Son Dakika :

İnsanlığa ve çağlara müjde!..

Salı, 21 Haziran 2011 22:46 Mehmet Yürekli
Yazdır PDF



“Şu dünya hayatında sahip olup olabileceğimiz en büyük müjde, Allah’ın varlığıdır. İnsanların birbirlerine taşıyabilecekleri en büyük müjde budur. Hatta denilebilir ki, tek müjde budur.” S. Karakoç

Allah bütün âlemi bir takım sebeplerle birbirine bağladı. Bizimle kendi zatı arasında bir münasebet, bir rabıta yarattı. Esmayı ilâhiye sini üzerimize tecelli buyurdu. Her birerlerinin tecelliyatı muktezasıyla amel ettirdi.

 

Bütün varlıklar, tek mutlak varlık olan Allah’ın vücudunu bize tanıtmak içindir. Bir Hadîsi Kutsîde; “Ben bir gizli hazineydim. Bilinmeği diledim. Muhabbetimden halkı halk ettim.”buyurduğu gibi, “Nefsini bilen Rabbisini bilir,” buyurmaktadır ki, bu hadisi şerifler bize tek ve mutlak varlık olan Allahü Teala’nın vücudunu tanıtmaktadır.

 

Zaman, mekân ve âlem yokken Allah vardı. Tek var ve bir olan o mutlak varlık mevcuttu. Fakat o güzelliği görecek göz, ona meyledecek bir gönül yoktu. O mutlak varlık olan güzel, kendini bildirmeği murat edince, muhabbetinden halkı halk etti.  Hep akisler ondan bir nişane oldu. Allah’ı tanımak için bizim gözlerimiz, geçici varlığımız, bu mutlak varlığı tanımak, bilmek için, hayal bir varlık oldu.

 

Bu hayal varlığın yaratılmasında gaye; o mutlak varlığı tanımak, bilmek, sevmekti.

 

Allah’a en yakın varlık olan insan, hak ile olan bağlılık, sevgisiyle onun bu aynadaki tecellisini okuyup sevmekle maksuduna erebilir.

 

Aynada kendi hayalini gören bir insan gibi Allahü Teâlâ kendi varlığını, kendi yarattığı, bütün tecelliyatın menbaı kıldığı insanda gördü. Bu suretle Allahü Teâlâ insanda, kendini görecek gözler, kendini sevecek gönüller yarattı. İnsan da gözü ile âleme ibretle baktıkça, onun birliğini, kudretini, azametini görerek ona hayran oldu.

 

“verabbü abd, el-abdü Rab” kelamına ehli zahirin hücumu, itirazları, onu anlayamamaktan gelmiştir. Hiçbir zaman abd, Rab, Rab de abd olmaz. İki mütekabil zıt şeyin hayal bir şeyde zuhuru mümkün değildir.

Rab, yarattığı mahlûkatı büyüten, besleyen, terbiye eden, kemâlâta erdiren, zatında, ef’âlinde, ahkâmında, harekâtında hiçbir şeye muhtaç olmayan bir zât-ı ezeldir; ezeli, ebedi bir varlıktır…

 

Abd, her şeye muhtaç, önü, sonu olan hayal bir yaratılıştır. Abd ibadetle, Rab rubiyetle mükelleftir. Bu suretle ikisinin içtimai mümkün değidir… (Muhyiddini Arabi)

 

Bu hayal bir varlık olan insan, bütün tecelliyat-ı ilahiyenin menbaıdır. Bu tecelliyatı okuyamayan, şüphesiz ki, ârif olup kendi benliğini ve alemin varlığını bilemeyeceğinden, Rabbisine ârif olamaz. Bu tecelliyat, zâhir, bâtın, her mertebede zuhur eder. Zahirde bir yüzde zuhur edip, diğer yüzde ona nâzır olur. Âşık, maşuk, talip, matlup bir varlığın muhtelif surette tecellileri olmakla cümlesi bir hakikatin tecellisinin zuhurudur.

 

İnsan kötülüğü kalbinden sildikçe, vahdete erdikçe, yalnız bir olan mutlak güzel varlığı, ebedi var olanı bütün güzelliğiyle görür. O zaman insan yetmiş iki millete bir gözle bakıp, kendi hayal olan varlığını, hakiki varlığın bir tecellisi addeder, kendi varlığından hakiki varlığa geçip, onu o suretle sever.

 

Evet. Hz. Ebû bekir’in (r.a) dediği gibi; “Nere baktımsa Allah’ı gördüm” sırrı zuhur eder, insan hayal varlıktan yokluğa ve akabinde hakiki varlığa, kesretten vahdete, zulmetten nura ermiş olur.

 

Bu suretle insan bu âleme geliş gidişindeki hikmete ermiş olur. Artık bu mertebede kâinatın yaratılmasına sebep olana muhabbetle vasıl olunabilir. İşte bu göze ehli irfan gözü derler ki, nereye baksa Hakkı görür, Hak ile olur, Hakkı Hak ile bilir, buna ehli irfan vahdeti vücut der.


İnsan niçin yaratıldı?

“vemâ halâktül cinne vel’inse illâ liya’büdûn”

“Biz insanları, cinleri, Allah’ı bilsinler diye yarattık.”

 

Sultan-ı Müfessirîn İbni Abbas ‘liya’büdûn’ kelamını ‘liya’rifûni’ şeklinde ayeti kerîmeyi tercüme etmektedir.

Ayette yalnız ins ve cin zikredilmesindeki hikmet bu ikisinden başka Allah lık iddia eden hiçbir mahlûk bulunmayışıdır. Ve yine Allah’ın gayrına ibadet eden, bu ikisinden başka hiçbir mahlûk yoktur. Ve yine halk üzerine kibir, azamet, gurur gösteren ins ve cinden başka bir şey olmadığıdır.

 

İnsan denilmesindeki hikmet…

“Aralarında münasebet olmayan insanlar birbiriyle ülfet, ünsiyet edemezler. Çünkü ülfet, ünsiyet insan için cem noktası ve nisbetidir. Hâlik ile insan nisbetinde ünsiyet ve ülfet Hâlikın insanı kendi sûreti üzere halk buyurmasıdır. Ancak bu nisbet dolayısıyla yalnız insan ülûhiyet davasında bulunmuştur. İnsandan gayrı hiçbir mahlûk ülûhiyet davasında bulunmamıştır.

 

Firavun a; ‘ene Rabbükümül’lâ’ yâni ben sizin en büyük rabbinizim, demiştir. Yine insandan başka hiçbir mahlûka malikiyet sıfatı verilmemiştir. Yine insandan başkasına ubudiyet ile muamele edilmemiştir. Bu adam felân adamın kölesidir, denile bildiğine göre, demek bir insan diğerinin kölesi olabiliyor. O adam onu isterse azat, isterse istihdam edebilir. Ve yine bir insan diğer bir insana vâris olabiliyor. Ve hatta Allah’ın vekili oluyor.

 

En sabırsız mahlûk olduğu halde her türlü hakayık ve esrarı nefsinde cem’e diyor.

 

Hiçbir mahluka müyesser olmayan, bütün esmayı ilahiye ve hilkate âlemin esas mercii olan hayat, kudret, irade ile insanı muttasıf ediyor. Böyle tesis edilen ülfet hasebiyle insanla Hâlikı arasında mütekabil muhabbetler, rabıtalar zuhura geliyor. Ülûhiyetten âri olan ubudiyet, ancak insanda ubudiyet korkusu olmayan rububiyet, ancak Allahü Teâlâda bulunması hasebiyle her iki taraf arasındaki nisbet ve ülfeti cem’etmiştir. “İnnellahe haleka âdeme alâ sûretihî” yani, Allah Âdem’i kendi suretinde halketti’nin manası bundan ibarettir. Yukarıda beyan edilen ünsiyet hâsıl ettiği için insana insan denilmiştir.” M Arabî Fütühât’ının 271. babında.

Bizi insan olarak yaratıp şekillendiren, nice nimetleri emrimize veren Rabbimiz, biz kullarına ‘Rab ve Kerim’ olduğunu hatırlatan, lütuf ve ihsanda bulunan yüce Allah, insanı hayatı boyunca her an yararlanmakta olduğu diğer bütün nimetler yanında, birçok bedensel ve zihnî meleklerle donatmıştır. İnsan, yaratılışındaki mükemmelliği, beden, akıl ve ruhi yapısındaki güzellik ve insicamı Rabbine borçludur.

 

“Ey insan! Seni yaratan, sonra şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?” (İnfitar, 82/6-8)

 

Bu ayetlerde Rabbimiz, insana mahiyetini, ne olduğunu ve ne yapması gerektiğini hatırlatmaktadır. Biz kulları Allah’ın verdiği bunca lütuf ve ihsana rağmen şeytana ve başka unsurlara aldanmasın. Aklını kullanarak varlık amacına uygun olarak yaşasın.

Müslüman, Allah’ın verdiği nimetlerin bütününü düşünerek Rabbine karşı gelmekten sakınmalı, bütün hâl ve davranışlarını O’na adamalı ve nimetin kadrini bilerek şükretmelidir.

 

“Hesap günün sahibi” olan Rabbimizin, terazisi o kadar hassastır ki, herkes ne işlediyse onu bulur. Kimseye zerre kadar haksızlık yapılmaz. O gün her şey adaletle çözüme kavuşturulur. Mükemmellikler sahibi olan Rabbimizi övmek, O’nu eksikliklerden uzak tutmak, O’na şükretmek hepimizin görevidir. O’na teşekkür ise O’na dua ve kulluk ile mümkündür. Kulluğun özü ise saygı ve içtenlikle, O’nun yasaklarından uzak durmak ve emirlerini yerine getirmektir.

 

“Allah, insanı kendine tapınsın diye yarattığını Kur’an da bize bildiriyor. Yaradılış sırrı bu noktada toplanıyor. İnsan Allah’a tapınırken, tapındığı için ve tapındığından ötürü insan olmakta, nebatlar, taş ve topraklar ve hayvanlardan ayrılmaktadır. İnsan, var oluşunun sırrına bu tapınma ile ermektedir…

 

İnsan, kendi nefsinin kölesi insanların önünde eğilmekle aşağılaşıyor. Oysa hiç kimsenin önünde eğilmeyip de Allah’ın önünde eğilen insan ne yücedir, ne güzeldir. Peygamberler, veliler gerçek inanmış kahramanlar ve bilginler sadece Allah’a eğildiler, kuvvetleri ellerinde taşıyan zalimlerin önünde değil. Bu yüzden onlar ne kadar öğülseler haklarıdır…” (S. Karakoç, Ruhun Dirilişi, s.79 )

 

Allah’a inanmanın müjdesi; zulme boyun eğmemek, puta tapmamak, firavunları, nemrutları yıkan, gizli hakikatleri açığa çıkaran, sırları kalplerden kalplere geçiren, zalimi en gururlu anında yerle bir eden, yoksulu en beklemedik anda umuda ve nimete boğan bir müjdedir.

 

Peygamberler insanlara Allah’ın müjdesini taşıyan elçilerdir. Onlar bize gönlün ve ruhun ulaşamayacağı bahada, müjdeleri getirdiler, Heybeleri cennet yüklü kutlu atlılardı onlar.

Sahabe, Okyanuslara kadar at sırtında bu muştuyu taşıdı.

Veliler, en karanlık cağlarda bile umutsuzluktan kavrulan insanlara Allah’a inanmanın, güvenmenin muştusunu verdiler.

İnsanlık böylece zaman zaman düştüğü umutsuzluk uçurumunun kıyısından sıyrılarak yeniden gerçek inancın aydınlığına kavuştu.

 

İnkârcılar, bu dünyanın da anlamından habersizdir, öteki dünyanın da.

Sevgiden yoksundur, acımadan, merhametten, umuttan mahrumdur, muştudan da, hakikat aşkından da.

Geçmişten bıkkın, gelecekten bezgin, şimdiki zamandan da yorgun.

Güvensizdir, korkuludur, korkunçtur.’

 

İslâm, insanlığa ve çağlara bir müjdedir.

 

Her şey O’ndan geldi ve O’na gidecek…

 

“Ey peygamber, sana ve seni izleyen müminlere Allah yeter.” ( Enfal, 64 )

 

‘Sadece Müslüman ol yeter. O tek başına seni, bütün ictimaî mezalim ile kızgın, coşkun ve açık bir mücadeleye sevk etmek yetecektir. Eğer böyle bir mücadeleyi yapamıyorsan kalbini yokla bak, belki imanının hakikatini anlamakta yanılmış olabilirsin. Yoksa ne için duruyorsun, seni düşmana karşı çıkmaktan alıkoyan nedir?

Sadece Müslüman ol yeter. O tek başına seni bütün sapıklıklar ile mertçe ve zayıfların gözünde kahredici görünen, onun boş kuvvetlerini umursamazcasına mücadeleye sevk etmeye kadirdir. Eğer böyle bir mücadeleyi yapamıyorsan kalbini yokla bak, belki imanın hakikatini anlamakta yanılmış olabilirsin. Yoksa ne için duruyorsun? Sapıklıklar ile mücadelede seni alı koyan nedir?.. ( Seyyid Kutub, İslami Ütütler, s. 38-39 )

 

“mende mecnun’dan füzun aşıklık istidadı var
aşık-ı sadık menem, mecnun’un ancak adı var.” Fuzuli

 

"bende mecnundan fazla, aşıklık eğilimi var"

"gerçek sadık aşık benim, mecnun'un sadece isim yapmış"

 

"Ne bilsin aşk işin pâk olmayanlar

Bitirmez şah-ı gül hâk olmayanlar" Şeyhî

(Aşk işini gönlü temiz olmayanlar bilemez, toprak olmayanlar gül bitiremez)

 

 

Ve Mevlana der ki: “ Sizler, Allah için yapacağınız her harekette öyle davranın ki, görenler sizi mecnun sansın. Sizin Allah’a karşı aşkınız, Mecnun’un Leyla’ya karşı aşkından aşağı olmamalı. Size ne oluyor ki, Allah’a bağlılıkta ve O’nun uğrunda cihad etmekte Mecnun’la kıyaslanıyorsunuz. Siz, Allah için öyle hareket edin ki, Mecnun bile sizin bu aşkınıza hayran olsun.”

 

Bir İslam arifine:

_Sen, ashabı görme şerefine erdin. Bize o mübareklerden bahset, onların halini anlat, diye talepte bulundular.

 

O büyük arif:

_Evet, onları size anlatayım, amma çok kısa bir şekilde. Siz, onları görmüş olsaydınız muhakkak ki ‘deli’ derdiniz. Onlar, sizin bu halinizi görseydi ‘müslüman’ demezdi. İşte onlar ve ‘siz’ diye cevap vermişti.

 

Evet. Büyük cihad nefsimizle, küçük cihad küfür iledir.

Cihad devamlıdır. Onun çağı ve zamanı yoktur. Nerede İslam ve küfür çatışması varsa orada cihad vardır. Bu çatışma ne bitmiştir ne de bitecektir.

 

“Şu halde cihad, gelip geçici bir hadise değil, devamlı sürüp giden bir emirdir. Yeryüzünde hak ile batılın devamlı birlikte yaşamaması için konulmuş sürekli bir emirdir. Ve ne zaman ki, İslam, Allah’ın âlemlerin Rabbi olduğunu ilan etmek ve insanları insanlara kulluktan kurtararak bir tek Allah’a kul etmek için harekete geçerse, o zaman yeryüzünde Allah’ın saltanatını gasbetmiş olanlar onun üzerine hücum ederler ve hiçbir zaman onunla barış içinde yaşamaya rıza göstermezler. Tabii olarak o zaman İslam da harekete geçecek ve yeryüzünün saltanatını gerçek sahibinden gasbedenlerin elinden alacak ve hakiki sahibine tevdi edecektir. Ve din tamamıyla yalnız Allah’ın için oluncaya kadar bu dinmeyen savaş sürüp gidecektir.” ( S. Kutub, Fizılâl-il Kur’an Ter., c. 6, s. 404 )

 

İman eden kişi, herhangi bir meselede aklına değil, İslam’ın emir ve nehilerine tabii olmalıdır. Allaha ve emirlerine itaat hususunda kişi aklını ön plana çıkarmamalıdır. Yani gönlünü aklın üstünde tutmalıdır. Yunus’un  tabiriyle; gönül, Çalab’ın yani Allah’ın tahtıdır. Yani gönülü Allah sevgisi ve Allah düşüncesi doldurmalıdır. Arifler aklı ikiye ayırmışlardır:

1.Akl-ı maâş (dünya işleriyle ilgili)

2.Akl-ı maâd (ahiret işleriyle ilgili)

 

Her iki aklıda bir akıl haline yalnız Allah için olan akıl haline getirmeliyiz. O zaman İslam’ı yaşamak hususunda en ideal düşünceye sahip olmuş oluruz.

 

Mevlana: Dile, kulaktan başka müşteri yoktur.

Dilin söylediklerini ancak kulak duyar. Dilin sattıklarını kulak alır. Kulağı sağlam olanlar ancak dilin söylediklerini kavrayabilir. Sağırlara göre dil de yoktur. “Onlar sağırlar” hitabının muhataplarının kulaklarına ilahi mühür vurulmuştur. Onlar ne hak ve hakikati duyabilirler nede idrak edebilirler.

 

Dile ancak kulak talip olduğu gibi, Allah için olan aklada ancak her iki dünya aklını terk eden ve yalnız Allah için olan aklı tercih eden talip olur, elde eder, onunla sırdaş kesilir. Gaye, Allah’ın yakınlığını, rızasını ve sevgisini kazanmaktır. Cennet ve içindeki nimetler bu kazançtan dolayı salih kullara verilen mukafaatlardır.

 

İşte Müslümanlar birbirlerinin dostu ve velisi olduğu gibi, Allah’ta Müslümanların velisidir… Allah’ın nizamını yani İslam’ı kabul etmeyenler Müslümanların dostu olamaz. Kabul etmek sözde değil özdedir.

 

Örnek mi istiyorsunuz? İşte Suriye, Irak, Filistin, Yemen, Mısır, Afganistan ve tüm müslüman milletler…

Daha bir sürü ülkede Müslümanlara, yalnız Müslüman oldukları ve islam yaşamak için şiddetli katliamlar uygulanıyor, savaş açıyorlar. Yapanlar kim? Dışta emperyalistler, içte ise ; “bizde müslümanız ”diyen münafıklar…

 

Eğer biz çağımızda halkı Müslüman olan ve sözde İslam ülkelerinin kimlerle iş birliği yaptığı, kimlerle dost olduğunu bilmeyen, duymayan hemen hemen yok gibidir. Köylüsünden şehirlisine herkes biliyor ki, bu sözde İslam ülkeleri emperyalist müstekbirleri dost edinmiş ve onlarla iş birliği içindedirler. Batılılaşma, modernleşme, çağdaşlaşma ismi altında endi öz değerlerinden kopmuş, Batı’nın uydusu haline gelmişlerdir. Dünya’nın en korkunç tuzağına yakalanmışlardır: Küfrü taklit etmek bu korkunç tuzağa düşen Müslüman topluluklar, yavaş yavaş İslam’dan kopmuş ve Kur-an’a yaklaşmışlardır. Artık Kur'an'a ve sünnete göre yaşamayı bırakmış bir Hristiyan ve Yahudi gibi yaşamaya başlamışlardır. Onlar gibi düşünüyor, onlar gibi inanıyor ve onlar gibi hareket ediyorlar. Yani, inandıkları gibi yaşamayınca, yaşadıkları gibi inanmaya başladılar.

 

“Allah iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğuttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar.”  (Bakara, 257)

 

Evet. 100 yıllık sömürü sistemi arıza yapmaya başlamış olup bölgede sistem tadilatı var. Böylece Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinin sömürü haritası tekrar dizayn ediliyor…

 

“- Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğruya iletmez. (Maide, 51)

 

Şuna kesinlikle inanıyoruz ki, Müslümanlar İslam’a dönmedikçe, temel ölçü olarak Kur’an ve sünneti kabul etmedikleri müddetçe kurtuluşa eremezler. İnşallah bütün insanlık belki yarın belki de yarından da yakın İslam’ın nuruyla aydınlanacak ve saadete erecektir…

 

Allah’ın va’di gerçekleşecektir:

“Allah’ın yardımı ve fetih (Mekke fethi) geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tespihte bulun ve O’ndan bağışlama dile. Çünkü O tövbeleri çok kabul edendir.” (Nasr, 1,2,3)

 

Ve gönül dilimizde:

“Ömrümce Kur'an'ın kuludur özüm,
Şeçkin Muhammed'in yoluna tozum,
Kim benden nakletse bundan başka söz,
Onunla, O sözden çevirdim yüzüm.”  (Hz.Mevlana)

idraki olmalıdır...


Mehmet Yürekli, 21.06.11, Adana

 


Yeni Haberler:
Eski Haberler:

Perşembe, 23 Haziran 2011 20:52 tarihinde güncellendi