1. YAZARLAR

  2. Ahmet Taşgetiren

  3. Bu Davaya Omuz Veren Herkes Artık Açık Hedef!
Ahmet Taşgetiren

Ahmet Taşgetiren

Yazarın Tüm Yazıları >

Bu Davaya Omuz Veren Herkes Artık Açık Hedef!

A+A-

Ahmet Taşgetiren son günlerdeki gelişmeleri Düşünce Mektebi sitesine değerlendirdi.

Röportaj: M. Mazlum ÇELİK / Düşünce Mektebi

Hocam son günlerde bu kadar üzerinize gelmelerinin nedeni nedir sizce, birilerinin ayağına mı bastınız?

Ben yazı geleneğimde, ne dava şuuru, ne ifade tarzı, ne düşünce disiplini noktasında bir değişiklik olduğu kanaatinde değilim. Aşağı yukarı 1970’ten bu yana yazıyorum ve dikkatli okuyanlar, bir ‘Ahmet Taşgetiren çizgisi’ olduğundan tereddüt etmezler. Ben kişi idealizasyonundan ziyade, ilke idealizasyonuna her zaman özen gösterdim. İnanç-Kültür yapımızın da bunu öngördüğüne inanıyorum. Bunun yanında istişare’nin de, ’emr bil ma’ruf nehy anil münker’ disiplininin de bizim kişilik dokumuzun özü olduğuna inanıyorum. Ayrıca bunun, sağlıklı yönetimin gereği olduğunu da, bu sebeple iyi yönetilen kurumlarda “en aykırı”yı söyleyecek insanların istihdam edildiğini biliyorum. Ben “en aykırı”yı söylemeye talip değilim, ancak doğru bildiğini seslendirmenin, öncelikle dostlar için bir vecibe olduğuna inanıyorum. Bir de şu: dava bir kişinin–grubun tekelinde de geriye kalan herkes o kişi-grubu desteklemek zorunda gibi bir anlayışın yazarlıkta bizim ahlak kalitemizi ifade etmediğine inanıyorum. Hep böyle yapmaya çalıştım. Ama kraldan fazla kralcılar gerçeği yanında bizim dönemimizde “Reisten fazla Reisçilik” yapanların bulunduğu aşağı yukarı ortak kanaat durumunda. Onu yapamadığımı, zaman zaman “Şurada bir problem var” diye yazdığımda da o yapının harekete geçip “Reisi savunuyoruz” gerekçesiyle herkese pala salladığını görüyorum. Pek çok insana pala sallandı, biçildi. Etrafta yola çıkılan dostların azalmasının başka sebebi var mı? Herkes ihanet mi etti? Ben kendime baktığımda bende bir değişim görmüyorum, ama bir yerlerde değişim var ve onun doğru yanlış yanlarına ışık tuttuğunuzda ayağına basılmış gibi feveran edenler var. Bu da sıhhat alameti değil.

‘HERKES İHANET Mİ ETTİ?’

Sizin şahsınız ötesinde bir durumdan söz edebilir miyiz; ‘ama’ diyen kim olursa olsun (İster Ak Parti kurucusu bir politikacı, ister davası uğruna ömrünü adamış bir aydın) kolayca şahsiyet cellatlığına uğradığı eleştirilerine katılıyor musunuz, öyle ise bu hava nasıl oluştu?

Yukarda “Herkes ihanet mi etti?” gibi bir cümle kullandım. Kanaatimce yola birlikte çıkanlarla gerçekleşen farklılaşmaları toptan sorgulamak lazım. Güç zehirlenmesinin dini saiklerle, hizmet sloganı ile yola çıkan bir yapıyı nasıl bir fesadın içine sürüklediğini gördük. Medyada güç zehirlenmesi eskiden kemalist camia için söz konusu idi. Şimdi iktidar medyasına bakmak lazım. Siyasi güç zehirlenmesi söz konusu mu, yukardan aşağıya hepimize bakmak lazım. Biz (islami kesim, muhafazakârlar, dindarlar her nasıl isimlendirilirse) tam da böyle bir sistem mi kurmak istiyorduk, sorgulamamız lazım. Pelikan dosyaları ile bütün ömrü bir davayı omuzlamak olan ve zaten güvendiğiniz için başbakan yaptığınız insanı biçmek bizim ahlakımızda var mı, sormak lazım. Bugüne kadar “faiz lobisi” “Almancı”, “Amerikancı” diye hangi yol arkadaşımızı biçtik, bakmak lazım.

Politik angajmanlar çerçevesinde içerde ve dışarda kullanılan politik dili nasıl buluyorsunuz, sizce nasıl olması gerekir?

Bir kere dilin “insicam”ını kaybettiğini düşünüyorum. Dil insicamını kaybederse, onun nerede durduğunu veya duracağını tespit etmek imkansızlaşır. Şu anda popülist dil, ulusalcı dil, kemalist dil, pragmatist dil, ayrıştırıcı dil, üsttenci dil tanımlamaları yapılıyor. “Muhafazakar – Demokrat dil” bu muydu, sanmıyorum. Yola çıkarken ki saygınlığın önemli ölçüde aşındığı gözlemi yabana atılmamalı. Ben tüm toplumu kucaklayan bir dilin sağlıklı olduğuna inanıyorum.

‘GENÇLERİN DİN YORGUNU’NA DİKKAT EDİLMELİ

Politika ekseninde Müslüman toplum içerisinde yükselen bir önyargı ve kutuplaşma eleştirilerine nasıl yaklaşıyorsunuz?

Tüm toplumu kucaklayan dil, demem tam da bunun için. “Müslüman toplum” dediğimizde neyi anlıyoruz.? Ben dolmuşa binerken “bismillahirrahmanirrahim” diyen insanın müslümanlığını önemsemek gerektiğine inanırım. Yapabiliyorsak bunu artırmalıyız, yapamıyorsak, eksiltmemeye itina etmeliyiz. Belli ki siyaset dili de bu alanı etkiliyor. Hele bir toplum kesimini konsolide etmek için inanç alanını da siyaset diline çeviriyorsak, bu bir süre sonra “Müslüman toplum içinde bir kutuplaşma” ukdesini gündeme getirir. Sizin niyetiniz bu olmasa bile doğacak sonuç budur. İslam – Toplum ilişkisinde bunun doğuracağı zararı bertaraf etmek son derece zordur. “Gençlerin din yorgunu” olduğuna dair kamuoyuna yansımaya başlayan sosyo-psikolojik tespitler, buna ihtiyatla yaklaşsanız bile çok çok önemli bir problemi işaret ediyor. Bu konuda siyaset dilini de din dilini de, dindar tanınanların beden – davranış dilini de sorgulamamız gerekiyor.

DIŞ POLİTİKADA CİDDİ RİSKLERLE KARŞI KARŞIYAYIZ

Dış Politika stratejileri geliştirilirken pragmatist kaygılarla gerektiğinde siyasi kimliği inşa eden değerlerden vazgeçilebilir mi? Yahut siz böyle bir durum hissediyor musunuz?

”Değere dayalı dış politika”, Ak Parti hükümetlerinin özen gösterdiği bir yaklaşım idi. Bunun epeyce bir zaman dikkatle sürdürüldüğü de bir vakıadır. Ancak dış politikanın “Güç dengeleri” içinde sürdürülmesi gibi bir zaruret de vardır. Bu durumda öne çıkaracağımız değer ile gücümüzün ahenkli bir güncellenmesi zarureti ortaya çıkıyor. Bu denge kurulamadığı takdirde – ki bu muhtemel erken doğumlardan korunmak, düşmanları çoğaltmamak için gerçekten çok ince bir işçiliği gerektiriyor- öncelediğimiz değeri savunmakta, ayakta tutmakta güçlük çekebiliriz. Çok ince işçiliği tekrar vurgulama gereği hissediyorum. Değilse, yanımızdan yöremizden potansiyel güçlerin çalınıp başka taarflarda kullanıldığına şahit olabiliriz. Şu an dış politikada ciddi risklerle karşı karşıya bulunduğumuz bir gerçek.

ESKİDEN LİDER ‘EŞİTLER ARASINDA BİRİNCİ’ ROLÜNDEYDİ

Sizce ülkemizde politika şahıslar üzerine mi inşa ediliyor, örneğin bir dönem hükümetin ‘Üç Dönem Kuralı’ buna karşı ciddi bir argümandı, bugün bir geriye dönüş mü söz konusu?

Evet, lider– sembol kişi bazlı oluşumlara yatkınlığımız var. Siyaset daha çok böyle oluyor. Ak Parti yola çıkarken “Ortak Akıl” vurgusu ile çıktı. O dönem lider “Eşitler arasında birinci” rolde görülüyordu. “Dava arkadaşları” hatta “Kardeşler” idi. Belirttiğiniz gibi “Üç dönem kuralı” da buna yönelikti. Ancak siyasette lider idealizasyonu her zaman devreye girebilir. O siyasetin tabiatına daha uygun da olabilir. Onun için de bizim siyasi kültürümüzde “Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var” hatırlatmasının da yeri vardır. Ayrıca iktidarın liderin “Amel defteri” olduğuna da işaret edildiği için, birbirimizi arındırmak bir kardeşlik görevi olarak görülmüştür. Herkesi bir kişinin yoktan varettiği gibi bir anlayış bizim muhitlerimizde rağbet görmez. Bugün? Bence herkes temel doğrular çerçevesinde kendisine bakmalı?

TÜRKİYE’NİN KÜRTLERLE İLİŞKİSİ AÇISINDAN SORUN VAR

Biraz güncel siyasete eğilecek olursak; IKBY’de gerçekleşen Referandum’un Türkiye’ye politik maliyeti ne olur?

Evet Kuzey Irak Kürt bölgesindeki referandum Türkiye için de hassas bir konu. Türkiye, bölgede nerede Kürt varsa, onunla ilgili gelişmelere teyakkuz halinde yaklaşıyor. Irak’la, Suriye ile, İran’la… Bu Kürt varlıklarının Türkiye için de bir yumuşak karın olarak kullanılabileceği “kaygısı” her dönemde varit oldu. Çünkü bizde de Kürtler var ve bizim Kürtlerimiz üzerinde de Uluslar arası odakların oyun kurduğundan kaygılanıyoruz. Böyle bir ihtimal var mı, var. Bir terör örgütü ile boğuşarak geliyor Türkiye. Ak Parti hükümetleri bu alanda farklı bir süreç geliştirmeye çalıştı. Epeyce de mesafe alındı. Ancak son kertede Suriye – Rojava olayları patlak verince süreç akamete uğradı. Şimdi de Suriye’ye Irak eklendi. Bölge ile oynanıyor. Ve Kuzey Irak referandumu ile Türkiye alarm durumuna geçti. Barzani’ye karşı devlet ve medya dilinin eski devlet diline döndüğü gibi bir izlenim hakim. Bu görünümün bizim Kürtlerimizi de zaten var olanın ötesinde ulusalcı bir bilince sürükler mi, sorusu ciddi biçimde önemseniyor. Politik maliyet? Ak Parti’nin kürtlerle ilişkisi açısından sorun var, Türkiye’nin Kürtlerle ilişkisi açısından sorun var. Türkiye’nin hem içinde önemli bir Kürt nüfus var, hem güneyinde hem güney doğusunda sınır ötesinde. Hani bizdeki Kürtlerin eşit vatandaşlık sorununun önemli ölçüde hallolduğuna inanırsak, dışardaki Kürtlerin statüsünün de sağlıklı bir çözüme kavuşturulması gibi bir meselemizin bulunduğunu düşünebiliriz. Coğrafyayı değiştiremeyeceğimize göre bu coğrafyanın kardeşlik coğrafyası olmasının nasıl sağlanacağına kafa yormalıyız.

Sosyolojik olarak düşündüğümüz vakit bu Referandum sürecinde Cumhurbaşkanımızın söylemlerinin veya bazı yayın organlarının sert tavrı içerde Kürt vatandaşlarımızı rencide edebileceği bir durum hasıl oldu mu?

Yukardaki soruyu cevaplandırırken bu sorudaki hususlara da bir ölçüde işaret ettiğimi düşünüyorum. Ak Parti içindeki Kürt milletvekillerden bile, riskleri göze alarak bazı açıklamalar gelmesini önemsemek lazım.

TÜRKİYE’NİN ANA ZENGİNLİĞİ İNSAN SERMAYESİDİR

Tekrar iç siyasete dönersek eğitim alanında yaşanan tartışmaları nasıl okuyorsunuz, sizin de kafanız karışık mı? Çözüm olarak neler önerebilirsiz?

Hayır benim kafam karışık değil. Ben bir yazar olarak eğitim konusunu en çok gündeme getirenlerden birisi olduğumu düşünüyorum. Defalarca yazdım, onlarca konferans verdim “Eğitim : Türkiye’nin geleceğini inşa” başlıklı. Ak Parti, bir misyon hareketi olduğunu ifade ediyor, onun hayata geçmesi de insanla, yetişmiş insanla. Ama iktidarının 15’inci yılında “Eğitim ve kültürde başarılı olamadık” itirafı da sayın Cumhurbaşkanına ait. 15 yılda 6 eğitim bakanının gelmiş olması da bu konuda henüz arayış halinde olunduğunun işareti. “TEOG kalktı” dedikten sonra sistem aramak da, önceden hazırlık yapamamış olmanın göstergesi olarak ilginç. Çözüm? Sınavsız eğitim yok. Sınavsız hayat yok. Öğrenci varlığının yüzde 5-10’una kaliteli eğitim yaptırıp yüzde 90-95’e verilene razı olun muamelesi yapmak, insan sermayemizi hala layıkı veçhile değerlendirememe sonucunu doğuruyor. Şöyle diyorum: Birim insanı önemsemeli ve ondaki potansiyelleri hayata geçirmenin yolunu bulmalıyız. Türkiye’nin ana zenginliği de bu insan sermayesidir.

‘YARGILAYIN VE ASIN’ TAVRINI GÖRDÜK

Son olarak yine sizinle ilgili bir soru ile bitirelim. Son yaşanan olaylarda kimseye dargın mısınız, yeteri kadar -yanınızda durması gerekenlerin- yanınızda durup destek verdiğini düşünüyor musunuz?

”Bir kere bir statü bulduk, bunun kaybedilmemesi lazım” şeklindeki bir anlayışın her tavrı etkilediğini ve insanların en küçük eleştirel analizi, “Acaba bir şey olur mu?” gibi bir kaygıyla karşıladığını görüyorum. Oysa yazar, gidişi analiz eden ve çıkış önerileri sunan insandır. Ben Refah döneminde de yazdım ve tavrımın “Destek ve Murakabe”yi birlikte içerdiğini ifade ettim. Bugün de öyle düşünüyorum. Destek ama murakabe de. Yararlanılır yararlanılmaz, bize samimi düşüncelerimizi halkımız ve iktidar sahipleri ile paylaşmak düşüyor. İktidara yaslandığını hissettiren birilerinden “Söyletmen urun!” tavrı sergilendiğini gördük, görüyoruz. Yargılayın ve asın mantığı. Sadece ben değil, öteden beri davanın bir yerinde omuz vermiş pek çok insanın bu “söyletmen urun”cu şebekenin hedefi olduğu açık. Ne diyelim bu da bir sınav. Bizim sınavımız ama aynı zamanda sırtlarını kendilerine dayayarak medyacılık yapanları görenlerin de sınavı. Son zamanlarda bir çok yazımı “Allah yardımcımız olsun.” temennisi ile bitirdim. Bunun da bir anlamı var. Yine öyle bitiriyorum

Allah yardımcımız olsun.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.