Son Dakika :
Yazarlar

Dindar gençlik meselesi

Pazar, 05 Şubat 2012 13:12 Ahmet Taşgetiren
Yazdır PDF



İnsanımızın bir "gençlik problemi" var.

Her anne babanın "evlat problemi" var.

Burada bir "genç insan" profili çizmeye kalksam ve her anne babadan bir özellik ifade etmelerini istesem ortaya nasıl bir profil çıkardı?

Uyuşturucu kullanan bir genç istiyor musunuz?

Şiddet eğilimi taşıyan bir genç?

Yolda, görmeyen birine oyun olsun diye çelme takan?

Yaşlı bir kadının çantasını çalan?

Eğitim hayatında hep sıfır çeken?

Yalan söyleyen? Kumar oynayan?

İnternette porno sitelerine giren?

Kız arkadaşını öldüren?

Yani hemen herkesin negatif diye nitelendirdiği özellikleri taşıyan bir evladınız olmasını ister miydiniz ya da evladınızın okul, sokak, iletişim araçları ortamında gerçekleşen eğitiminin sonunda onu böyle bir negatifler çukuruna düşürmesini?

İstemezdiniz eminim.

Peki bu negatifler çocuğunun üzerinde hangi klişe tanımlama bulunurdu?

Ya da bu özellikleri taşımayan, aksine toplumun pozitif değerler diye kabul ettiği özelliklerle yüklü gencin üzerinde hangi klişe tanımlama bulunurdu?

Biliyorum, kavga, devletin şu veya bu tür gençlik yetiştirme hakkı, yetkisi konusunda çıkıyor.

Laik devlet steril midir?

Aslında, devletin de, asgari bir "insanlık çerçevesi" her zaman vardır. Laik devletin de, demokratik devletin de... Siz buna mesela "evrensel değerler" dersiniz. Kim belirliyor bir değerin evrensel nitelikte olduğunu ve o değer, dinden bütünüyle soyutlanmış mıdır?

Laiklik ve demokrasi, devleti steril bir alan haline getirmez. Bu, mümkün de değildir. Sadece öğretmenin kişilik değerleri bile, toplum önündeki politik aktörlerin kişilik değerleri bile bir çocuğun kişilik eğitiminde etkili olur.

Onun için, devlet çocuğun kişilik eğitiminde hiçbir etkiye sahip olmasın demek, muhali istemek kadar anlamsızdır.

Peki yukarıdan aşağıya bir biçimlendirmeye ne demeli?

Bir: Aslında böyle bir biçimlendirme tekelinin oluşması imkânsızdır. Hele bu çağda.

İki: Bu tarz yukarıdan aşağıya biçimlendirme girişimleri genelde tepki doğurur. Bu Türkiye'de de başarılamadı, mesela İran'da da başarılamadı. 1994'te İran'a gittiğimde sordum, "Devrimin üzerinden 15 yıl geçti, İslam devrimi ideallerini içselleştiren bir nesil yetiştirdiniz mi" diye... Cevabı olumlu değildi.

Devlet gölge etmesin yeter!

Üç: Konferans için Anadolu'ya gittiğimde, dindar insanlarımızla bir arada oluyorum. İnsanların çocuklarının geleceği ile ilgili kaygıları var. "Ne olacak bu çocukların hali" sorusu, pek çok ebeveynin ortak derdi. Okul ortamından, sokaktan, internet kafelerden, TV'den şikâyet ediliyor. Yani açık açık "çocuklar elden çıkıyor" kaygısı.

Dört: Bu derdin çaresi olarak insanların devletten, "muhafazakâr demokrat iktidar"dan bir şeyler beklediği de doğru. Dindar insanların bir "İslam gençliği" yetişmesi arzusunun bulunduğu da bir vakıa. Taa Mehmet Akif'ten bu yana "Asım'ın nesli" hedefi hep diri kalmış. Necip Fazıl, gençlik inşasını hedeflemiş. Bu, çocuklarına bir "Allah emaneti" gibi bakan dindar anne babaların da ortak kaygısı.

Beş: Ben buluştuğum insanlara şunu söylüyorum: Yukarıdan aşağıya bir İslamlaşma beklentisinin karşılık bulması imkânı yok. Böyle bir İslamlaştırma hareketi, tepki de doğurur. İnsanlar, birilerinin kendi zihinlerine İslami bilinç aktarılmasına karşı zihni barikat oluştururlar. Onun yerine iktidarlardan beklenen, özgürlük ortamının hazırlanmasıdır. Müslümanlar bugüne kadar devlet barikatı ile karşılaştılar. Devlet özgürlük alanını açsın, İslami hassasiyet taşıyan sivil toplum örgütleri de, "yatay ilişkiler"le insanlara ulaşsın. Bu, dindarlar için bir sınav alanı. Moderniteye, post moderniteye karşı İslami kişilik inşası... İşte meydan okuma ve işte var oluş sınavı.

Yani devlete "Gölge etme başka ihsan istemez" diyebilmek.

Ahmet TAŞGETİREN

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız



Salı, 07 Şubat 2012 05:25 tarihinde güncellendi
 

Terörün finansmanı meselesi

Cuma, 03 Şubat 2012 09:53 Ahmet Taşgetiren
Yazdır PDF



Terörün finansmanı diye bir mesele var mı?
Tabii ki var. Bir aile bile finansman ihtiyacı içinde ise 30 yıldır varlığını sürdüren bir örgütün finansman ihtiyacı olmaz mı? Silahlar nereden gelir? Militanlar ne yer ne içer, dağda nasıl yaşar?
Terör örgütünün mali gücü var, üstelik büyük bir yapı arz ediyor bu mali güç.
Peki nereden sağlanıyor bu mali güç?
Belki başlangıçta, köyleri basıp, halktan gasp edilen erzak vs. idi "geçinme"nin kaynağı.
Ama sonra çok kompleks hale geldi terör ekonomisi.
Uyuşturucu başta olmak üzere, kaçakçılıktan, bir.
Yurtiçi ve dışında yürütülen ve zamanla "vergi" statüsüne sokulan "haraç"lardan, iki.
Belki Türkiye'yi örgütle boğuşturmayı çıkarlarına uygun bulan devletlerden, üç.
Terörle mücadelenin sadece dağdaki militanı etkisiz hale getirmekten ibaret olmadığını dünya alem biliyor.
Terörün mali kaynaklarını kurutmanın da, mücadelenin bir parçası olduğu yine bilinen gerçeklerden.
Onun için başından beri, köylerin, mezraların, terörün erzak teminine imkân vermesinin önüne geçilmek istendi.
Onun için, teröre destek sağlayıcı ortam oluşmaması için Avrupa ülkelerine baskı yapıldı.
Ve Kürt işadamlarının gönüllü desteğinin önlenmesi çalışması, bilinen yargısız infazlara kadar uzandı.

Haraç-vergi kıskacı!

Şu anda da terör örgütünün Doğu-Güneydoğu'da olsun, Kürtler'in yoğun yaşadığı İstanbul, İzmir, Antalya, Mersin gibi illerde olsun, haraç düzeni sürüyor.
KCK yapılanması, küçük esnaf halinde iş yapan Kürtler'i de, büyük ihalelere giren Kürt işadamlarını da "vergilendiriyor!"
Böyle bir şey yok demek için ya müthiş korkutulmuş olmak gerekiyor ya da örgüte gönüllü para aktarmak...
Bu tehditlerden bıkmış olanların devletten koruma bekledikleri de biliniyor.
Devletin bilgisi şu: PKK şu ana kadar ihalelerden 120 milyon dolar pay aldı.
Yani devletten ihale alan vatandaş, ihale bedelinin şu kadarını örgüte intikal ettirdi. Ettirmeme hakkını kullanmak isteyen ise ya iş makineleri yakılarak ya çocuğu dağa kaçırılarak hizaya getirildi.
İşin bir sıkıntılı yönü yok değil:
Malum bir, teröre yardım ve yataklık konusu var.
Bu "suç"u işleyen, yani diyelim evini basan militanlara un vs. veren birçok köylü ya jandarma dayağı yedi ya evi yakıldı ya da hapishaneye düştü.
Yani örgüt tehdit etti, devlet tehdit etti, köylü arada kaldı, yandı.
Geçmişte, Kürt işadamlarına yönelik yargısız infazlar oldu dedik. Evet, o da bir hukuksuzluk ve terör örgütüne benzer "devlet gölgesinde" sürdürülen haraç düzeni olarak tarihe geçti.
Bunlar, terörle mücadele diye yola çıkıp, devleti hukuksuzluğa iten olgulardı.

Hassas denge

Soru şu:
Bu yanlışlara bakıp, örgütle sade vatandaşı karşı karşıya bırakan bir uygulama mı tercih edilmeli? Örgüt, Kürt vatandaşlarının gırtlağına basıp, istediğini alabilmeli mi?
Bu bir bakıma örgütü, Kürtler üzerinde dilediğini yapan bir illegal devlet konumuna getirmek olur.
Hiçbir devlet, kendi egemenlik bölgesinde, böyle alternatif bir iradenin etkili olmasına göz yummaz.
"Terörün finansmanının önlenmesi" tasarısına, Kürt işadamlarının kaygı ile yaklaştığı ifade ediliyor. Mesela Güneydoğu Sanayici ve İşadamları Derneği (GÜNSİAD) Başkanı Şah İsmail Bedirhanoğlu "Tutuklanma kaygılarımız artıyor, bölgeye yatırım azalır" demiş. Çiller dönemi uygulamalarını hatırlatmış.
Böyle bir kaygıya yer olabilir mi? Olabilir.
Ama meselenin "tehdit ve haraç" boyutunu da unutmamak ve asıl terör yüzünden bölgeye yatırım yapılmıyor olmasını da dikkate almak gerekiyor. Burada hassas denge, işadamlarının tehdidi ve haracı içselleştirmemesi, devletin de Çiller dönemi uygulamalarının bugün hesap vermekte olduğunu unutmaması noktasında toplanıyor.

Ahmet TAŞGETİREN
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Cumartesi, 04 Şubat 2012 09:50 tarihinde güncellendi
 

Bizans döneminde İstanbul’a bile alınmayan Ermeniler…

Perşembe, 02 Şubat 2012 23:18 Mehmet Yürekli
Yazdır PDF



“Nitekim kolu başı ve bedeni aynı ama Musa arşadır,

Firavun ise alçağın alçağında hor ve hakir.” Mevlana (6/3032)


Ekâbir güruhunun siyasi zulüm ve baskının prototipi Firavun olduğu gibi, malî istibdat ve ihtikârın temsilcisi de Karun’dur…

Hemen her devirde ve her toplumda Karun tipine rastlamak mümkündür…

Firavun: nefse tam mağlubiyetin ve insanlara zulmetmenin en belirgin bir tipi Firavun’dur. Kur’an’ da bildirildiği gibi, Firavun halkını istihfaf etmiş, onları kendisine kul-köle yapmıştır.

Köleleştirme politikası hızla devam ediyor…


Bu politikayı üstad Seyyid Kutup, şöyle açıklar:

‘Kendilerini ilah yerine koyan zalim kişilerin halkı hafife almasında şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü onlar her şeyden önce halkı her türlü bilgi vasıtalarından alıkoyarlar, cahil bırakırlar. Gerçekleri onlardan gizlerler, unuttururlar. İstedikleri gibi onların idrakleriyle oynarlar. Böylece halk, bu sun’i tesirlere alışkanlık kazanır. Bunun neticesinde onları hafife almak kolay olur. Rahatlıkla onları sağa sola yönlendirirler… Fakat inançlı insanlara böyle yapamazlar. Onları kolayca aldatamazlar, hafife alamazlar. Onlarla, rüzgârın önündeki tüy misali oynayamazlar…’  (Kutub, V, 3194)


Evrensel ve toplumsal barış, insanlığın iyiliğini düşünen kimseler için devamlı bir ideal olarak kalmıştır. Şüphesiz böyle bir barış insanlığın lehine bir durum olacaktır. Fakat realitede bugüne kadar hedefe tam olarak varılamadı, varılamıyor...

Ülkemizde ve dünyada insanlar Kapitalizm’in, Siyonizm’in oyuncağı oldu, oluyor... Müslüman milletlere illet oldular… Boğdular.. Kovdular.. Sistemlerini kurdular…  

Paris’te Ermeni tasarı karşıtı yürüyüş yapan on binlerce Türk’ü, dünya görmezden geliyor, ajanslara haber olmuyor…

Ama ne hikmetse, Türkiye de Dink le ilgili bir karar verildi hemen yerli ve ulusal işbirlikçiler sayesinde Türk ve Dünya basınında sürmanşet yer buluyor, devlet, millet suçlanıyor..hepimiz Dink iz naraları, yürüyüşlerle ermeni sempatizanlığı, masumiyet karinesi aşılanıyor.. ve dahi hırsızın, hain ve canilerin sucu hiç yok…


İşte; ABD, AB kısaca Doğu ve Batı emperyalizmin oyuncuları sahnede, yine bir oyun kuruyor…

Emperyalist güçler teknoloji büyüsüyle İslam âlemini büyüleyip, korkutuyor...

Emperyalistler İslam âlemini sömürerek ezmeye devam ediyor…


Evet. Bu olaylara ışık tutmak için Türk-Ermeni ilişkilerinin tarihsel sürecine göz atalım:

Dink le ilgili bir karar verildi hemen Türk adaletinin adaletsizliğini belirtiyor…

Yaşadıkları ülkenin devletine katil diye bağırıyorlar…

Devlet, Dink muhtemelen gizli servislerce bir tertip sonucu öldürüldüğünü belirtiyor…

..ve bu ölümden nemalanmayı amaçlayan odaklar, hemen Türk Milletini ve Türk Devletini suçlama girişimini başlatılıyor...

Azınlık medyası ile yandaşları yakaladığı bu fırsatı Türkiye aleyhine alabildiğine istismarı sürdürmeye devam ediyor…


“Bu mahkeme Erivan’da olsa idi ve bir Türk yazar, bir kaç Ermeni tarafından öldürülse idi acaba Erivan’da kaç yüz bin kişi sokağa dökülür ve hepimiz Türküz, diye haykırırdı.”

“Santa Barbara şehrinde Başkonsolosumuz ile muavin konsolos 72 yaşında bir Ermeni tarafından kafalarına 7 şer kurşun sıkılarak öldürülüyor…

Başkonsolosumuz, Santa Barbara’ da mahkemeyi takip etmek üzere gitmek istediğinde ABD hükümeti çoğunluğun Ermeni olduğu bir yerde koruma veremeyeceklerini belirterek başkonsolosa mahkemeye gitmemesini istiyor…

ABD adaleti, Hâkimi suçlu Ermeniye 10 yıl vermiş, adamın yaşı ve hasta olduğunu belirtmesi ile bu cezayı indirerek suçlunun tutuklu olduğu müddete indirmiş ve adamı serbest bırakıyor...”  H.Prof.Dr.Nurullah AYDIN

Anadolu’da Hititler, Frigyalılar, Lidyalılar, Urartular kayboldular ama Ermeniler varlıklarını sürdürten Türkler oluyor…

Ve böylece Ermenilerin; Türküleri aynı, yemekleri aynı, folklor aynı, yaşamları bizlere çok benziyor…

Hatta..Bizans döneminde İstanbul’a bile alınmayan, insan kabul edilmeyen Ermeniler, Fatih döneminde İstanbul’a alındılar. Ve Fatih onlara Ermeni patrikliği kurdu. Yüzyıllar boyunca devletin önemli birimlerinde görevlendirildiler…


Bu düşmanlık nasıl oluştu?

Osmanlı döneminde sadıka-ı millet diye bilinen Ermeniler...

Fransız, İngiliz, Rus fitnesi nankör, hainleri örgütleyip düşmanlık tohumları ekiyor…

Böylece Ermeni'ler; I. Dünya Savaşında Rus, Fransız ve İngiliz emperyalistlerinin iğfaline kapılarak huzur içerisinde yaşamakta oldukları ülkelerine nasıl ihanet ettiklerini ve bu ihanetleri esnasında Müslüman halka reva gördükleri işkenceleri ve çok yakın bir tarihte HOCALI' da yaptıkları katliamı nedense kimse yazmamakta ve konuşmamaktadır.

Ermeniler Kars, Ardahan, Artvin'de, Van'da, Ruslar' la işbirliği içinde, Maraş'ta, Antep'te, Urfa'da, Adana'da Fransızlarla işbirliği içinde işlenen cinayetler yazılıp çizilip anlatılamıyor...

Hrant Dink olayında, mahkemenin verdiği karara karşı gösterilen tepkiler; Batılı-Haçlı-işbirlikçi, dönme, liboş, döneklerin tarihsel rüyaları olan Türk düşmanlığı yatıyor...

İşbirlikçi Türk Ermeni Patrikliği, soğukkanlı bir şekilde,  Fransa’da soykırımı suç sayan tasarı ile ilgili yaptığı açıklamada 1600 yıldan beri birlikte yaşayan iki halktan bahsediyor.

Yüzyıllar boyunca kardeşçe yaşayan halkları birbirine düşman edenlere karşı her etnik grubun uyanık olması gerekiyor…

Her hal ü kârda, çatışmanın emperyalistlerden başka kimseye faydası olmuyor…

Çünkü Batı emperyalizmi; dost ve kardeş olmamız gereken Kürt, Türk, Rum, Ermeni, Laz, Çerkez, Boşnak, Süryani, Arap, Gürcü nice halklarını tekrar düşman etmek için fitne tohumu ekmekte, yeni oyunları sahneye koyuyor...

Evet. Dünya’da, Ortadoğu’da, Balkanlarda, Kafkasya’da, büyük bir Siyonist dizayn, firavuni bir kapitalist dalgasının oluştuğu dönemde Türkiye;  Birlik ve beraberliğini sağlamış, stratejik hedefleri olan, bölgesinde ve dünya’da sözüne güvenilir, bugün ve yarının teminatı olmalı ve de oluyor…

Fransa'nın son tavrına bir de Türk-Batı ilişkileri açısından baktığımızda;

“Bugünün Türkiye yöneticileri Avrupa'ya dönüp, "Sen tek başına global bir güç olamazsın, Türkiye'ye muhtaçsın" diyebiliyor.

Hrant Dink davasının sonuçlanmasının ardından “Ne Ermeni'yim, ne Hrant'ım” şeklindeki açıklamasıyla gündeme gelen AK Parti Balıkesir Milletvekili Öztaylan, “Dink'e yapılanları onaylamıyorum ama bir şeyleri dikte etmek için 'hepimiz Ermeniyiz hepimiz Hrantız' demeleri kanıma dokunuyor. Mukaddeslerimi ucuz bir şeymiş gibi kullanmaya çalışıyorlar. Ben öz be öz Türk'üm dahası Türk milliyetçisiyim” dedi.

“Cihan Harbinde Batı'dan, Doğu'dan toptan saldırıya uğrayan Osmanlı dokuz cephe de birden, göğsünü vatan ve iman değerlerine siper etmiş kan dökerken; İngiliz, Fransız, Rus, Osmanlı vatanından parça vaadiyle, asırlarca beraberce yaşadığımız Ermenileri, kendileri için cellat yaptılar.”

“Batı, bu fitne düşmanlığını değişik kıyafetlerle devam ettirdi. Fitne her sene ABD Senatosu'nda. Şimdi bir de Selanikli Sarkozy sahip çıktı. Projenin aslı, takibi ve kontrolü Siyonizm'de.”  (Hasan Aksay)


Fransa Mason locası Paris'te toplandı, zulme destek için Türk mason biraderlerine talimat verdi: "Halkın %80'i istemese de başörtüsüne geçit vermeyin!.."

Azerbaycan'da örtü yasağı yoktu. İkna odası zulmünden kaçan gidiyordu. Mason locası kuruldu. Birkaç ay içinde başörtüsü yasaklandı.

Rotary kitabının önsözünde bile, "Biz, bulunduğumuz ülkelerin görünmeyen yöneticileriyiz" diyor.


“Büyük rezillik

Şimdi Fransız deşiyor yarayı.

Dünya alem biliyor ki, Sarkozy kötü bir çıkarcıdır. Rezil bir istismar vardır burada.”

“Ben, Müslüman halkı hedef alan Taşnak cinayetlerine dair üç-beş cümle yazacak bir liberal aydın görürsem, hakikat arayıcılığı adına ümitleneceğim.”(A. Taşgetiren)


“Sanıyorlar kafa kesmekle, beyin ezmekle,

Fikr-i hürriyet ölür. Hey gidi şaşkın hazele!

Daha kuvvetleniyor kanla sulanmış toprak:

Ekilen gövdelerin hepsi yarın fışkırınca! M. Akif


Barış sadece küresel bağlamda değil, yerel bağlamda da ihtiyaç duyulan ve hasreti çekilen bir olgudur. Zira hangi toplum olursa olsun, bir toplumun dirlik ve düzeni, huzur ve güvenliği, ancak o toplumda yaşayan fertlerin anlaşıp uzlaşmalarına, hiç olmasa birbirleriyle sulh olup ihtilafa düşmemelerine bağlıdır. Aksine, birbirine düşmüş, çeşitli ihtilaflarla baş başa kalmış bir milletin arzulanan refaha ulaşması, birlik ve beraberliğini sürdürmesi imkânsızdır.


İslamiyet, öldürmek için değil, diriltmek için gelmiştir.

“Ey iman edenler! Peygamber size hayat verecek olan şeylere sizi çağırdığında, Allah ve Rasulü’ne icabet edin!” ayetinde bu inceliği görmek mümkündür. (Enfal, 24)


Kişi  aile, toplum ve millet hayatını onur sahibi kılan onun yaşadığı ortamdan aldığı kültür, ilim, irfan, edep, haya, hayır, cömertlik, cesaret, feragat ve hidayet manzumesinin ihtiva ettiği bütün insani ve İslami değerlerdir. Bu değerlerle başkalarından farklı olduğumuzu fark ederiz.

Netice itibariyle, dinimiz barış ve sevgi dinidir. İslam’da esas olan savaş değil, barış; kavga değil, kardeşlik; yarışma değil, yardımlaşma; uzaklaşma değil, uzlaşmadır…


Mehmet Yürekli,02.02.12, Adana




Cuma, 03 Şubat 2012 08:47 tarihinde güncellendi
 

Üzüldünüz değil mi?

Perşembe, 02 Şubat 2012 15:44 Ahmet Taşgetiren
Yazdır PDF




Nereden çıktı şu 77 senatör ya da 65 milletvekili.
Ne güzel Türkiye darağacına çekilecekti.
Ne güzel, Sarkozy'yi vururken bile kendi kalbimizi hedeflemiş, "1915 soykırımdır" diye sürmanşete çıkmıştık.
Abdülhamid'e suikast düzenleyen ama sonuç alamayan Ermeni komitacısına seslenen Tevfik Fikret gibi mi hissediyorsunuz kendinizi?

"Ey şanlı avcı damını (tuzağını) bihude yere kurmadın...
Attın ama yazık ki yazıklar ki vurmadın?"

"Şanlı" Sarkozy attı ama vuramadı, öyle mi?
Üzüldünüz değil mi?
Oysa Sarkozy'nin okları hedefini bulsaydı, siz de çullanacaktınız Türkiye'nin üzerine.
"Kabul et, kabul et, kabul et, 1915'te soykırım işlendiğini kabul et!"
Çullanacaktınız.
Fransa'dan sonra tüm AB üyeleri peş peşe benzeri kararlar çıkarsa daha çok sevinecektiniz.
"İşte, diyecektiniz, nereye kaçacaksın? Etrafın kuşatıldı. Teslim ol!"
Teslim ol, yani soykırımı kabul et!

Ah şu 142 kişi!

Belki "iyi polis" rolüne soyunacaktınız.
"Teslim olursan başına bir şey gelmez diyecektiniz, Avrupa seni sever, dünya seni sever."
Sonra bir başkası devreye girecekti:
"Teslim olmazsan işin zor. Cehenneme hazır ol!"
142 Fransız senatör-milletvekili işinizi güçleştirdi.
Hiç ihtimal vermiyordunuz değil mi?
Şimdi orada 142 sağduyulu adam, "Bu iş öyle parlamentolarda parmak kaldırmakla olmaz, tarihi biz yazamayız, bu iş tarihçilere bırakılmalı" dediğinde nasıl hissediyorsunuz kendinizi?
Çok mu ortada kaldınız kendi ülkenizi kurşuna dizerken...
Ne güzel bitirmiştiniz oysa 1915'i... Soykırım müsellem olmuştu içinizde. Yargılamış ve asmıştınız! Ne komitacılar vardı gündeminizde ne ASALA katilleri.
Kaleminiz bir kerecik olsun ağlamamıştı Taşnak ve Hınçak'ın camilere doldurup diri diri yaktığı Müslümanlar için...
Fransa'nın 142 adamı, tepelerindeki lider dayatmasına rağmen insafa geldi, siz tarih yazmaktan geri kalmadınız.
Tevfik Fikret ne kadar yaşıyor içinizde, hiç sorguladınız mı?
Ah şu milliyetçi duygular, diyorsunuz değil mi?
Ah Erdoğan, ah Gül, ah Davutoğlu!
Ah, İslamcılar'ın damarında dolaşan milliyetçilik virüsü! Atamadılar damarlarından bir türlü, değil mi?
Ah akıllanmayan İslamcılık!

Tevfik Fikret olmak nasıl bir şey?

Ne yapalım, unutamıyoruz Kafkaslar'dan, Balkanlar'dan kafile kafile göç edişi...
Milyonlarca insanın katledilişini, hamile kadınların karınlarının deşilmesini, çocuklar üzerinde atış talimi yapılmasını, yollarda aksakallıların can verişini...
Edirne Sarayiçi'nde Bulgar komitacılarından kaçarken kuşatılan ve ağaç köklerini kemire kemire can veren Balkanlı Osmanlı çocuklarını unutamıyoruz.
Unutamıyoruz Hocalı'yı... Orada perme perişan duruyor Karabağ kaçkınları çünkü...
Ne yapalım!
Tehcirde Ermeni acılarını yazdınız. İyi, güzel...
Hakkaniyetli olmak için bir de Kars, Ardahan, Artvin'de, Van'da, Ruslar'la işbirliği içinde, Maraş'ta, Antep'te, Urfa'da, Adana'da Fransızlar'la işbirliği içinde işlenen cinayetleri yazsaydınız keşke...
Yüreğinizde neden, bu topraklarda can veren çocuklar için kıpırdanma yok?
Tevfik Fikret nasıl yazdı o mısraları, hiç mi hiç anlamadım.
Ben anlamadım o aydın yüreğini bir türlü.
Ne yazardı Tevfik Fikret, o bomba Osmanlı padişahının canını alsaydı acaba?
142 Fransız parlamenter için ne var yüreklerinizde?
Neden hüzünlüsünüz?

Ahmet TAŞGETİREN
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Cuma, 03 Şubat 2012 09:54 tarihinde güncellendi
 

Alemi aydınlatan nurun Mevlid Kandili…

Perşembe, 02 Şubat 2012 10:54 M.Zeki Uyanık
Yazdır PDF



Dünyanın şahit olduğu en büyük ve en güzel hadiselerden birisi, Hz. Peygamberin yeryüzünü şereflendirmesidir.

Zira Sevgili Peygamberimiz, dünyaya gelmeden önce insanlık, değer ölçülerini yitirmiş, küfür ve şirk gönülleri karartmış, sosyal dengeler bozulmuş, ahlâkî değerler yozlaştırılmış, akrabalık bağları koparılmış, komşuluk hak ve hukuku unutulmuş, kadınlara ve kız çocuklarına insani muamele yapılmaz olmuştu. Güçlü zayıfı eziyor, emeğin hakkı verilmiyordu.

Kısaca, dünyada insanlığın en çok muhtaç olduğu can, mal, namus güvenliği kalmamıştı.

Milli Şairimiz Akif’in ifadesiyle cahiliye toplumunda: “Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta, dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi.”

Resulü Ekrem efendimiz, karanlık bir hal alan dünyayı teşrifi ile aydınlattı. Kutlu elçinin dünyaya gelişi ile insanlık için yepyeni bir gün doğmuş, karanlık devir kapanmış yerine aydınlık bir devir açılmıştı. Bir fazilet güneşi ve hidayet meşalesi olan Sevgili Peygamberimizin gönderilişi ile Allah’ın insanlara en büyük nimetlerinden birisi daha tecelli etmişti.

Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, “âlemlere rahmet olarak gönderilen” bu yüce Peygamber; sapıklık, putperestlik ve hurafelerle kararan gönülleri, Kur’an’ın nuruyla aydınlatıyor; insanlığı yalnızca, Allah’a iman ve ibadet etmeye, hakka ve halka karşı, sorumluluklarını yerine getirmeye davet ediyordu.

Bununla birlikte akrabalık bağlarını korumayı, komşularla iyi geçinmeyi, kan dökmemeyi, zina yapmamayı, yalan söylememeyi, yetim malı yememeyi, iftira atmamayı, emanete ihanet etmemeyi öğütlüyordu. Peygamberimizin risaleti ile tevhid inancı tekrar canlanmış, cehalet ve zulüm sona ermiş, Allah ve kul hakkı tekrar hatırlanmış oldu.

Efendimiz, 23 yıllık Peygamberlik hayatı boyunca; şirkin yerine tevhidi, zulmün yerine adaleti, düşmanlık ve ayrılığın yerine kardeşlik ve dayanışmayı getiriyor; doğruluk, güvenilirlik, adalet, hoşgörü, nezaket ve cömertlik gibi üstün ahlâki davranışlarıyla insanlara bizzat örnek oluyordu.

Buna karşılık; kan davası, gasp, soygun, şiddet, intikam, kin, nefret, içki, kumar, faiz, yalan, gıybet gibi toplumun huzurunu bozan davranışlardan uzak kalmamız hususunda bizi uyarıyordu.

Hz. Peygamberi anmaktan maksat; güzel ahlâkını, eminliğini ve adaletini hatırlamak bunları hayatımızda uygulamaya gayret etmektir. Çünkü Allah’ın sevgisine, hoşnutluğuna ve bağışlamasına ermenin yolu, “güzel ahlakı tamamlamak için gönderilen” peygamberine uymak ve onun ahlakıyla ahlaklanmaktan geçmektedir.

Bu bakımdan Hz. Peygamber’i anmak, O’nun getirdiği ilahi mesajı anlayıp örnek edinmek ve hayatımıza ışık tutan bir meşale yapabilmek çabası akla gelmelidir.

Diğer bir ifade ile doğumunu vesile edinerek Hz. Peygamber’in, insanlığın huzur ve mutluluğu için yaptığı çağrıyı güncelleştirerek hayatımıza yansıtmalı, O’nun ahlakını ve yaşayışını davranışlarımızın temeli ve rehberi haline getirmeliyiz. Zira efendimiz hayatın her alanında bize örnek olan ve örnek alınması gereken bir rehberdir. Nitekim yüce Mevla Kur’an-ı Kerim’de bu hususta mealen şöyle buyurmaktadır: “Andolsun, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Resulü’nde güzel bir örnek vardır.”

Bu vesile ile Mevlid Kandilinin bütün insanlığa sevgi, rahmet, huzur ve barış getirmesini, yüce Mevla’dan diliyorum.


M. Zeki Uyanık, 02.02.12, Adana




Perşembe, 02 Şubat 2012 10:59 tarihinde güncellendi
 


Sayfa 1 - 68