiyor. Yargı sürecinde komutanları toplayıp, davayla ilgili toplandıklarını ifade eden bir Genelkurmay yönetimi dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde olamaz, bir hukuk devletinde de olamaz. Bunları yalayıp yutarak ne kadar iktidar olunabilir?

Olmayacağına bilmiyorlar mı?

Biliyorlar ama Türkiye'deki siyasetçinin amacı değişimin siyasetini yapmak değil. Kendisinin siyasetini yapmak yani Türkiye'deki siyasetçinin amacı iktidar olmak ve oradan gitmemek. Yoksa 30. yılına girdiğimiz 12 Eylül rejimini bir insan içine nasıl sindirebilir? 12 Eylül rejiminin unsuru olarak kurulmayı, faaliyet göstermeyi, anayasasıyla çalışmayı, bu parlamento nasıl kabullenir? Nihayetinde bu parlamentoya silah çekilmiş. Aslında bütün bu konuşmaların özünde, "parlamento halk parlamentosu haline gelecek mi gelmeyecek mi" sorusu var. 1. Cumhuriyet'in kurduğu parlamentolarda halk yok, hepsinde devlet var. Yani devlet adeta halka karşı kurulmuş bir devlet. Onun için yargısı, her şeyi devletten yana. Parlamentosu devletten yana. Yani saraydan. Aslında devlet sözcüğünün yerine sarayı koymak lazım. Saray ne? Osmanlı'daki "saray teba" ilişkisi Cumhuriyet'e olduğu gibi yansımış. Padişah kaçmış, saray bürokrasisi devleti oluşturmuş. Onun için devlet, bizim bildiğimiz manada vergi alıp hizmet eden bir unsur değil, padişahın sarayının devamı. Onun için de yargısıydı, parlamentosuydu, algısıydı hep aynı.

Ne yapmalı AK Parti?

AK Parti'ye şunu anlatmak lazım: İçe kapanırsan, siyasal milliyetçilik yaparsan, bütün bu çok önemli değişimleri AB standardına, AB güvencesine bağlamazsan, bir büyük resim olarak algılamazsan, seni içeride her şeye rağmen barındırmazlar. Yani bu rejimin sahipleri, Saray bu işten çabuk vazgeçmez. Onun için siyasal milliyetçilikten, MHP ile yarışmaktan geri durmak gerekir. AB ile işbirliği tutarsan bir yeryüzü partisi olursun. Mesela AK Parti ilk 3 yıl neden mükemmeldi, çünkü çevreyi merkeze, merkezi dünyaya taşıdı. Çok anlamlı ve tutarlı bir reçetesi vardı elinde. Defosu, yanlışı, enerjisiyle, aklı daha büyük bir sinerji yaratıyordu. Tutarlıydı. İlkeseldi.

Özkasnak "Ben öyle şeyler demedim" dedi

Erol Özkasnak'ın sizin için sarfettiği bir tehdit cümlesi var. Ne hissettiniz bunu duyunca?

28 Şubat günleriydi. 8 yıllık eğitim kavgası yapılıyordu. O zamanlar 4 gün yazıyorum. Kamu personelinin maaşına her 6 ayda bir zam yapılıyor. Devlette kim ne alıyor diye bir bordro yayınlanıyor. Orada bir baktım hayata yeni atılan bir askeri personelin maaşı, 30 yıl çalışmış ve emekli olacak olan bir öğretmenden daha fazla. İşte o günlerde bu maaş kıyaslamasını yazdım. Anlatmak istediğim devlet protokolünde aslında öğretmenlerin, akademisyenlerin değerinin askerlerin daha altında olmasıydı. Bunu yazdığım vakit, ilk önce galiba patronu aradılar ve yazıları 3 gün kestirdiler. Sonra gazetenin bir yöneticisi, bu şahsın telefon edip benim için böyle şeyler söylediğini bana nakletti. Yani bana doğrudan yapılan bir tehdit değildi. Ama bir süre sonra bazı gazetecileri Şırnak'a götürdüler, ben de vardım ve Özkasnak'la karşılaştık.

Konuştunuz mu kendisiyle tehdit meselesini?

Bize ev sahipliği yaptı. Sordum kendisine siz, benim için böyle böyle dediniz mi diye. Yoo ben hiç böyle şeyler söylemem gibi laflar etti. O dönem tabii askerler, dünyayı biz yarattık havasındaydılar. Sanırım Özkasnak da o duygular içindeydi. Oysa unutmamaları gereken bir şey var. Onlar memur, biz değiliz. Bakın aradan kaç sene geçti. Ben hâlâ buradayım. Özkasnak nerede bilen var mı? Ama şu var, Şırnak'ta karargâha girer girmez karşımızdaki panoda aradan epey zaman geçmesine rağmen maaşlarla ilgili bu yazımın asılı olduğunu gördüm. Tabii bu süre içinde aynı içerikli gelen mektupların kaynağını da anlamış oldum. İlginçtir o yazımdan sonra yayımlanan bordrolardan askerlerin maaşlarını çıkardılar.

Sizin andıçlandığınız sorgu içinde savcılık harekete geçti mi?

Henüz değil. Daha sonra o general bir televizyonda 28 Şubat'ın post-modern bir darbe olduğunu kabul etti. Bu bir anayasal bir suçtur ve savcılar harekete geçmedi. Bu arada ortaya çıkan gerçekler korkutucu. Eski Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'ın işkenceli bir sorguya girdiği anlatılıyor. Sorguda yanında kimler var, Şemdinli olayında "tanırım iyi çocuklar" diyerek koruduğu iki kişi. Yani bu ilişkinin tek bir görevde değil, süreklilik içinde olduğunu görüyoruz. Üstelik zaten 27 Nisan e-muhtırasını kendisi yazdığını itiraf etmişti. Evet bugünlerde askeri vesayetin geriletilmesinde önemli adımlar atılıyor. Fakat bunun kalıcı olması için mevzuatın değişmesi lazım. Yani 15. maddenin kaldırılması simgesel olarak önemli bir şey. Ama demokratikleşmek için en önemli 600 yasayı değiştirmemiz gerekiyor. AK Parti'nin bu tür konjonktürel zemindeki gerçekten olumlu önemli adımlarını bir an önce ilkesel bir bütünlük içinde mevzuat değişikliğiyle tamamlaması ve AB'ye hız vermesini istiyorum.

2. Cumhuriyet yolundayız

2. Cumhuriyet'e çok var mı?

Türkiye İkinci Cumhuriyet'e doğru gidiyor. Mesela www.ikincicumhuriyet.org girenlerin sayısında muazzam patlama var. 2. Cumhuriyet'e doğru gidiyoruz. Bu kaçınılmaz. Ne demek 2. Cumhuriyet'e doğru gidiş? Kemalizm'den demokrasiye gidiş demek. I. Cumhuriyet ne? Kemalist bir cumhuriyet. CHP rejimini temsil eden bir cumhuriyet. Halkı dışlayan, halkı mağdur eden, demokrasiyle alakası olmayan bir Saray Cumhuriyeti. Peki, 2. Cumhuriyet ne? 2. Cumhuriyet, halk iradesinin egemen olacağı, temel hak ve özgürlüklere saygılı bir cumhuriyet. Birincisi vatandaşı olmayan bir cumhuriyetti, ikincisi vatandaşı olan gerçek halk iradesine dayalı bir cumhuriyet. Her "I. Cumhuriyet" dediğimde ben Kemalist Cumhuriyeti kastedi-yorum. 2. Cumhuriyet dediğimde de, minimum AB standartlarında bir demokratik cumhuriyet. Bakın bugün 12 milyon yoksul var. 348 bin kişi yatağına aç giriyor. Türkiye'de bankalardaki tüm mevduatın yüzde 42'si 28 bin kişiye ait. Türkiye'de en zengin nüfusun yüzde 20'si toplam zenginliğin yüzde 46,4'ünü alıyor. Bugün 8,5 milyon insan kayıtdışı çalışıyor. Bu insanlar iş kazası geçirdikleri vakit kimsenin haberi olmuyor, hiçbir yardım da yapılmıyor, hayatları bitiyor.

Yani ne dramların yaşandığını bilmeliyiz. Bu, çok dramatik ve hiçbir projektörün aydınlatmadığı bir mesele. Mesela Tuzla'da her gün insan ölüyor. Bu bir cinayet ekonomisi gözümüzün önünde seyrediyor. Yani gidilecek yol epey uzun, bir zamanı alacak ama istikamet, dinamik, tarihsel süreç olarak kesinkes 2. Cumhuriyet'e gidiyoruz.

Yeni Şafak

 

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.