Hırsın hadisede yansıyan şaşkınlık cehaleti

Çıkar hırsı insanı kör eder. Hak düşmanlığı, haset ve kinle beslenirse cehalet ve şaşkınlığın zulmü doğar. Zalim, çıkarını hak bilir; milletin hak ve hukukuna, "Çobanın reyiyle benimki bir mi?" diye kördür. Akıl almaz zulüm, Firavunluk, Nemrutluk, Ebu Cehil'lik böyle doğar.
CHP'li iki bayan milletvekili, "Öğrenciler, imtihanda eşit bilgiyle eşit hak olursa, bizim kızlar açıkta kalır" diye kaygılanıp, Danıştay'a dava açmış. Millet de bunları, milletin hak ve hukukumu korusun diye seçmiş.
"İkna odaları" gibi zulümlerle on binlerce kız öğrencinin hayat yoluna mayın döşeyen Fatma Nur Serter, genel lise öğrencisinin tek şansı üniversite sınavını kazanmak. Katsayı uygulaması kalkarsa bunlar mağdur olur. Gerekçe: "Meslek lisesi öğrencileri var. Çeşitli avantaja sahip. Lise mezunun tek şansı bu imtihanı kazanmak" diyor. Yani genç başka iş yapabilecek ehliyette ise, okuyarak, kendini geliştirerek, millete daha iyi hizmet üretmesine imkan verilmemeli, önü kesilmeli. Öyle mi?
Madem çeşitli avantajı var, sizin kız da meslek okuluna gitsin demek, bunların ne demek istediğini anlamamak olur. İstenen, milyonlarca gencin ufkunu kapatmaktır. Adil yarıştan korkuyorlar. "Korkunun ölüme yararı yok" zararı var.
İnsan hakkı: Herkes okumak ve kendini geliştirmek hakkına sahiptir. Serter ne demek istiyor? Meslek liselilerin bilgi ve yetenekleri ne olursa olsun; milletin ihtiyaç duyduğu deha da olsa okuyamasın. Herkes okumaya kalkar, adil yarış olursa bizimkiler kazanamaz.
Diğer CHP Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz ne demiş? Serter'in hiç olmazsa bir gerekçesi var. Başörtüsü zulmünden, "ikna odaları"ından tecrübeli. Tutmasa da gerekçe lazım. Fransa Masonları, ikna odalarını da ciddi ve yeterli görmemiş olmalı ki, "Halkın %80'i istese de başörtüsüne izin vermeyin" emrini gerekçe yapmıştı.
Fakat Dilek Hanım, basın toplantısında, Anadolu Lisesi 10. Sınıf öğrencisi kızı Göksen'in diğer çocuklar gibi, "Yaz-boz tahtasına" dönen eğitim sisteminden mağdur olduğunu anlatmış. Yani mağduriyet sebebi "sistem istikrarsızlığı" diyor. Yaptığı ne? Milyonlarca genç, bilgi ve ehliyetini imtihanla ispatlamasına rağmen, "Bilgi olarak kazandınız. Bizim hesapta kaybettiniz. Yoksa bizim kızlar kazanamaz, mağdur olur. On binlerce kız öğrenciyi benzer zulümlerle okullarından attık. Yurtdışında, yad ellerde başarı destanları yazdılar ama dediğimizi yaparız" der gibi bir şey.
Sayın Dilek, gerekçe diye mi niçinse, meslek liselilerin üniversite hakkını sınırlamaya özel bir basın toplantısında, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın çocuklara umre organizasyonuna çatıyor ve "Laik ve çağdaş eğitimden uzaklaşılıyor" diyor
Bir kere, Diyanet'in umre ziyareti ile, meslek lisesi mezunu gençlerin kazandığı imtihan notunun gaspı arasında mantık bağı kurmak, mantıkla mümkün değildir. Kaldı ki gençlik arasında parya türü böyle bir ayrım, gençliği, okulları, adaleti, milli bütünlüğü bölücü bir fitne ve Türk sanayisinin ufkuna kara bir zulüm perdesi çekmeye varan mantık dışı bir şaşkınlıktır.
İkincisi: Laik ve çağdaş eğitim. Lise öğrencisiyle aynı imtihana giren meslek lisesi öğrencisi kazandığı nota göre hak edinirse, laiklik ve çağdaş eğitimin neresine ne zarar gelirmiş? İmtihanla hak edilen notun, hesap oyunlarıyla gasp edilmesi midir laik ve çağdaş eğitim? Kabiliyetlerin önünün açılması, Türkiye'nin önünün açılmasıdır.
Üçüncüsü, siyasi karar diye, siyaset mi, herkesin aldığı notla hak kazanması mı karalanmak isteniyor? Ayıplanması gereken çirkin politika, orta tahsil gençliğinin, üniversite hakkı olan ve olmayanlar diye; okuma hakkı olan kızlar ve olmayan kızlar diye ayrıma tabi tutulması zulmüdür. Bundan daha kötüsü de, kamplaştırma felaket tohumunu ekenlerin yaptığı iş ve neticesinin farkına varamamasıdır.
Hasan Aksay - Yeni Akit
Salı, 24 Ocak 2012 17:00 tarihinde güncellendi
Siyaset ve tutukluluk süreci

Batı'nın Sarkozy'leri, Silivri'de ki tutukluluk sürecini kaşımak istiyor. İlgi ve destek için sipariş mi aldılar? Sipariş olsa da olmasa da, bu iş Batı'daki derin Sarkozy yapılanmasının asli görevidir.
Ermeni soykırım projesi de Ermeniler'den ziyade derin bir Batı mühendisliğidir. PKK'nın beslenme ve korunmasında aynı durum yaşanmıyor mu? Başörtüsü zulmünün devamı için Fransız masonları toplanıp Türk biraderlerine, "Halkın %80'i istese de başörtüsüne izin vermeyin" talimatı niçindi?
Derin yapıların, İslam dünyasında tatbike koyduğu projeler o derece vahşet doğurdu ki, eşsiz bir ibret pazarı doğdu, Dünya'da aldanacak kimse kalmadı. Tetikçileri dahi ya görevinden nefret eder hale geldi veya binlerce mil uzaklardan gelip şehit ettiği vatan evlatlarının cesedine işkence yapan insanlık dışı, hayvandan aşağı bir hale geldiler. Derin yapıların hukuk tanımazlığı, insani yüceliğe arız olan, vicdan ölümü doğuran bir veba mikrobu gibi dünyaya yayıldı.
Sayın Merve Kavakçı'nın değil tutukluluk hali, hiçbir suç isnadı bulunmadığı halde, Meclis sıralarında milletvekili olarak oturan Kavakçı'ya, "Bu kadına haddini bildirin!" diye yüce TBMM içinde linç girişimine kalkışarak yemin ettirmeyen ve susan dünya, şimdi hep birden, "Tutukluluk süreci uzun" diye yargıya linç istiyor.
Guantanamo, Ebu Gureyb ve dünyaya yayılmış CİA işkence merkezlerinde on binlerce Müslüman için iddianame dahi tanzim edilmediği halde bu derin Batı'dan yıllardır tek itiraz gelmezken, adaletin işlemesine dayanılmıyor.
Başörtüsü zulmünü devam ettirmek için, "milleti de demokrasiyi de tanımayın" diyenler, bir kere olsun adaletten ve haktan yana da tavır koysalar ya.
Evet herkesin dileği tutukluluk süresinin uzamamasıdır. Ama bu süre, adalet kurumu kararları içinde bir bütündür. Olaya ve duruma göre hakim takdiri mutlak zarurettir.
Kanunla olmaz. Kanun, yargıcın tutuklama süreci yetkisini kaldırırsa, yargılama yetkilerini artırma zarureti doğar ki yanlış olur, öyleki:
Yargılama usulü medya destekli güçlüye, AİHM güvencesiyle, "savunma diye" günlerce nutuk çekme imkanı veriyor. Hakim defalarca reddediliyor. Tutukluyken bunlar oluyor. Tutuksuz olursa bazı güçlülerin davası hiç bitmez.
Özellikle darbe gibi büyük ve derin organizasyona dayalı, birçok güçlünün çıkar ve istikbal olarak gördüğü, brifinglerini ayakta alkışladığı, yakınlık kazanmak için aradığı, bulduğu-bulaştığı kimselerin davası nasıl biter?
Siyaset, değişen dünyada geri kalmamayı, değişip gelişmeyi gerektirdiği gibi, değişmez değerleri de kaybetmemeyi zaruri kılar. Adalet, insani yüceliği sağlayan, iman, ahlak, erdem, haya gibi değişmez değerlerdendir. Materyalist düşünce, çıkar dışında değer ölçüsü bulamaz. Değişmez değeri yoktur.
Çünkü çıkarlarına göre değişir. AİHM, Cumartesi günü imtihana girmeyen Yahudi öğrenci için üniversitenin özel imtihan heyeti kurarak sene kaybetmemesine karar veriyor, başörtüsü nedeniyle okullarından atılan binlerce Müslüman kız öğrenci için hak tanımıyor.
Batı'nın insan hakkı mahkemesi bu, kendilerine okumak temel hak, Müslüman'a yok. Değişmez, "Hak" ve "Batıl" kavramları yok zihinlerinde.
Onun içindir ki Batı demokrasileri adalet konuşup, zulüm batağında boğuluyor.
Batı'nın zirve gücü Amerika Başkanı Bush, "Benden değilsen düşmanımsın" diyecek kadar özgürlükle zıtlaşmadı mı! Sarkozy, Fransız parlamentosuna emirle tarih yazdırmakla ne yapıyor?
Ahlakın temeli dindir. Din özgürlüğünü sözde taahhüt eden Avrupa Birliği, dinin en çirkin gördüğü cinsel sapıklıklardan, toplumun erdem ve haya değerlerine kadar tüm insani yücelikleri "Birey özgürlüğü" bahanesiyle, birliğin bütün devletlerince kabul edilmesini şart haline getirmekle başta vaat ettiği din özgürlüğünü kökünden imha etmiyor mu?
Atasözü, "İyiyi yaşamak için bin gün çalışmak az, kötü için bir saat fazla" diyor. Bir veremli yüz kişiyi hastalandırıyor. Bir ruh sapığı, toplumda veba gibi salgın doğuruyor. Batı birey özgürlüğü diye toplumu çökertiyor. Çöken Batı yolunu, özgürlük yolu zannıyla tabulaştırmak, benzer tezatlar içinde bocalamaktan başka netice vermez. İnsanlık için, ahlaki temeller üzerinde yeni bir dünya gerek.
Hasan Aksay - Yeni Akit
Cuma, 20 Ocak 2012 20:18 tarihinde güncellendi
|
Meclis anayasa için çalışırken

“Mülkün esası adalettir.” Ne var ki adalet, kurallarla bitmiyor. Ahlak ve erdemli insan istiyor. Ahlaki değerlerin yaşayamadığı atmosferde, insanlık da, adalet de olmuyor. Kanunların zulmü doğuyor. Kanun; karar sahibi ve icranın zulümleri kurumlaşıyor.
Felaket çoktur ama hiçbir felaket, ahlakın, insanlığın kaybı kadar büyük yıkım doğurmaz. O halde yeni anayasada ilk iş, ahlaki tahribatı önleyici tedbirlere yönelmektir. Bunun için yozlaşma değil, insani yücelik, ahlak; inançsızlık değil, inanç; dinsizlik değil din esas alınmalıdır. Zerre miktarı hayır yapan, onun karşılığını; şer işleyen de onun karşılığını görecek şekilde dengeler kurulmalıdır. Takdirle başbakan idam edilmemeli. Adam öldüren ölümü görmelidir.
İkinci mesele, terazi ve gram tam olmalı: “A”dan “Z”ye hiçbir hüküm, 1) eskimiş; 2) bünyeye yabancı; 3) zulüm doğurmamalı. Üç örnek:
1) Sistem çarpıtılmamalı. Millet iradesi, adaletsiz bir temele oturmaktadır. Demokratik siyasetin temeli partilerdir. Temeldeki çarpıklık, zulmü devamlı kılar. Siyasi parti ticaret yapamaz. Büfe dahi açamaz.
CHP, iştirakleriyle on binlerce insana iş ve kredi umudu veren dev bir banka sahibidir.
Kılıçdaroğlu’na maaş verir, baro başkanını avukat yapar. Muhalefette dahi imtiyaz dağıtan bir parti, imtiyaz arayanlar için bulunmaz kapıdır.
Bir hatıra: Milli Nizam Partisi kapatıldı. Şahsi telefonum partideydi. Hazine el koydu. Borcunu bana ödettiler, makinesini dahi vermediler.
1980 darbesi, bütün partileri kapattı. CHP’liler dağıldı. DSP, SHP gibi çeşitli parti oldu. En büyüğü DSP; CHP ismini almadı. Ama bankayı alan CHP’nin oldu. Nasıl oldu? Kim verdi? Derin mi?
CHP gibi süper imtiyazlı değil, imtiyazlı bir parti dahi olmamalı.
2) Ticarette adaletsizlik sömürü ve kast rejimi doğurur. Millete engeldir. Sosyal hayatı hukuk dışına iter. Rüşvet ve her türlü yağmacılık meşruiyet kazanır.
Üçüncü mesele, doğru şahitlik:
Anayasanın ana gayesi adaleti sağlamaktır. Yalancı şahit, kasıtlı bilirkişi ile adalet olmaz. Cemiyetlerinin emir ve yasaklarını uygulamak zorunda oldukları bilinen evrensel gizli cemiyet mensupları da dahil şahitlik ve gazetecilik gibi konularda, bir kısım tedbirler oluşturmayı amir anayasaya hükümler konması, adaletin temellerinden olan şahitlik ve doğru haberi sağlamakta önemli bir imkan olacaktır.
Hasan Aksay - Yeni Akit
Salı, 18 Ekim 2011 17:59 tarihinde güncellendi
Diyanet İşleri Başkanlığı etkinliği...

Ömer’leri Hazreti Ömer yapan; adalete taç eden; Kureyş cahiliyetinden, aynı nesille, “Asr-ı Saadet” doğuran bu Kur’an-ı Kerim’dir. Toplumların karanlık yılları olur. Böyle zamanlarda ibret tahsil edilir. İslam tahsil edilse, acı ibretlere gerek kalmaz, karanlık da, terör de doğmaz.
Camiler Haftası geçti. Haftalar, yıllar, asırlar geçer. Cami ışıklarının aydınlığı devam eder. Bu yıl konu, “Çocuk ve kadınların cami ile ilgisi” ve “Din hizmetlerinde gönüllülük” idi. İnşallah, ilgi ve gayretlerin de ışığı sönmez. Allah Resulü, Medine’ye girişte, henüz yolda. Evi yok. İlk işi cami yapmak. Cami, baş iş, ev, okul, mabet ve medeniyet merkezi. Kabe’de buluşan milyonların çizdiği sembol, insanlığın kardeşliği. Yunus’a, “Ballar balını buldum” dedirten İslam. Ve haset-kin diyarının, kalabalıklar içinde yalnızları. İslam dünyasının zenginlik ve alın terlerinin sömürgecileri, diğer taraftan da İslamofobi fitneleriyle Müslümanlara karanlık dönemler yaşattılar. Camilere, cenaze namazı dışındaki asli fonksiyonları birçok ülkede yasaklanıp kaybettirildi. Rusya’nın eski başşehri Leningrad’da, Abdülhamit Hanın katkısıyla yapılmış iki minareli güzel bir cami var. Komünistlikte askerler, depo ve ahır olarak kullanmış. 1950’lerde boşaltılmış. Şimdi Müslümanlara verilmiş. Namaz kılınıyordu on yıl önce ama haraptı. Demem o ki, bu durum birçok ülke ve İslam diyarında yaşandı. Kartel medyası ve derin güçler hâlâ yaşatmaya çalışıyor. “Müftü keçi çaldı” iftirasından Fadime senaryolarına kadar. Kökleşen bu zulümleri, dikkat, bilgi ve gayretle kaldırmak gerek. Tutsak gayreti meyvesizdir. Özgür cami şart. Statükonun doğurduğu katılaşma, cami derneklerini, cami giderleri kafesine hapsetmiştir. Kur’an ahlakı dinamizmin ruhudur. Bu dernekler, hizmet bekleyen değil, hizmet üreten aksiyon insanları yetiştirmelidir.
Din hizmetinde gönüllülüğün devamlı ve yaygın hale gelebilmesi için: Cami derneklerine, yardımcı faaliyet birimleri kurulmalıdır. Kadınlar; çocuklar; öğrenciler; gençler; iş adamları; akil kişiler gibi ne kurulabilirse. Cemaat, iş içinde yetişmeli, hizmet üretmelidir. Kur’an kursuna gelen kadın, kız ve gençler, birer platform oluşturup, derneğin desteğiyle hizmet yarışına çıkabilirler. Dinimiz, hizmet bekleyen değil, hizmet üreten olmamızı istiyor. Cami dernekleri, bölgesel federasyonlar kurarak dayanışma ve hizmetlerini güçlendirmeli; Diyanet müfettişlerimiz artırılıp yardımcı ve öncü olmalıdır. Eski bürokraside kaymakam, bayramda varsa araba üzerinden, yoksa yaya halkı ve öğrenci takımlarını selamlayan; makamda oturmaktan yorulan büyük bir kimse olarak bilinirdi. Şimdi her işe yetişen, halkın içinde, sevilen, sayılan, hizmet üreten bir lider.
Diyanet teşkilatımız, cami derneklerini aktif hale getirebilirse, eğitim ve hizmette milletimizin çok büyük bir dinamizm yakalayacağında hiç şüphe yoktur.
“İki gününü denk” kılmama gayretiyle çalışan başkanımız Sayın Mehmet Görmez ve Diyanet’in değerli kadrolarına teşekkür eder, Allah’tan üstün ve kesintisiz başarılar niyaz ederim.
Hasan Aksay - Yeni Akit
Salı, 11 Ekim 2011 21:57 tarihinde güncellendi
|