1. YAZARLAR

  2. Yüksel Kanar

  3. 'Siyaset Ahlâkı ve İlkeleri..'
Yüksel Kanar

Yüksel Kanar

Yazarın Tüm Yazıları >

'Siyaset Ahlâkı ve İlkeleri..'

A+A-

İSLÂM SİYASET DÜŞÜNCESİ ÜZERİNE YAZILAR– 11.Muhammed b. Turtûşî

Sirâcü'l-Mülûk -Siyaset Ahlâkı ve İlkelerine Dair-

Muhammed b. Turtûşî

Muhammed b. Turtûşî, Sirâcu'l-Mülûk -Siyaset Ahlâkı ve İlkelerine Dair-, Hazırlayan: Said Aykut, 2. Baskı, İnsan Yayınları, 2011.

Asıl adı Ebu Bekir Muhammed b. Velid b. Muhammed b. Halef b. Süleyman b. Eyyüb el-Fihri olan Turtûşî, İbn Ebi Rendeka diye de tanınır. H. 451/M. 1059 yılında kuzeydoğu Endülüs’te, Tortosa (Turtuşe) şehrinde doğmuştur. Şehir bir yıl sonra Sarakusta Emirliği’nin hâkimiyetine geçti ve Turtuşî ilk öğrenimini bu şehirde yaptı ve Sarakusta’da çeşitli hocalardan ders gördü, onlardan icâzet aldı. Ebü’l-Velîd el-Bâcî’den Arapça, fıkıh, hadis, ferâiz ve hilâf okudu. Makkarî ve İbn Hallikân onun İşbîliye’de İbn Hazm’dan Arap edebiyatı tahsil ettiğini söyler. Ancak İbn Hazm’ın vefatı sırasında (456/1064) henüz beş yaşında olduğuna göre ya bu bilgi yanlıştır veya küçükken onun derslerine götürülmüş olabilir.       

476’da (1084) hac görevini yerine getirdikten sonra bir süre Irak, Suriye ve Mısır’ın çeşitli şehirlerinde kaldı. Alimlerin ders halkasına katıldı. Bağdat’ta Nizâmiye Medresesi’nde Şâfiî fakihleri Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed eş-Şâşî, Ebû Sa‘d Abdurrahman b. Me’mûn el-Mütevellî ve Ebû Ahmed el-Cürcânî’den fıkıh dersleri aldı. Hanefî kadılkudâtı Muhammed b. Ali ed-Dâmegānî, Hanbelî âlimi Ebû Muhammed Rızkullah et-Temîmî, Muhammed b. Fütûh el-Humeydî ve başkalarından hadis dinledi; Basra’da Ebû Ali Muhammed b. Ahmed et-Tüsterî’den Sünen-i Ebû Dâvûd’u okudu. Bu sırada tasavvufa yöneldi. Kudüs’te Gazzâlî ile görüştüğü veya oraya vardığında Gazzâlî gitmiş olduğundan kendisiyle görüşemediği gibi farklı rivayetler nakledilir. Dımaşk, Kudüs, Cebelilübnan ve Reşîd’de bir süre kaldı. Hac yolculuğuna çıkan Endülüs ulemâsının uğrak yeri İskenderiye’ye geçip oraya yerleşti. Talebesi Ebü’t-Tâhir İbn Avf’ın teyzesiyle evlendi. O sırada babasının ölümü üzerine (487/1094) Fâtımî veziri olan Efdal b. Bedr el-Cemâlî, birkaç ay sonra vefat eden Halife Müstansır-Billâh’ın yerine büyük oğlu Nizâr’ı değil, daha kolay etkisi altına alabileceği küçük oğlu Ahmed’i (Müsta‘lî-Billâh) halife ilân edince Nizâr İskenderiye’ye kaçmış, Efdal de onu takip ederek ortadan kaldırmıştı (488/1095). Bu esnada birçok âlim öldürülmüş veya başka yerlere göç etmiş, şehir ilim ve eğitim faaliyetleri bakımından fakir hale gelmişti. Turtûşî, bu ortamda eşinin kendisine ayırdığı evin alt katını medreseye dönüştürüp ders vermeye başladı. Bir kısmı medresede barınan talebelerinin sayısı kısa sürede 100’leri buldu ve şöhreti Mısır’ın dışına yayıldı. Kendisinden ilim tahsil edenler arasında Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, Bâcî’nin halkasında ders arkadaşı olan Ebû Ali es-Sadefî, Muvahhidler Devleti’nin kurucusu İbn Tûmert, İbn Zafer es-Sıkıllî, Sadrülislâm Ebü’t-Tâhir İbn Avf, Ebû Hâmid el-Gırnâtî, İbrâhim b. Ahmed el-Gırnâtî, Muhammed b. İbrâhim el-Gassânî, Kadı Sened b. İnân el-Ezdî, İbn Bürtıle (Abdullah b. Mûsâ) ve Ebû Bekir Muhammed b. Hüseyin el-Mayurkî gibi isimler anılmaktadır. Kadı İyâz da kitâbet yoluyla bütün rivayetleri ve eserleri konusunda kendisinden icâzet aldı. İbn Haldun, Mâlikî mezhebinde Kurtuba, Kayrevan ve Irak mektepleriyle bu sonuncusuna tâbi olan Mısır mektebinden söz ederken Kahire ve İskenderiye ulemâsının Turtûşî vasıtasıyla Endülüs mektebinin esaslarını alarak kendi Mısır ekolleriyle birleştirdiklerine dikkat çeker.

Turtûşî, İskenderiye’de bir taraftan öğretim faaliyetini yürütürken diğer taraftan toplumun ahlâk bakımından ıslahı için çalıştı, İslâmi esaslara aykırı sosyal ve idarî uygulamaları, şehrin kadısının tasarruflarını eleştirdi, yöneticileri uyardı. Bu tavrı yanında çevresinde geniş bir talebe halkasının oluşması ve Bizans’tan getirilen peynirlerin haram olduğuna dair fetvaları sebebiyle Kadı Mekînüddevle İbn Hadîd tarafından Vezir Efdal’e şikâyet edilince Kahire’ye çağrıldı. Turtûşî daha önce de Kahire’ye gidip vezire öğütlerde bulunmuştu. Efdal kendisini iyi karşılamakla birlikte Fustat’ta mecburi ikamete tâbi tutup halktan tecrit etti. Efdal’in 515’te (1121) öldürülmesinin ardından vezir tayin edilen Me’mûn el-Batâihî göreve gelince muhtemelen bir yıldan az süren sürgün hayatı sona erdi ve İskenderiye’ye dönerek öğretim faaliyetini sürdürdü. Ertesi yıl Kahire’ye gidip ünlü eseri Sirâcü’l-mülûk’ü Batâihî’ye sundu. Turtûşî, çevresindeki yöneticilere öğüt verdiği gibi, muhtemelen 495 (1001) yılında Endülüs’e dönen talebesi Ebû Bekir İbnü’l-Arabî vasıtasıyla Murâbıt Hükümdarı Yûsuf b. Tâşfîn’e de bir mektup yazarak tavsiyelerde bulunmuştur. 520/1126 yılında İskenderiye'de vefat eden Turtûşî’nin ölüm tarihi bazı eserlerde 525/1131 olarak verilmiştir.[1]

Zahid bir dindar olarak her türlü dini riyazatı yerine getiren ve fakirane bir hayat süren Turtûşî’nin[2] Sirâcü’l-Mülûk’ten başka Tahrîmü’l-İstimra, Keşf ve’l-Beyân an Tefsîri’l-Kur’an, Kitâbü’l-Havâdis ve’l-bida, Birrü’l-vâlideyn, ed-Duâü’l-me’sûr ve âdâbüh ve Kitâbü’l-Esrâr adını taşıyan eserlerini sayabiliriz.

 

Sirâcü’l-Mülûk

Kitabın girişinde Turtûşî, geçmiş milletlerin ve onların krallarının, mülklerini korumak için birtakım yasalara başvurduklarını ve devlet işlerini bunlarla çekip çevirdiklerini, bunların da başlıca iki başlık altında toplandığını gördüğünü belirtiyor: 1- Hükümler. 2- Yönetimle ilgili işler.

Hükümler denilen alışveriş, aile hukuku, kira, vergiler ve yasaya aykırı davranışlar gibi konuları kapsayan kurallar, o hükümdarların hiçbir delile ve Allah’ın indirdiği bir nassa dayanmadan kendi akıllarıyla ortaya koydukları şeylerdir. Şu halde bunlar, her Allah’ın kulu tarafından meydana getirilebilir türden şeylerdir.

Onların bir uyarıcı peygamberden almadan, bir bakıma ateş çukurundan çıkardıkları, put evlerinde türettikleri bu yasaları hâkim kılmak, çiğneyenleri cezalandırmak gibi konularda izledikleri yola siyaset diyoruz. Bu siyasetle kalblerin kendilerine ısınmasını, koydukları kurallara kendileri de uyarak insanlar arasında eşitliği sağladılar. Savaş yönetimi, yolların güvenliği, ırz ve malların korunması gibi hususlarda da başarı sağladılar. “Eğer usul doğru, konulan yasalar da Allah’ın koyduğu kurallar olsaydı akıllar bu gidişata karşı olmazdı. Onlar kötü ve bozuk usûlleri ile istikrarlı bir sîret sergilediler. Bir tuvaleti süsleyen ve parlatanlar gibiydiler; ya da ölünün üzerine muhteşem bir saray dikenlere benziyorlardı”.[3]

Turtûşî, yönetimle ilgili olarak bu geçmiş milletlerin, “özellikle de beylikler dönemi hükümdar olanların ve çeşitli filozofların dile getirdiği tüm güzellikleri” toplayarak eserini meydana getirdiğini söylüyor. Bu milletler Araplar, Farslar, Bizanslılar, Hintliler, Sindliler ve Sind Hintlileridir. Krallarının siyaset tarzları konusunda -yolların uzaklığı ve çetinliği dolayısıyla- haber ulaşmadığı için Çinlilerden söz edilmemiştir. Aslında Turtûşî, bu milletlerin de hikmet namına fazla şeyleri olmamakla birlikte, rastladıkları ne varsa topladıklarını belirttikten sonra “peygamberlerin hayatından, ariflerin menkıbelerinden, alimlerin parlak zekâlarından, hikmet ehli derin düşünen seçkin insanların nüktelerinden ve halifelerin hâtıralarından pek çok şey kattım. En önemlisi de tüm ilimlerin denizi, hikmetin ve hükmün kaynağı, siyasetin madeni ve gizli incilerin okyanusu olan aziz Kur’an’ın işaret ettiği şeylerdi. (…) Kur’an’dan bolca iktibas yaptım” diyor.[4] Kendisine en çok öğüt verilmesi gereken, hikmete ve bilgiye en fazla ihtiyaç duyan kişinin, Allah’ın iktidar nasip ettiği kimse olduğunu da belirttikten sonra, 1122 yılında Fustat şekrinde tamamladığı ve 64 Bab üzerine düzenlediği kitabını, halka karşı müşfik davranan, cömertçe el uzatan, onları felâketlere sürüklemeyen, hâmisi vezir Me’mun Ebu Muhammed el-Bataihî el-Ümevî’ye ithaf ediyor.

Dünya hayatının geçiciliğine, arzu ve isteklerin sonsuzluğuna rağmen her şeye sahip olmak için bütün gücünü harcayanlardan bugün en ufak bir iz bile kalmamıştır. Öyleyse geçmiş hükümdarlardan ibret almak, geçmiş ümmetlerden, önceki nesillerden dersler çıkarmak, bir zamanlar önlerinde dünyanın alabildiğine genişletilmesine rağmen sonlarını unutup kuruntuya düşen, böylece aldanıp yüce yüce sütunlarla dolu yaldızlı saraylardan sonra, taş ve toprağın arasına gönderilen insanları düşünmek gerekir. Kur’an-ı Kerim’de de dikkat çekilen bu gerçek, İslâm’ın tarih düşüncesini ve yaşanan tarihin takip ettiği yörüngeleri gösterir. “Zenginlik, yüzyıllardan kalan bir hatıra, krallık ise öylesine bir efsane…” Hz. Ali Sıffin savaşından dönüşünde Kûfe’nin kenar mahallelerinde karşılaştığı mezarlığın başında durup şu sözleri söyledi: “Size selâm olsun ey yalnızlar yurdu! Siz bizim selefimizsiniz, biz de arkanızdan geleceğiz. Allahım! Bize ve onlara acı… Ahireti unutmayana müjdeler olsun. Hesap günü için güzel ameller işleyene, azla yetinene… müjdeler olsun”. Hz. Ali sonra şöyle devam etti: “Ey kabristan ehli! Bıraktığınız kadınlar evlendi. Evler doldu, hepsinin sahibi var. Mallarınız taksim edildi! İşte bizdeki haber bu. Peki, söyler misiniz sizde ne haber var?” Bu sorudan sonra arkadaşlarına döndü ve: “Bakın, eğer onlar konuşabilselerdi, ‘bizler en güzel azığın takva olduğunu gördük’ derlerdi dedi.”[5]

 “Ey Davud! Seni şüphesiz yeryüzünde hükümran kıldık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Hevese uyma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık azap vardır” (Sa’d: 26) ayetini hatırlatan Turtûşî, Allah’ın hükümdarlar hakkında indirdiği âyetü’l-mülûk’te yönetim ve hakimliğin nasıl olması gerektiğinin, mülkün devamı ve devletlerin yıkılmaması için şart olan siyaseti açıkladığını söylemektedir. “Allah, kendisine yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir” (Hac: 40) ayetinden sonra yardıma hak kazananları ve yardımın şartlarını şöyle açıklamıştır: “Onlara yeryüzünde iktidar verdiğimizde namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler. İşlerin sonu Allah’a varır” (Hac: 41). “O halde yöneticiler karşılarına bir düşman, anarşist, hasetçi çıktığında ya da yönetim işleri ağır gelip yardımcılar arasında kıskançlık ve benzeri durumların zuhur ettiğini gördüklerinde Allah’a sığınmalı ve gazabından kaçınmalıdırlar. (…) Ayrıca yer ve göklerin dayanağı olan adaletin yöntemlerini bilip uygulamalı, dinin ilkelerini hayata hakim kılmalı, mazluma yardım etmeli, zalimin eline darbeyi vurmalıdırlar. Zayıfı kuvvetliye ezdirmemeli, fakirleri gözetmeli, devlet içerisinde yersiz, yurtsuz ve işsiz kalanlara yardım elini uzatmalı, zayıf bırakılmış, aç bî ilaç kalmış kimsesizlerin hali düşünülmelidir. Ve hükümdarlar bilmelidirler ki eğer bu kötü hale düşmüşlerse muhakkak Allahü Teâlâ’nın zafer için şart koştuğu dört özellikten birini ihlâl etmişlerdir.”[6]  

Bir hükümdarın varlığı, Allah’ın yüce bir hikmeti ve kulları üzerine bereketli bir nimetidir. “İnsanlar yöneticisiz kaldıkları zaman, sudaki balıklar misaline dönerler ki büyük ve iri olanlar, hafif ve küçük olanları yutar. Onların hükümdarı olmayınca işleri düzene girmez. Hayatlarını doğru düzgün sürdüremezler, zevk alamazlar yaşamaktan.”[7] Turtûşî, bir müdebbir olmaksızın evrenin ahengi nasıl imkânsızsa, bir ülkede de bir başkan, yönetici veya hükümdar olmadan işlerin düzene giremeyeceğini belirtir. Hükümdarsız veya tebaasına zulmeden bir hükümdarın idaresi altındaki ülke “bir eve benzer ki ortasında bir kandil yanmakta, çevresinde insanlar oturup kendi işlerini görmektedirler. Ansızın kandil sönünce herkes elini işinden çeker, yaptıkları uğraşılar yarıda kalır. Zararlı hayvanlar harekete geçer, zehirli yılanlar tıslar, akrep yuvasından çıkar, koca koca fareler deliklerden su gibi akar, çıyanlar çatlaklardan fırlar, hırsız numaralarını ortaya koyar, pireler onca küçüklüğüne rağmen insanlara aman verdirmez, üretilen faydalar ziyan olur, yapılan her şey zarara dönüşür.”[8]

Sultanın tebaayla ilişkisi, ruhun bedenle ilişkisi gibidir. “Ruh kederden arınınca organlara sağlam ve sâlim bir biçimde sirâyet eder. Bedenin en küçük bir parçasında dahi etkisi görülür. Böylece beden huzursuzluk ve başkalıktan kurtularak azâların ve duyu organlarının da doğru düzgün çalışmasıyla tüm fonksiyonlarını muntazaman yerine getirir. Fakat ruh bulanır veya mizacı bozulursa o ruhun bulunduğu bedenin hali içler acısıdır. Tüm hassalara ve organlara bir karmaşa ve dengeden sapma hali bulaşır.”[9]

Resûlullah’ın (sav) “Dikkat ediniz! Hepiniz çobansınız ve hepiniz yönettiklerinizden mes’ulsünüz. İnsanlar üzerine tayin edilen imam bir çobandır ve peşindekilerden sorumludur. Kişi ailesinden sorumludur. Kadın, eşinin evinden, efendisinin malından sorumludur. Dikkat ediniz! Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden mes’ulsünüz”hadisini aktararak başkasının hakkını gözeten herkesin, o şeyin çobanı yapıldığını belirtiyor ve “rai” kelimesinin “riayet” anlamına dikkat çekerek, bu haklara mutlaka riayet edilmesi gerektiğini söylüyor.[10] Şu hadis de bu anlamdadır: “Bir insan Müslümanların yönetimine tayin edilir, fakat çaba göstermez ve öğüt vermezse, kesinlikle onlarla beraber cennete giremez”.

Öyleyse, üzerinde bu kadar ağır sorumluluklar bulunan, halkı için her türlü zorluğa katlanan “Müslüman imamlara itaat etmek tebaa üzerine farzdır. Allah’ın kadrini bilip hakkını koruyarak muttaki olun. Yöneticiye de itaat ederek korunun. Adil de olsa zalim de olsa yönetene saygı duymak, Allah’a saygı duymak kabilindendir. İtaat Müslümanların işini düzene sokar.”[11]

İmamlara isyan etmenin, inancın temellerine halel getirecek derede büyük bir suç olduğunu söyleyen Turtûşî’ye göre itaat, dinin kıvamı, selâmetin kaynağı, saadetin en yüce mertebesidir: “Ümmetin ahenk içinde yaşaması, Peygamber sünnetinin ayakta kalması ancak imamlara itaat ile mümkündür. İtaat her türlü fitneden insanı korur. İtaat şüphelerden kurtulmaktır. İmamlara itaat etmek, bu tercihi yapan ve bu hükme sığınanlar için koruyucu bir halkadır. Yönetilenlerin içlerine doğsa, nefislerine hoş gelmese de imamların aldığı tedbirlere karışma ve itiraz etme hakları yoktur. Bilakis tebaa boyun eğmeli, önderler de var gücüyle çalışmalıdır. Sınırların korunması, farzların eda edilmesi, kan akıtılmasının önlenmesi ve yolların emniyeti ancak itaat ile sağlanır.”[12]

Turtûşî tarafından imama kesin itaatin bu şekilde ısrarla savunulması bazı eleştirilere neden olmuştur ki, Cabirî bu konuda Maverdî, Bakıllanî, Abdülkahir Bağdadî gibi fıkıhçılarla birlikte Turtûşî’yi de suçlamaktadır.[13] Ancak bazı görüşlerin, onları ileri sürenlerin şartları içinde düşünülmesinde fayda olduğu da kesindir. Ayrıca Turtûşî’nin, gösterilmesini istediği bu itaati mutlak bir itaat olarak görmemek gerekiyor. Çünkü o, itaati bu şekilde değerlendirecek olan otoriteye şu uyarıda bulunmaktan da çekinmiyor: “Ey kral! Sen en güzel huylara sahip olsan,  dosdoğru bir gidiş sergilesen zevkine uygun hareket etmeyip nefsini kırsan ve her şeyi yerli yerinde kullansan da yönetimin altındakiler senin hakkını yiyor, kadrini bilmiyor, senin hakkında ileri geri konuşuyor, hoşuna gitmeyen sözler söylüyorsa şu kesin bir gerçektir ki sen ilâh değilsin! Onlardan Tanrı’ya bile göstermedikleri saygıyı ve samimiyeti kendin için bekleme! Sen Allah’tan elbetteki aşağısın.”[14]

İktidar sahibinin yönetim işlerini kıvamında yürütebilmesinin şartları arasında merhamet, adalet ve otorite de bulunmaktadır. Ayrıca Turtûşî, Rum ülkesini ve ordularını darmadağın eden Şah Sabur’a bu işi nasıl başardığını soran Kayzer’e verdiği cevabı nakleder: “Ben siyasette şu sekiz vasıftan başka bir vasfa sahip olmadım: Yapılsın ya da yapılmasın diye ferman ettiğim hiçbir işte gevşek davranmadım. Ne ceza ile tehdit edişimde ne de ödül vaad edişimde sözümden caymadım. İşlerin başına ehliyetli memurlar getirdim. Şehvetinin ve zevkinin esiri olanlara değil, akıllı ve bilge kimselere dayandım. Vurduğum zaman öfkelendiğim için değil, memleket ahvalini düzeltmek ve ıslah için vurdum. Yönetilenlerin gönüllerine bana karşı cür’et değil, sevgi duygusunu yerleştirdim. Dehşeti değil, heybeti koydum. İhtiyaç miktarı yiyecek ve eşyaları herkese dağıttım, fakat lüks ve israfı yasakladım.”[15]

Adalet çok ağır bir sorumluluktur. Hadiste bu sorumluluğa şöyle dikkat çekiliyor: “Kıyamet günü adaleti gözeten hâkim çekildiği sorgunun şiddetinden o kadar bunalacak ki iki kişi arasında bir hurma çekirdeğinden doğan tartışmaya dahi hâkimlik etmeseydim keşke diyecek.”[16] Nitekim bir başka hadiste de şöyle buyurulmaktadır: “Hâkimlik yapanlar üç kısımdır. İkisi ateşte, biri cennette. Bilgisiz hâkimlik yapan ateştedir. Sapık ve günahkârların bilgisiyle hâkimlik yapan da ateştedir. Hak ile hükmeden, doğru ile hüküm veren ise cennettedir.”[17]

Adaletin önemini daha iyi anlatmak için peygamberler ile hükümdarlar arasında bağlantı kuran Turtûşî şunları söylüyor: “Allah’ın elçileri, insanlara en çok faydası dokunanlardır. Çünkü insanları ıslah etmek, karanlıktan aydınlığa çıkarmak için didinip dururlar. Yeryüzünde hükümdarlık eden de böyledir. O halkı barış içinde yaşatmak, Allah’ın dinine çağırmak, ihtiyaçlarını gidermek, yolunda gitmeyen işlerini düzeltmek hususunda peygamberlerin vekili gibidir. Hakikaten adil olan bir yöneticinin mertebesinin üstünde sadece peygamberler ya da yakîn kılınmış melekler vardır. (…) Aynı şekilde zalim ve şerli bir hükümdarın mertebesinden daha aşağı bir mertebeye sahip hiç kimse yoktur. Çünkü onun zararı herkesi kapsamaktadır.”[18]

“Hükümdarın en iyisi masumun emin olduğu, suçluların en korktuğu hükümdardır. Hükümdarların en kötüsü suçluya güven veren, masumları korkutandır” şeklindeki Hint atasözünü hatırlatan Turtûşî, Hz. Ömer’in Muğire’yi Kûfe valiliğine tayin ettiğinde söylediği şu sözü de aktarır: “Ey Muğire! İyiler senden eza gelmeyeceğine emin olsun. Kötüler senden korksun.”[19]

Sultanın taşıdığı sorumlulukları taşımak çok zordur. O, büyük tehlikeler altında bulunur, imtihanı umumidir ve kapısını büyük âfetler çalar. “İçinde bitmeyen bir endişe vardır, kalbi kederle doludur. Halk onunla uğraşmamakta ama, o halk ile meşgul olmaktadır. Sıradan biri tek bir düşmandan korktuğu halde sultan binlerce düşmandan korkar. Yine sıradan biri ailesinin geçimi, huzur içinde yaşamı ve maişetinin temini için sıkışırken, sultan daha büyük bir sıkıntıya düşmekte, memleketinin tümü için güzel siyaset etmek zorunda kalmaktadır. O bir düşmanı yense, birkaç düşman onu keskin gözlerle süzerler. Bunun dışında insanlarla uğraşmak, onların husûmetinden doğacak sonuçları bertaraf etmek, vali ve kadıların tayini, orduların donanımı, beytülmaldeki gediklerin kapatılması, vergilerin toplanması ve ülke içinde zulmün önlenmesi gibi önemli sorunlar da sultanın başını ağrıtmaktadır.”[20]

Görüldüğü gibi tek bir nefisten ibaret olduğu halde milyonlarca insan ve problemle uğraşmak zorunda kalan insanın hali gerçekten hayret vericidir. Dünyadan bir can ile tad aldığı halde milyonlarca candan hesaba çekilecek olmak kolay bir iş değildir. Buna rağmen “yönetilenlerin hükümdara karşı kin dolu olduğunu görürsün. Kalbinin arasına Allah girmese hiçbir akıllı böyle bir hali istemez, bu makamdan razı olmaz. Gönül gözü açık olan hiçbir kimse sultanlık mertebesini seçmez.”[21] Bu açıdan sultanı, bütün yakın dostlarıyla birlikte ziyafete gelen misafirlere ev sahipliği yapan bir aşçıya benzeten Turtûşî, bu aşçının sıcak ateşin karşısında ter ve sıkıntı içinde, tadı tuzu yerince türlü türlü yemekler pişirirken, gelenlerin soğuk şerbetler içerek sohbet ettiklerini söylüyor. Elbette bu durumdaki bir hükümdarın, halkın hayır duacıları, işlerinde yardımcıları, gören gözü, zulmü yakalayan yumruğu, kötülükten koruyan zırhı, hakkı söyleyen dili ve yürüyen ayakları olmaları gerekir. 

Allah’ın, devlet yönetiminde istikametin sağlanması ve dinin düzenli bir halde işlerlik kazanması için kesin ifadelerle bildirdiği üç temel esas vardır: 1- Sert ve baskıcı tavırları bırakarak esnekliğe önem vermek. 2- Danışma. 3- Maliye (el-âmâl) ve diğer devlet görevlerine, bu tür işlerde gözü olanları tayin etmemek.[22]

Sert ve baskıcı davranmama konusunda Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Sadece Allah’ın rahmetinden dolayı, ey Muhammed, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalbli olsaydın şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. Onları affet. Onlara mağfiret dile, iş hakkında onlara danış” (Al-i İmran: 159). Hükümdara, “Dostları kaçırtacak, düşmanları devletine musallat edecek bu kötü huya kapılma! Otorite sahibine yaraşan bu kötü sureti terk etmek, böylece getireceği acı neticelerden kurtulmaktır”[23] diyen Turtûşî, yöneticiye şu ayeti hatırlatıyor: “Sana uyan mü’minleri kanatların altına al” (Şuara: 215).

Danışma kuralına gelince “istişare demek; meclistekilere güzel davranmak ve onları yönetime ortak kılmak demektir. Böylece danışmanların, bakanların ve öğüt veren tecrübeli kimselerin reise karşı sevgisi artar, gönül rahatlığı ile boyun eğerler, aralarında sulh olur.”[24]

Üçüncü kural konusunda şu hadis aktarılıyor: Birisi Resulullah’a (sav) gelerek kendisine yönetim ve mali işlerde görev verilmesini istedi. Resulullah: Biz tutkuyla isteyeni bir işte görevlendirmeyiz, dedi. Turtûşî, bu ilkenin anlamını açıklarken şöyle diyor: “Memurların atanacağı makam ve mevkîler aslında birer emanettirler. (…) Kim tutkuyla ister böyle ağır mes’uliyeti? Elbette ki yiyip semirmek isteyenler! Eğer bir haine emanet teslim edilirse bu atamayı yapan hükümdar, kurdu koyunların başına çoban dikmiştir.”[25]

Adalet, tüm devletlerin varoluşundaki asıl sebeptir. Bu yüzden adalet, gözetilmesi şart olan temel kuraldır:

Adalet Allah’ın yeryüzündeki terazisidir. Zayıfın hakkı güçlüden ancak adaletle alınır, hakkı gasbedilen kişi gâsıptan ancak adaletle kurtulabilir. Adalet terazisi sadece tebaa arasında geçerli değil, hükümdar ile yönetilenler arasında da geçerlidir. Kim dosdoğru kurulması Allah tarafından emredilen bu teraziyi yamultursa, Allah’ın hışmına uğrayacaktır

Ey yönetici, bilmelisin ki devlet bir vücuda benzer. Sen onun başısın. Vezirin bu vücudun kalbi, yönettiklerin bu bedenin ayaklarıdır. Senin danışmanların ve yardımcıların ise vücudun kollarıdır. Ama en mühimi şu ki, bedenin ruhu adalettir! Ruhsuz beden neye yarar?[26]

“Sen adaleti siyasetin başına koymalısın ki, siyaseti dejenere edecek bütün âfetler senden uzak olsun” diyen Turtûşî, adalet çemberini hatırlatarak toplumun mutluluğunu sağlayan çevrimde adaletin merkezi yerini şu şekilde belirtiyor: “Ordusuz devlet ve otorite olmaz. Mal ve imkân olmadan ordu toplanmaz. Mal ve imkân ise düzenli olarak vergileri almakla mümkündür. Halkın yaşam seviyesini yükseltmeden vergi toplayamazsın; ama halkı mâmur etmen de ancak adaletli olmanla mümkündür. Görüyor musun, tüm prensiplerin dayanağı adalet!”[27]

İki tür adaletin olduğunu belirten Turtûşî, bunlardan Nebevî Adalet’in, yöneticinin bilginleri, dini sadakatle koruyanları ve fakihleri yanına alarak gerçekleştirdiğini söyler. Böylece ülkenin işleri âlimlerin öğüdü ve salihlerin duasıyla döner. Mülk bu iki vasıfla yönetilirse temeli sağlam, ömrü uzun olur.[28]

İkinci tür olan siyaset terminolojisindeki adalet ise, olumsuzluklarına rağmen dünya işlerinin belirli ölçüde yürütülebildiği adalettir. Bu tür adalet, beylikler döneminde, aralarında birtakım kurallarda anlaşan İranlılarca uygulanmıştır. Bu hükümler sadece kendi akıllarına dayandığı halde, İran beylerinin aralarında belirledikleri yasalara riayet etmeleri sayesinde onlara güç sağlamıştır. Şu halde Allah’ın indirdiği ilkeler sayesinde belirlenmiş adaleti uygulayanlar çok daha başarılı olacaklar; aksine nebevi adaleti uygulamaktan aciz olan bir Müslüman yönetici, terminolojik siyaseti uygulayan kâfir yönetici kadar başarılı olamayacaktır.[29]

Devleti çökerten birçok neden vardır. Kibir ve pohpohlamayla bir sultanlığın ayakta kalması imkânsızdır. İnsanın kendini üstün görmesi faziletleri yok ederek reziletlere yol açar. Bilgelerin tekebbürle iktidarın devam etmeyeceğini söylediklerini belirten Turtûşî, her şeyden önce Allah’ın büyüklük taslayanlara cenneti haram ettiğini ifade eder: “Bu ahiret yurdunu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Sonuç Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır” (Araf: 146).[30]

“İktidar ve mülkün devamını önleyen kötü vasıflardan biri de yalancılıktır. Bunun ardından gaddarlık, hayırsız işlerde kullanılan kurnazlık, zulüm ve kandırma gelir. (…) Altı özellik var ki sultana hiç yakışmaz, affedilemez: Yalan söylemek, yemini bozmak, kıskançlık, en küçük bir hadisede pürhiddet olmak, cimrilik ve korkaklık. Çünkü hükümdar yalancı olursa kimsenin güvenini kazanamaz. Ne vaad ettiği ödüllere, ne de uygularım dediği cezalara kimse kulak asmaz. Kimse ondan hayır beklemez, kimse ondan titremez. Korkutmayan sultanın pahası ne ki.”[31]

Cimrilik ve korkaklık da dostu küstüren ve düşmana cesaret veren hasletlerdir. Hiddet, kızgınlık ve duygularla acele kararlar verme hükümdarın tebaasını mahveder. Perdeler ve kapıları çoğaltarak yönettiklerinden yüz çeviren, onlarla arasına ulu dağlar diken sultan da mülkün devamını engeller. Oysa “Allah’ın kapısı dua edip yalvaranlara her zaman açıktır. Allah ile gönülden dua eden arasında ne perde, ne kapı, ne mabeynci, ne de kapıcı vardır.”[32]

Turtûşî, hikmet sahiplerinden birinin şu sözünü nakleder: “Devletlerin zevali, alçakların yönetimde görev almasıyla başlar. Tebaasına karşı husumeti ve nefreti artan hükümdarın saltanatı kısa zamanda yıkılır.”[33]

Kur’an’da Hz. Musa’nın şu duasına yer verilmiştir: “Ey Rabbim! Bana ehlimden bir vezir kıl”(Tâ-Hâ: 29). Eğer sultan vezirlere gerek duymasaydı, hiçbir yardımcı ve danışmana ihtiyacı olmasaydı, böyle bir şey en fazla Allah’ın kendisiyle konuştuğu Hz. Musa olurdu. Oysa o, bir vezire ihtiyacı olduğunu belirtti ve bunun hikmetini de şöyle açıkladı: “Onunla güçleneyim ve yönetim işime onu ortak edeyim” (Tâ-Hâ: 31–32). Öyleyse bu makam, sultanın eksiklerini gidermek ve onu daha güzel işler yapmaya teşvik için vardır. “Ey dost! Bilmelisin ki kralların vezirlerden istifade ettiği şeyler arasından en önemli ikisi şudur: Birincisi, kral bilmediği şeyleri vezirinden öğrenir ve bu sebeple gücü artar. İkincisi, bildiği şeyleri de vezirinden tekrar öğrenir, bu sebeple de bazı konulardaki şüpheleri yok olur.”[34] Sultanı doktora, halkı hastaya, veziri de ikisi arasında gidip gelen aracıya benzeten Turtûşî’ye göre vezir, hastanın şikâyetlerini alan ve onlara hal çarelerini bildiren kişidir. Vezirin şu şartları taşıması gerekir: a) Kesinlikle doğru sözlü, b) adaletli, c) iyi bir ahlâk sahibi, d) halkın durumunu iyi bilen, e) yakın dostları da iyi, güvenilir, tecrübeli kimseler olan biri olmak.[35]

Vezir görüş, heybet, azamet, itaat ve korku açılarından sultana denk bir hale gelmişse, o zaman Turtûşî’ye göre sultan bir yolunu bulup onu hemen uzaklaştırmalı, gücünü kırmalıdır. Eğer bunu yapmazsa sonunda yere serilecek ve hüsrana uğrayacak kendisidir.[36]

Sultan dost meclislerini akıllı, edepli, asil, sağlam görüş sahibi kimselerden kurmalıdır. Akıllı insanlarla dost olmak aklı ve nezaketi geliştirir.[37] Akıllı kimselerle istişarede bulunmak her halükârda fayda sağlar: “… akıl danışan yetkili kimse, her ne kadar görüş belirterek akıl veren tecrübe erbabından daha üst bir konumda olsa da; onlardan aldığı yardım ile ufku açılacak, tıpkı ateşin yağla beslenip gürleşmesi gibi ârif kimselerin görüşleriyle de sultan tecrübesini çoğaltacaktır. (…) verdiğin kararı uygulamaya koymada ve doğruyu araştırmada sakın istişareden ayrılma.”[38]

 “İnsanların dinlerine karışma ve dünyalarına da burnunu sokma” diyen Turtûşî, bu sözlerini şu şekilde açıklıyor: “Sen bütün grupların önderlerine, her camaatin ve bilim dalının peşinde takipçisi olan imamlarına ve şerefli insanlara böyle yapmalısın. Onlar insanların dizginleridirler. Ancak onlarla diğerleri yönetilebilir. Onların gönlü hoş edilerek diğer insanlara söz geçirilir. Başkana ve siyaset bilen insana yaraşan odur ki, her bir reis reisliği üzere bırakıla! İzzet sahibi hiçbir kimsenin izzeti yerle bir edilmeye! Makam sahibi sevilen kimseler de yerlerinden edilmeye! İşte o zaman önde gelenler yardımcın olur.”[39]

Bir sultan halktan ne bekliyorsa, kendisi de beklediği şekilde davranmalıdır. “Bir sultan en çirkef huyları taşımaya devam ederken, yönettiklerini ıslah etmeye kalkarsa, kellesi kopmuş bir bedeni ayakta tutmaya çalışan zavallıya benzer.”[40]

Zorbalıkla bedenlere hükmetmek yerine, güzelliklerle kalblere hükmetmeyi seçmek gerekir. “Hükümdar âdil olduğu zaman halkın kalbinin sahibi olur. Cefa ettiği, haksız davrandığı zaman ise halkın değil; riyakâr, ikiyüzlü ve dönek kimselerin kralı olur! Önceki bilginlerin siyasetle ilgili kitaplarında şöyle bir ibare geçmektedir: Halkın kalbi kralların hazinesidir. Oraya ne bırakırlarsa sonunda onu bulacaklarını bilsinler.”[41]

Sultana yakınlığın tehlikeli olduğu görüşüne katılarak “Arab ve Acem filozoflar, ittifakla sultanın dostluğuna yanaşmamak gerektiğini söylemişlerdir” diyen Turtûşî, Kelile ve Dimne kitabından şu sözü aktarır: “Üç hal var ki bu hallerde sağ salim ve zararsız kurtulan azdır: Hükümdarla dostluk, sır konusunda kadına güvenmek ve denemek için zehir içmek.”[42] Ancak Turtûşî’nin bu görüşü, kuşkusuz sultan karşısında temkinli olmaya yönelik bir uyarıdır. Nitekim kitabın 45. Bölümü, sultanla dost olmanın yollarına ayrılmıştır.

Turtûşî, vergilerin üretim fazlasından alınmasını, özellikle devamlı gelir getirecek veya faydası sürekli olacak yerlere harcanması gerektiğini savunuyor: “Yeryüzünün hayat bulması, krallığın sağlık ve selâmet içinde yürümesi, vatanın huzuru mala bağlıdır. Dolayısıyla hakkı ile toplanmalı, hak edecek yere verilmeli, israf ile harcanmamalı, hayati ihtiyaçlarını giderecek miktardan daha fazlasını üreten kimselerden alınmalıdır. Toplanan mal, ilerde menfaat getirecek yerlere harcanmalı, boşa saçılmamalıdır.”[43] Resulullah ve dört halife döneminde beytülmal’in bulunmadığını, elde edilen gelirin biriktirilmeyip harcandığını söyleyerek ideal olanın da bu olduğunu, malların hazinede biriktirilmesi yerine gerekli olan yerlere harcanmasını savunmaktadır. Daha sonra İspanya tarafında Hıristiyan kralların bu yöntemi uyguladıklarını, Müslümanların ise beytülmal’de biriktirmeye başladıklarını belirtip şu olayı anlatmaktadır: “… komşu Hıristiyanların beytü’l-mâlleri bulunmuyor, ihtiyaç anında halk kiliselere doluşarak yöneticileri tarafından kendilerine taksim edilen parayı alıyorlardı. Sultan adamları vasıtasıyla tas tas dağıtır, dağıtıcılar da halk kadar alırdı. (…) Oysa bizim oradaki sultanlarımız malları bir tarafa yığıp hapseder, esas korunması gereken adamları ziyan ederlerdi. Hıristiyanların adamları vardı, Müslümanların ise beytü’l-mâli! İşte bu halden ötürü bizi kahrettiler, yerle bir ettiler.”[44]

Turtûşî, “kralın düşmanı beytülmal, dostu ise ordusudur” görüşünü savunarak şöyle diyor: “İkisinden birini zayıflatınca diğeri güçlenir. Beytü’l-mâl zayıflayınca -ki bu malların muhafızlara dağıtılmasıyla olur- muzaffer komutan güçlenir, orduya kuvvet ve kudret gelir. Bu arada tabiî ki kral da güçlenir. Beytü’l-mâl artıp kabarınca, içi servetle dolunca, muhafızlar zayıflar, zafer kazanan kumandan azalır, düşman ansızın hamle edip ülkeyi ele geçirir! Biz bu olayı Endülüs diyarında gözlerimizle gördük. Eğer savunma paralarla değil, insanlarla yapılırsa -zaten mallar dahi adamlarla korunur- o zaman kuşku götürmez bir gerçek ortaya çıkacaktır ki o da şudur: Beytü’r-ricâl, beytü’l-mâlden hayırlıdır.”[45]

Bu görüş İbn Haldun tarafından şu şekilde eleştirilmiştir:

Turtuşi, Siracü’l-Müluk adlı eserinde, mutlak olarak, devletin devlet hazinesinden beslenen aylıklı askerlerle kurulduğunu ve korunduğunu zannetmiştir; halbuki bilginin bu sözü devletin ilk kuruluşu hakkında doğru değildir, onun bu sözü ancak kararlılık bulmuş ve gitgide o sülalenin hakimiyeti bir inan haline gelmiş ve ahalisi o devleti korumayı dini bir görev telakki etmiş olan devletler hakkında doğrudur. Turtuşi, ancak devletin ihtiyarlama ve zayıflama çağını ve köleler, azatlılar ve ihsanı ile yetiştirdiği kimselerle memleketi korumak üzere ücretli hademe ve askerler tuttuğu vakitleri idrak etmiştir. O, Endülüs Emevileri devletinin idaresi yıkıldığı çağlarda kurulmuş olan feodaliteler ve arap asabiyeti ortadan kalktığı çağda yaşamıştır. Bu vakitler nimet ve lezzetler içine dalmanın bir sonucu olarak arap asabiyyeti bitmişti. Turtuşi kendi uruğundan zorba sultandan başkasını görmemişti. Devletin idaresi başına geçtiğinden beri onun zorbalıkla hükümet sürmesi tabii bir şekil almış, üstelik kavminin onu korumak hususundaki hâkimiyetinin arkası tamamiyle kesilmemişti. Turtuşi ise bunları ayırdetmeden mutlak ve umumi bir söz söylemiştir. O; devletinin ilk kuruluş halini ve devletin, uruğun asabiyetinden başka bir kuvvetle kurulamayacağını düşünmemiştir.[46]

Beytülmal’den nasıl harcama yapılacağı konusunda da ölçü şöyle konuluyor: “Yusuf es-Sıddık (as) Mısır’ın hazinelerine sahip olduğunda karnını tam doyurmuyor, arpa ekmeği yiyordu. Ona ‘niçin aç kalıyorsun, elinde memleketin tüm zenginlikleri var’ denilince şu cevabı verdi: ‘Karnımı doyurup, açları unutmaktan korkuyorum.”[47]

Savaşta, karşılıklı çarpışma yerine hile dediği diplomasi yolunu tercih eden Turtûşî şunları söylüyor: “… tüm akıllılar nezdinde harp hileden ibarettir. En son uygulanması gereken bölüklerin karşı karşıya gelmesi, yüz yüze savaştır. Zaferi elde etmek için önce hilelere başvurulmalıdır.”[48] Bu konuda istihbarat da önemlidir: “Kumandanın alacağı ilk tedbir, casuslarını düşman ordusu arasına salmaktır. Saat saat düşmanın ne yaptığını, ne ettiğini, hangi planların peşinde olduğunu bilecektir. Düşman askerleri içinde cengâverlerin, kumandanların ve kısaca emir verenlerin kalblerini şüpheyle doldurmalı, entrikalara başvurmalıdır. Onlara güzel vaadlerde bulunmalı, hilenin her türlüsünü kullanmalıdır.”[49] Sonuçta sıcak savaşta kaybedilen şey candır. Oysa buna meydan vermemek için diplomasiye harcanan şey insan emeği ve paradan ibarettir: “Ama ordular karşı karşıya gelince can gider, baş gider. Burada da sayılamayacak kadar hilelere başvurulabilir.”

İbn Haldun’un Turtûşî’ye başka eleştirileri de var. Mukaddime’de iktidar ve siyaset konusunu anlatırken, onun düşüncelerinin isabetsiz olduğunu, bunların kendisine Allah tarafından öğretildiğini söyleyerek yine Turtûşî’nin bu konudaki görüşüne karşı çıkar:

Kadı Ebu Bekir Turtûşî dahi Sirâcü’l-mülûk adlı eserinde bu meseleleri bizim bu kitabımızdaki başlıklara yakın olan başlıklarla anmış ise de, maksadını istediği gibi etraflı ve delilleri ile anlatmamış ve ispat etmemiştir. O; bir mesele için bir bölüm ayırarak, birçok hâdiseler, eserler ve Büzürgmihr ve Mûbezan gibi Fars ve Hintli hakîmlerin dağınık ve türlü sözlerini naklediyor, fakat inceleyerek belirsizlikleri gideremiyor ve tabii olan deliller getirmiyor. Onun sözleri mev’ize kabilinden sözler olup nakil ve rağbetlendirmekten ibaret kalıyor. Bunların hepsi de amacın etrafında dolaşmaktan ibaret olup, hedefe isabet etmiyor. O, maksadına erememiş ve meseleleri yeter derecede açıklayamamıştır. Bize ise Tanrı bu hususlarda ilhamlarda bulundu.[50]

 

 

Yüksel Kanar

Ulu Kanal

yukselkanar@mynet.com

 

[1] Muharrem Kılıç, “Turtûşî”, TDVİA, c. 41, s. 431.

[2] Bkz. Muhammed b. Şenib, “İbn Ebi Rendeka”, İA., c.  5/II, s. 725.

[3] Turtûşi, Sirâcü’l-Mülûk, s. 32.

[4] Age., s. 33.

[5] Age., s. 84.

[6] Age., s. 110.

[7] Age., s. 133.

[8] Age., s. 134.

[9] Age., s. 141.

[10] Bkz. Age., s. 110-111.

[11] Age., s. 173.

[12] Age., s. 174.

[13] Bkz. Muhammed Abid Cabiri, İslam’da Siyasal Akıl, s. 696–697.

[14] Turtûşî, Age., s. 327.

[15] Age., s. 177.

[16] Age., s. 113.

[17] Age., s. 114.

[18] Age., s. 123.

[19] Age., s. 179.

[20] Age., s. 129.

[21] Age., s. 130.

[22] Age., s. 143.

[23] Age., s. 144.

[24] Age., s. 145.

[25] Age., s. 145.

[26] Age., s. 147-148.

[27] Age., s. 149.

[28] Bkz. Ege., s. 149-150.

[29] Bkz. Age., s. 154.

[30] Bkz. age., s. 164.

[31] Age., s. 165.

[32] Age., s. 167.

[33] Age., s. 167.

[34] Age., s. 212.

[35] Bkz. age., s. 213.

[36] Bkz. age., s. 215.

[37] Bkz. age., s. 219.

[38] Age., s. 235.

[39] Age., s. 330.

[40] Age., s. 342.

[41] Age., s. 345.

[42] Age., s. 347.

[43] Age., s. 361.

[44] Age., s. 366.

[45] Age., s. 367.

[46] İbn Haldun, Mukaddime, c. I, s. 398–399.

[47] Turtûşî, age., s. 379.

[48] Age., s. 505.

[49] Age., s. 506.

[50] İbn Haldun, age., s. 95-96.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar