1. YAZARLAR

  2. Yüksel Kanar

  3. El-Fahrî fî âdâbi’s-sultâniye ve’d-düveli’l-İslâmiye
Yüksel Kanar

Yüksel Kanar

Yazarın Tüm Yazıları >

El-Fahrî fî âdâbi’s-sultâniye ve’d-düveli’l-İslâmiye

A+A-

İslâm Siyaset Düşüncesi Üzerine Yazılar – 19. İbnü’t-Tıktakâ

 

El-Fahrî fî âdâbi’s-sultâniye ve’d-düveli’l-İslâmiye

İbnü’t-Tıktakâ

İbnü’t-Tıktakâ, Siyaset Adâbı (El-Fahrî fî âdâbi’s-sultâniye ve’d-düveli’l-İslâmiye), Çev. Harun Yılmaz, Klasik Yayınları, 2017.

 

WEB TV ADANAPOST -  İslam Siyaset Düşüncesinde İbn'ül Mukaffa - Yüksel Kanar

El-Fahrî fî âdâbi’s-sultâniye ve’d-düveli’l-İslâmiye - Yüksel Kanar

WEB TV ADANAPOST - İslam Siyaset Düşüncesinde Hz. Ali - Yüksel Kanar

 

Tam adı Ebû Cafer Safiyyüddin Muhammed b. Ali b. Tabâtabâ el-Alevî olan İbnü’t-Tıktakâ, Moğollar’ın Bağdat’ı işgalinden bir süre sonra 1262 dolaylarında dünyaya geldi. Babası Irak bölgesindeki Şiilerin baş nakibi olarak Bağdat’ın önde gelenlerindendi. Meşhur devlet adamı ve Tarih-i Cihangüşâ yazarı Alaeddin Ata Melik Cüveynî ve kardeşi Şemseddin Cüveynî’nin tahrikleri sonucu öldürülünce İbnü’t-Tıktakâ onun yerine nakib oldu. 1298’de Meraga’ya giderek orada bir yıl kadar kaldı. 1302’de Tebriz’e gitmek üzere yola çıktı ve uğradığı Musul’da beklemek zorunda kaldı. Buradaki ikameti sırasında İlhanlı hükümdarı Gazan Han’ın Musul valisi Fahreddin İsa bin İbrahim ile yakınlık kurdu. El-Fahrî fî âdâbi’s-sultâniye ve’d-düveli’l-İslâmiye adlı eserini onun adına kaleme aldı. Eserin yazılmasında Kur’an-ı Kerim ve hadisler yanında başta Taberî, İbnü’l-Esîr ve Mes’ûdî olmak üzere İslam tarihçilerinin eserlerinden, kadim Hind ve Sasanî metinlerinden ve günümüze ulaşmamış çeşitli İslam tarihi kaynaklarından yararlanılmıştır.[1] “Nakib olarak Irak ve Azerbaycan bölgelerinde çok seyahat ettiği bilinen İbnü’t-Tıktakâ’nın, eserini yazdığı tarihten sonraki hayatı hakkında bilgi yoktur. Klasik kaynaklarda vefat tarihi belirtilmemişse de bazı çağdaş araştırmacılar onun muhtemelen 709’dan (1309) sonra öldüğünü kaydetmektedir.”[2]



El-Fahrî fî âdâbi’s-sultâniye ve’d-düveli’l-İslâmiye (Siyaset Adabı)

İbnü’t-Tıktakâ’nın, Moğol egemenliği altındaki Musul valisi Fahreddin İsa’ya ithaf ettiği için el-Fahrî adını verdiği kitap, iki bölümden oluşmaktadır. Esas itibariyle Emir Fahreddin İsa için bir rehber ve yararlanacağı pratik bilgiler içeren bir tarih kitabı olarak yazılan eserin ikinci bölümü, Hz. Ebubekir’in halife seçilmesinden başlayarak dört halife dönemiyle Emeviler, Abbasiler, Büveyhiler, Selçuklular ve Fatimiler hakkında geniş bilgiler veren ve Hülâgü’nün 1258’de Bağdat’ı istilâsına kadar olan dönemi kapsayan bir tarihtir. Dolayısıyla Moğol istilâsı, Hülâgü’nün Bağdat’ı yıkması ve Abbasi Devletinin o günkü durumu hakkında önemli bilgiler verir. “Özellikle Abbasi Devletini yıkılışa götüren sebepler üzerinde yaptığı değerlendirmeler ve tenkitler dikkat çekicidir. (…) Oldukça sade bir dille yazılan Kitabü’l-Fahrî’de Abbasilerin siyasi, ictimai ve kültürel yapısı ile başarılı vezirleri hakkında başka kaynaklarda bulunmayan bilgiler yer almaktadır.”[3]

Bizi burada asıl ilgilendiren bölüm ise, faydacı eğilimiyle genelde “melik siyaseti“ni konu alan kitabın birinci bölümüdür. Bu bölüm “devlet adamları, valiler ve diğer idareciler için öğüt ve yol gösterici ilkeler içermekte olup özlü bir siyasetname niteliğindedir.”[4]

Tıktakâ, ümmetin işleriyle ilgilenen ve kendilerine tevdi edilen yükümlülükleri yerine getiren hükümdarların, bundan sonra ilgilenecekleri en güzel şeyin ilimlerle uğraşmak ve asil zekâların ürünü olan kitaplarla ilgilenmek olduğunu söylüyor. Şu halde bilgi her şeyin önünde gelir. Nitekim Allah Teâlâ da “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu hiç?”(Zümer: 9) buyurmuştur. Kendisi de bu yüzden, özellikle devlet yöneticileri tarafından en başta edinilmesi gereken şeyin bilgi olması dolayısıyla, kitabının ikinci bölümünü tarihe ayırmıştır. Kitabın yararlarını sayarken de Tıktakâ, yöneticilerin ve işleri düzenleyenlerin ihtiyaç duyacakları bilgiler içerdiğini, çocuk ve yaşlı herkesin ondan dersler çıkaracağını söylüyor. Cesaret, teşvik, ziyafet ve edep gibi hasletler, siyasetin kuralları ve başkanlık için gerekli donanım yine bu kitaptan elde edileceğini belirtiyor.[5]

Daha en başta İbnü’t-Tıktakâ, kitabının konusunun devletin temeli ve gerçeği, hilâfet, saltanat, emirlik ve valilik gibi dini ve dünyevi ayrımlar, şeriata uygun olan ve olmayan yönler, imamet konusunda söz sahibi kimselerin düşünceleri değil, yönetimde ve devletin güçlendirilmesinde ahlâk ve yaşam kuralları olduğunu belirtir. “Yargılarındaki rehberi ahlâki ilkelerdir ve hem yöneticilerden hem de halktan yüksek bir ahlâk standardı ister. Adaletin uygulanmasının yanında, vatandaşlarını iyi insanlar yapmak yöneticilerin en önde gelen görevidir. Çünkü ahlâk yalnızca insanoğlunun görevi değildir; hukuk ve düzenin devamı, devletin siyasi, sosyal ve iktisadi iyiliği için de yararlıdır; böylece yöneticiyi iktidarda tutmaya yardımcı olur.”[6]

Hükümdarın özelliklerinin en başında akıl gelir. “Devletler ve milletler, en temel ve en iyi özellik olan akılla yönetilir.”[7] Akıldan sonra gelen özellik, ekonomiyi sağlamlaştıran, işleri bayındır hale getiren ve insanları ahlâki ölçüler içinde tutan adalettir. Hükümdarın aynı zamanda, aklın meyvesi olan ilme sahip olması gerekir. İyi düşünmek, karar ve yargılarında hatadan uzak olabilmek buna bağlıdır. Müslüman hükümdarlar en başta nahiv, lügat, şiir gibi dil ilimleri ve tarih bilmeleri gerekir. Söz gelimi dilbilgisi hatası yapmak, hükümdarların en büyük kusurlarındandır. Onların katında insanın konumu bir hikâyeyle, bir beyit şiirle, hatta tek kelimeyle ifade edilebilir. Fakat Moğollar zamanında bu ilimlerin hepsi terk edilmiş ve ülkeyi kontrol altında tutmaya ve gelir gideri tespit etmeye yarayan yazı (ilmü’s-siyâka) ve aritmetik, beden ve ruh sağlığını korumak için tıp ilmi, vakitleri seçmek için nücum gibi başka ilimler revaç bulmuştur.[8]

Hükümdarın özelliklerinden biri de Allah’tan korkmak’tır. Bereketlerin de kaynağı olan bu özellik dolayısıyla Allah da onu güvende kılar. Aynı zamanda affedicilik ve bağışlama da hükümdarda bulunması gereken özelliklerdendir. Kalblerin fethedilmesi için hükümdar cömert olmalıdır. Devletin düzeninin korunması, halkın hırs ve sınırsız arzularının kontrol altında tutulması, hükümdarın heybet sahibi olmasıyla mümkündür. Bazı hükümdarlar halkın kalbine heybeti yerleştirmek ve ülkede düzeni tesis etmek için aslanlar, filler ve kaplanları kullanmışlardır. İbn Tıktakâ, söz gelimi Adudüddevle’nin (sal. 978-983) tahtına oturduğunda zincirlerle zaptedilmiş aslanlar, filler ve kaplanlar getirildiğini belirtir, ama bunların aşırıya kaçmak olduğunu da söyler. Siyaset (İyi yönetim) ve verilen söze bağlılık, hükümdarın sermayesidir. Ülkenin güvenliği için gizli ve açık bütün konuların bilinmesi, iyilere ve kötülere karşılığının verilmesi gerekir.[9]  

Devlet başkanı, işlerini başına buyruk bir şekilde yapmamalıdır. “Uzmanlık isteyen konularda insanların önde gelenleri ve tecrübe sahipleriyle, meseleye akıl, zekâ, görüş mükemmelliği, ayırt edebilme kabiliyeti ve bilgiyle yaklaşan kimselerle istişare etmesi gerekir.”[10] Devletin güçlü olduğu durumlarda bile, danışmanlara ihtiyaç olmadığı duygusuna kapılmamalıdır. Allahü Teâlâ “İş hakkında onlara danış” (Al-i İmran: 159) buyurmuş, Resulullah da hep ashabıyla istişarede bulunmuştur.

Hükümdarın halktan ayrı, bir kısmını yukarda saydığımız hasletleri olduğunu ifade eden İbnü’t-Tıktakâ, bu hasletlerin yönetimi altındaki halka örnek teşkil etmesi gerektiğini söylüyor. Nitekim devletin başında olan hükümdar bir şeyi severse halk da sever, bir şeyi sürekli yaparsa, halk da isteyerek onu yapmaya başlar. “Bu nedenle insanlar hükümdarlarının dini üzeredir denir. Halifeler zamanında insanların kıyafetlerinin nasıl olduğuna bir bak! Devlet otorite sahibi olduğunda ve Allah Teâlâ ihsanını genişletip onun saygınlığını yücelttiğinde insanlar bütün hususlarda kıyafetlerini değiştirdiler ve kemerleri, elbiseleri, aletleri, şekilleri ve tavırlarıyla hükümdarlarını taklit ettiler. Böyle davranmaya ne mecbur tutulmuşlar ne emrolunmuşlar ne de bundan alıkonulmuşlardır.”[11] 

Nasıl ki halkı korumak hükümdarın göreviyse, halkın da hükümdara itaat görevi vardır. İtaat, halkın işlerini düzenleyen, zayıfın hakkını güçlüden alan, hak dağıtımını sağlayan ilkedir. Kur’an-ı Kerim’de de bu konuya işaretler vardır: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resulüne itaat edin ve sizden olan idarecilere itaat edin” (Nisa: 59). “İtaat edilmeyen kimsenin otoritesi yoktur” özlü sözünün doğruluğu için İbnü’t-Tıktakâ, Moğol Devletinin ulaştığı olağanüstü genişlemeyi gösterir: “Zira onun hem ordusunun hem de halkının itaati hiçbir devletin mazhar olmadığı bir itaatti.”[12] İbnü’t-Tıktakâ, devletin itaat sayesinde ayakta duracağını savunduğu için, bunu tarihten örneklerle kanıtlamaya çalışır: Dört Halife dönemi gibisi yoktur. Onların devleti her konuda dünyevî bir karakterden çok, dini bir karakter taşıyordu. Halifelerin “hayat hikâyeleri dünya hükümdarlarınkinden değildir, aksine peygamberlik ve uhrevi işler tarzına daha çok benzemektedir.”[13]Emevilerin hilâfeti çok büyük ve muhteşem, devletin sınırları çok geniş olmasına rağmen itaat tam değildi. Siz gelimi Medine’de bulunan Haşimoğulları Şam’daki Ümeyyeoğullarına hiç yüz vermemiştir. Ömrü beşyüz yıldan fazla olan Abbasi devletine karşı da insanların itaati, Moğollara gösterilen düzeyde olmamıştır. “Devletin ilk sultanları dünyanın yarısını kontrol etmişlerdi. Mansur, Mehdî, Reşid, Me’mun, Mu’tasım, Mu’tazıd, Mütevekkil gibilerinin güçleri sağlamdı. Bununla beraber yine de devletleri pek çok açıdan zaaf ve zayıflıktan uzak değildi.”[14] Bu zaafın nedeni, ona göre, devletin otoritesini gösterememesidir. Zaten kitabının ikinci bölümünü tarihe ayırmasının sebebi de bu tür örnekleri ortaya koymaktır. Verdiği örnekler ve savunduğu devlet otoritesi, İbnü’t-Tıktakâ’nın bir “güç devleti” arzusunu gösteriyor. 

Reayanın hepsi bir olmadığı gibi, sultanın onlara karşı tutumu da aynı olmayacaktır. “Faziletli olanlar güzel ahlâk ve hoş bir yönlendirmeyle yönetilirler. Orta dereceli olanlar korkuyla karışık ümitle yönetilirler. Sıradan insanlar ise korku, ciddi bir zorlamayla doğru yola sevk edilir ve yine açık hakikatlere zorlanmak suretiyle yönetilirler.”[15] Yönetilen insanlara karşı yöneticinin davranışını doktorun hastasına karşı davranışına benzeten İbn Tıktakâ şunları söylüyor:

Şayet hasta yumuşak mizaçlı olursa, doktor da böyle davranmalıdır. Sakıncalı ilaçları leziz şeylerin içerisine koyar. Amacı olduğu üzere onu hastalıktan kurtarmak için türlü şeyler düşünür. Şayet sert mizaçlı olursa bu defa hastasını acı, katışıksız ve şiddetli ilaçlarla tedavi eder. Bu nedenle sultanın, yola gelmesi için sakındırma ve yüzünü asmanın yeterli olacağı kimseyi tehdit etmesi gerekmez. Tıpkı yola gelmesi için hapsin yeterli olacağı kimseyi dövmesinin gerekmemesi gibi, yola gelmesi için tehdidin yeterli olduğu kimseyi de kılıçla öldürmesi gerekmez. Bu halleri birbirinden ayırmak, yani tehdidin yeterli olup hapsin gerekmediği veya hapsin yeterli olup dayağın gerekmediği mizaçları bilmek; sezgiye, sağlam bir temyize, temiz bir düşünceye, tam bir uyanıklığa ve mükemmel bir zekâya ihtiyaç duyar.[16]

Burada sözünü ettiğimiz “güç-devleti”nden amacın, devlet gücünü halka karşı kullanmak olmadığı bellidir. Bu yüzden İbn Tıktakâ ile, kendisinden ikiyüz yıl sonra yaşamış olan Makyavelli (1469-1527) arasında bir benzerlik kurulması doğru olmaz. Çünkü genel hatlarıyla ahlâki değerlere büyük ilgi duyan İbn Tıktakâ’ya karşılık, yönetmek için her yolun geçerli olduğu ve hiçbir ahlâki değerin dikkate alınmayacağını savunan Makyavelli’yi birbiriyle yakın düşünürler olarak görmemek gerekir. Makyavelli’nin İbn Tıktakâ’yı okumuş olması büyük bir ihtimaldir. Fakat zaman ve mekân olarak birbirinden farklı olan bu iki düşünürün amaç olarak aynı şeye inanmaları mümkün değildir. Her ikisinin de iktidarı takdir edip iyi, yani başarılı devlet başkanıyla ilgilendikleri doğrudur. Fakat bu başarıya ulaşmanın yöntemini çok farklı yollarda belirlediklerinde de kuşku yoktur.[17] İbnü’t-Tıktakâ, güç devletini savunurken, bunun şartları arasında ümmetin şeref ve izzetini korumak, darülharbe yakın yerlerdeki şehirleri muhafaza altına almak, sınırları güçlendirmek, yolların güvenliğini sağlamak yanında, ahlâksızlıklara engel olmanın bulunduğunu da unutmamaktadır.[18]

Bunlar, sultanın zorunlu görevleridir. Buna karşılık “Reayanın sultana itaati de bu işlerde zorunlu hale gelir.”[19] Şu halde halkın sultana karşı davranışını belirleyen, sultanın halka karşı davranışıdır. Sultan otoritesini sorumsuz bir despot olarak kullanamaz; aksine halkına yumuşak ve onlardan gelecek hatalara karşı sabırlı davranması gerekir. Hz. Peygamber de zaten insanları nezakete çağırmıştır: “Nezaket bir şeyi ancak güzelleştirir, kabalık ise bir şeyi çirkinleştirir.” Hükümdarın güçlülerin zayıfı ezmesini önlemek, kanunları güçlü ve zayıf herkese eşit uygulamak, çaresizlerin imdadına koşmak, çağıranların çağrısına kulak vermek gibi görev ve sorumlulukları vardır.[20] Yönetimde nezaket, elbette kötülüklerin karşılıksız kalması anlamına gelmez. Hükümdar, iyi insanların güvenecekleri, kötülerin ise korkacakları kimse olmalıdır; iyiliğin de, kötülüğün de karşılığını misliyle vermelidir.[21]

Hükümdar, sahip olduğu mertebeye, başkaları değil de kendisinin seçilmiş olmasından dolayı verilen nimetin önemini bilmeli, bundan dolayı Allah’ı çokça anmalı ve ona şükretmelidir. “Zikir, Allah Teâlâ’nın “Rabbinin nimetine gelince, onu anlat” (Duhâ: 11) sözüne bağlılık; şükür ise “Eğer şükrederseniz size nimeti artırırım” (İbrahim: 7) sözüyle nimetini artırmasını istemektir.”[22] İbnü’t-Tıktakâ, hükümdarın, kendisiyle Rabbi arasında “Allah’tan başka kimsenin bilmeyeceği özel bir ilişki” bulunması gerektiğini savunuyor. “Bu ilişki kötülerle yaptığı mücadelelerde onu korur.”[23] Bütün inanç sahipleri ve bütün bilginler nazarında makbul olan bu ifadeye göre “hükümdar bu ilişkiyi ‘hükümdara yaraşır ama sıradan ölümlüler için uygun olmayan özel bir formülle’ düzenlemelidir.”[24]

İbnü’t-Tıktakâ, adam seçme konusunda 1180-1225 yılları arasında Abbasi halifesi olan Nasır Lidinillah’ın şu yönteminin uygulanmasını tavsiye ediyor: “Hakkında fazla bir şey bilinmeyen bir adama dair bilgi sahibi olmak istediğinde insanlar arasında onu falanca mansıba getirmek istediğine dair bir söylenti yaymak Nasır’ın başvurduğu yollardandı. Sonra bunu günlerce devam ettirir, şehir adam hakkındaki dedikodularla çalkalanırdı. Halk arasında ayrılıklar çıkar, bazıları onun göreve gelişini takdir eder ve adamın erdemlerinden bahsederler, bazıları ise halifeyi hatalı bulur ve adamın kusurlarını konuşurlardır. Halifenin halk arasında gizli gözleri ve haber taşıyıcıları vardı. Haber taşıyıcıları ona insanların bu konuda nasıl tavır takındıklarını yazar, o da görüşünün ne derece sağlam olduğunu ve hangi görüşü seçmesinin daha yerinde ve doğru olacağını bu şekilde bilirdi.”[25]

Bir bilginin: “Halkının kendisinden korktuğu sultan, halkından korkan sultandan daha hayırlıdır” sözünü hatırlatan İbnü’t-Tıktakâ, Enûşirvan’ın şu sözünü de hatırlatıyor: “Kanını ortaya koyanın kanını dökerim, haddi aşana haddini bildiririm, sınırını çiğneyeni de engellerim.” Dolayısıyla ortaya şöyle bir soru çıkıyor: Karşı konulamayan bir hükümdar mı, yoksa mutedil zayıf bir hükümdar mı daha üstündür? İbnü’t-Tıktakâ buna: “Karşı konulamayan zalim hükümdar daha üstün bulunmuştur” diye cevap veriyor. “Bunu güçlü ve zalim hükümdarın halkın tamahını kontrol edebileceği ve gücüyle onları başkasından koruyabileceği düşüncesiyle delillendirmişlerdir. Zira onda halkını başkasının kötülüğünden koruyabilecek bir izzet ve hamiyet vardır. Halkı ise bütün insanlığın kötülüğünden korunup bir kişinin kötülüğüne maruz kalan kimse konumundadır. Mutedil ve zayıf hükümdar ise halkını ihmal eder ve halkın üzerine herkes musallat olur; bütün toynaklar onların üzerinden geçer. Halkı bir kişinin kötülüğünden korunup herkesin kötülüğüne maruz kalan kimsenin konumundadır. İki durum arasında büyük fark vardır.”[26] Bu görüşün çok açık bir şekilde Moğol psikolojisinin tatminine yönelik olduğu görülüyor. Unutmayalım ki, Müslüman olan Gazan Han dönemi, Moğol acımasızlığının yavaş yavaş törpülenmeye başladığı bir dönemdir. “İran ile diğer yerlerdeki Moğol yönetimleri siyasi yapı, kültür ve yaşam tarzında İran-İslam kökenli selefleri tarafından asimile edildiler.”[27] İbnü’t-Tıktakâ’nın böyle bir dönemde yaşadığını, bir taraftan Moğol egemenliğindeki Musul valisine muhatap olurken, diğer taraftan da kendisini Moğol sertliğini yumuşatma göreviyle yükümlü saydığını düşünebiliriz. Kendi seyrinde giden Müslüman dünya ile “Moğollar tarafından fethedilen bölgelerde devamlılığı Nasihatülmülûk tarzında yazılan yapıtlar sağladı: Bu yapıtlarda söylenenler Moğol öncesi dönemde söylenenlerden farklı değildi. Hükümdarı ve aşireti Tanrının görevlendirdiğini savunan Moğol ideolojisi kolayca günün İran-İslam siyasal düşüncesine adapte edildi.”[28]

 

[1] Harun Yılmaz, Siyaset Adabı, “Giriş”, s. 14.

[2] Sabri Hizmetli, “İbnü’t-Tıktakâ”, TDVİA, c. 21, s. 232.

[3] Agm.

[4] Agm.

[5] Bkz. İbnü’t-Tıktakâ, Siyaset Adâbı, s. 35.

[6] Erwin I. J. Rosenthal, Ortaçağ’da İslâm Siyaset Düşüncesi, s. 93-94.

[7] İbnü’t-Tıktakâ, age., s. 37

[8] Age., s. 39-40.

[9] Bkz. age., s. 37-45.

[10] Age., s. 46.

[11] Age., s. 47.

[12] Age., s. 49.

[13] Age., s. 50.

[14] Age., s. 51.

[15] Age., s. 63.

[16] Age., s. 64.

[17] Bkz. Erwin I. J. Rosenthal, age., s. 96-97. Sabri Hizmetli de, el-Fahrî’de ele alınan bazı konuların daha sonra Makyavel tarafından Hükümdar adlı eserinde ele alınan konularla benzeştiğini, bunun rastlantı olamayacağını ve Makyavel’in el-Fahrî’den faydalandığının ileri sürüldüğüne dikkat çekmektedir. (Bkz. Sabri Hizmetli, agm.)

[18] Bkz. İbnü’t-Tıktakâ, s. 55.

[19] İbnü’t-Tıktakâ, age., s. 56.

[20] Bkz. age., s. 57.

[21] Bkz. age., s. 71

[22] Age., s. 57.

[23] Age., s. 57.

[24] Antony Black, Siyasal İslam Düşüncesi Tarihi, s. 206.

[25] İbnü’t-Tıktakâ, age., s. 61.

[26] Age., s. 90.

[27] Antony Black, age., s. 205.

[28] Age., s. 206.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar