İslâm Birliği Ve Sezai Karakoç’un Dili

Kelimenin gerçek anlamında Müslüman bir aydın olan Sezai Karakoç, bize, yazılarında ve şiirlerinde ait olduğu kültür ve medeniyet havzasını kuvvetli bir şekilde hissettirir.

Buna ”iç dil”, ya da bir aydının gerçek dili diyebiliriz. Bu dili oluşturan neden, aydının doğal bir şekilde kendi medeniyetinin farkında olarak oluşturduğu zengin iç dünyadır. Bu dünya, ait olunan medeniyetin farkında olmaktan kaynaklandığı için, onun rengini ve kokusunu taşır. Böyle bir dilin en önemli ve başta gelen örneklerinden biri Sezai Karakoç’ta tezahür eder. Biz burada, onun bir yazısından yola çıkarak, bu dilin nasıl oluştuğunu[1] göstermeye çalışacağız.

Örnek olarak ele alacağımız yazı, Sezai Karakoç’un nispeten erken yazılarından biri olan ve Diriliş Neslinin Amentüsü başlıklı kitabında yer alan kısa bir yazıdır. Bu yazı aynı zamanda, Sezai Karakoç’un dilini erken zamanda oluşturduğunu göstermesi bakımından da dikkate değerdir.

Yazının başlangıç cümlesi, yazarının doğrudan güçlü bir medeniyet algısına işaret eder: “Müslümanlar, coğrafyalarını, tarihlerini birleştirme, bu yolla da tek bir kültüre erme zorundadırlar.” Dikkat edilirse burada “birlik” için çizilen sınır, dar ve yerel bir sınır değildir. Çoğul olarak kullanılan “müslümanlar” kelimesi, yeryüzündeki bütün Müslümanları ifade etmektedir. Bu anlamı “coğrafyalarını” ve “tarihlerini” gibi, bizde zenginlik ve genişlik duyguları uyandıran ve İslâm’ın evrenselliğini akla getiren çoğul kelimeler daha da pekiştirmektedir. Böylece “birleştirme”, büyük bir derinliğe kavuşuyor. Herkesin, her fırsatta kullandığı hamasi bir kelime olmaktan çıkarak önemli bir içerik kazanıyor. Sezai Karakoç’un dili daha ilk cümleyle bizi İslam’ın o geniş evrenine çekmiş oluyor.

Bu giriş cümlesinden sonra, gerçek İslâm aydınları olan fıkıh bilginlerinin dilini hatırlatan bir cümle ile karşılaşıyoruz: “İslâm uygarlığının yeniden dirilişine katkıda bulunma, gücü ölçüsünde, her Müslümanın borcudur.“ Burada özellikle “gücü ölçüsünde” deyimi, bu aydın dilini bize ulaştırıyor, “her Müslümanın borcudur” ibaresi de onu güçlendiriyor. Bu belirleyici yargının hangi amaçla verildiği, cümlenin başında yer alıyor: “İslâm uygarlığının yeniden dirilişine katkıda bulunma”. Bu yeniden diriliş asıl anlamını bütünlükte, bütün Müslümanların katılımında buluyor.

Ardından İslâm uygarlığının yeniden dirilişinin bağlı olduğu şart cümlesi geliyor: “Birlik İdeali”. Yani, eğer İslâm uygarlığının yeniden dirilişine katkıda bulunmak her Müslümanın borcuysa, bu katkının verileceği alan nedir? Karakoç bu alanı “Birlik İdeali” olarak belirledikten sonra, bunun taşıdığı önemi “her gencin gönlüne silinmez bir biçimde yerleşecektir” cümlesiyle gösteriyor. Arkasından bu önem “hayat memat meselesidir” denilerek çok daha üst boyutlara taşınıyor. Bu, her zaman böyleydi, ama günümüzde ne kadar önem taşıdığı herhangi bir ispata gerek kalmayacak şekilde ortadadır. Özellikle ölüm kalım meselesi olan şeyin “Müslümanların politik birliğe doğru koşmaları” olarak belirlenmesi çok önemli. Çünkü istenen birliğin gerçekleşmesi ancak bu politik birlikle mümkün.

Dikkat edilirse Karakoç, spekülatif bir birlik düşüncesinden söz etmiyor. O, birliğin niçin gerektiği ve sonra da nasıl gerçekleşeceği üzerinde durarak onu somutlaştırıyor. Birliğin şartlarından bir kısmı zaten kendiliğinden oluşmuş durumda. Örneği “Bir birlik için coğrafi durum çok müsaittir. İslâm ülkeleri birbirine bitişik, birbirine yapışık durumdadır. Afrika’nın bir ucundan Filipin adalarına kadar kesiksiz bir şekilde uzamaktadır Özülke.” Bu coğrafi uygunluk aynı zamanda ekonomik uygunluğu da birlikte sağlamaktadır. İslâm ülkelerinin ortak bir alanda kuracakları çok önemli ekonomik yapılar bulunmaktadır. Bunların oluşturulmasının önünde “Birlik İdeali”nin gerçekleşmemesinden, ya da birlik için gerekli irade eksikliğinden başka engel yoktur. Evet, Müslümanlar ülke sınırlarıyla birbirinden ayrılmış görünüyor. Bu sınırların çizilmesi, aynı zamanda Müslümanlar arasına inanç ve gönül sınırları koymak düşüncesine dayanmaktadır. Çizenlerin bu niyeti gerçekleşmiştir de. Oysa “Aradaki sınırlar, bölünüşler politiktir.” Bu politik bölünüş, kendisini çizilmiş sınırlarla diğer Müslüman kardeşlerinden ayrıldığını ve onlarsız varlığını devam ettireceğini sanan her devlet için âdeta kendisini dışarıya kapatan bir hapishane olmuştur.  Karakoç bu sınırlar içine hapsolan Müslümanlara gerçeği hatırlatıyor: “Merkezi, çekirdeği, Ortadoğu dedikleri bölge olmak üzere, Tek Ülke ideali, diriliş erlerinin toprak, yurt ülkülerinin ifadesi olmaktadır. İslâm terminolojisinde Dârü’l-İslâm olan bu ifadeyi, biz Özülke kelimesiyle belirliyoruz.”

Karakoç’un “Tek Ülke ideali” ve kendisinin “Özülke” olarak belirlediği “Darü’l-İslâm”, tarihsel bir gerçektir. Müslümanlar, İslâm’ın ilk ortaya çıktığı tarihten Osmanlı devletinin yıkılış tarihi olan 1918’e kadar hep kendi özülkelerinde birlik içinde yaşadılar. Toplumun aydınları (başta fıkıh bilginleri), İslâm’ın temel kaynaklarına bağlı olarak çıkardıkları hükümlerle bu birliğin sağlanması ve önemi üzerinde durdular. Örneği, İslâm birliğini zedeleyeceği gerekçesiyle aynı zamanda iki Müslüman ülkenin bulunamayacağı konusunda söz birliği içindedirler.

Bu Özülke, günümüzde Müslüman ülkeler arasında çizilmiş mevcut sınırlar varken de bütün ihtişamı ile gerçekleştirilebilir. Bugün bu sınırlar içinde parçalanmışlığın resmi olarak görünen durum, zenginliğin resmine dönüştürülebilir. Bu, Müslümanlar arasındaki iç birliğin sağlanmasıyla mümkündür. Bu birliğin sağlanması ise asla hayal değildir. Çünkü bu birlik geçmişte yaşanmış, hatta Müslümanların en belirleyici özelliği olmuştur. Buna “Tarih Birliği” diyen Karakoç, bu birliğin halen var olduğunu, tekrar hayata geçirilebileceğini söylemektedir. “Geçmişte büyük İslâm devletlerinin kurulmuş bulunma”sı bu birlik sayesinde olmuştur. Bu dil bize, biraz önce ifade ettiğimiz gibi İslâm’ın ilk doğuşundan itibaren Müslümanların, ana kitle olarak, hep bir arada oldukları tarih derinliğini hatırlatmaktadır. Gerçekten de asrısaadetten itibaren Müslümanlar, Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı gibi devletlerin kapsayıcı ve kucaklayıcı bütünlüğü içinde yaşamışlardır. Bu birliğin bozulmasından itibaren ise Müslümanların çaresizliği, yalnızlığı ve dolayısıyla etkisizliği ortaya çıkmıştır.

İslâm’ın ilk ortaya çıkışından itibaren Müslümanların bu birliğin içinde bir arada olmaları, kendilerini dar sınırlara hapsetmeden büyük imparatorluklarda, güç ve güven içinde yaşatmıştır. Karakoç, Müslümanlara güç ve güven sağlayan bu birliğin çok acı biçimde “yüz yıldır boyuna parçalandığını” ifade ediyor. Ancak o, bu durumdan dolayı umutsuzluğa düşmüyor. Çünkü aslında bu birliğin yeniden sağlanmasının mümkün olduğuna inanıyor içtenlikle. Aynı yazıda bunun “kültür birliği”nin sağlanması şartına bağlı oluğunu belirtiyor: “Kültür birliği sağlanırsa tarih birliği de yeniden kendiliğinden kurulmuş olacaktır. O halde diriliş eri ülküsünün, yani Diriliş İdealinin ikinci unsuru, kültür birliğidir.”

Özülke anlayışı Tarih birliği bilinci ve kültür birliği ideali, “Millet İdeali’nin doğmasını sağlayacaktır ki, Diriliş İdeali’nin temeli de bu Millet İdeali’dir.”

Diriliş görüşü içinde “Millet İdeali”nin önemli bir yeri vardır. Çünkü Müslümanlar için bir “hayat memat meselesi” olan birliğin gerçekleşmesi bu ideale bağlıdır. İşte tam burada Sezai Karakoç’un dili, bize Kur’an ayetlerini hatırlatıyor. Tarihte gerçekleşen bir olgu olarak birliğin, inanca dayalı itici bir gücü vardı. İşte o güçlerden bir tanesi, “Hep birlikte Allah’ın ipine yapışın, bölünüp parçalanmayın” (Al-i İmran: 103) ayetidir. Ayet, güç sağlayan birliğin şartını ortaya koymaktadır. Bu şart “cemian” (hep birlikte) kelimesiyle ifade edilmiştir. “Hep birlikte” şartı Dârü’l-İslâm’ın temelidir. Müslüman aydınlar bu kavram üzerinde çokça durmuşlar ve geniş bir literatür oluşturmuşlardır. Bu gerçekleşmeden, Müslümanların dünyada rahat etmeleri mümkün değildir. Bir başka ayette zaten birlik olmadan rüzgârımızın elden gideceği haber verilmektedir: “Birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider” (Enfal: 46). Karakoç, bunun için, birliğin ve özellikle politik birliğin Müslümanın çağdaş ülküsü olduğunu söylüyor: “Durmadan birleşme, durmadan yaklaşma, durmadan kaynaşma”. Merkezi Ortadoğu dedikleri bölge olmak üzere, Afrika’nın bir ucundan Filipin adalarına kadar kesiksiz uzayan coğrafyanın Tek Ülke olma ideali böylece gerçekleşecektir.

Karakoç’un bu ifadeleri tamamen fıkhi temellere oturmaktadır. O, bu merkez etrafında oluşan Müslüman coğrafyanın birleşerek oluşturacağı bir Özülke’den, yani bir Dârü’l-İslâm’dan söz etmektedir. İslâm Milleti’nin doğuşu bu şekilde olacaktır. Yoksa parçalanmış, birbiriyle ilişkileri koparılmış, hatta birbirine karşıt hale getirilmiş günümüzdeki görünümüyle Müslümanların bir millet oluşturmaları mümkün değildir. Bu birlik gerçekten sağlandığında İslâm Milleti doğacaktır. “Millet, İslâm Milleti doğunca, artık Hakikat Medeniyeti demek olan İslâm Medeniyetinin Dirilişi gerçekleşmiş olacaktır.”

Bizi dünyadaki zilletten, İslâm Milleti’ni oluşturmak ve İslâm Medeniyetini diriltmek kurtaracaktır. Sezai Karakoç’un dili böyle bir dirilişin dilidir. O: “Büyük devlet kuracaksın ve bu büyük devletle kendini emniyete alacaksın. Sonra da esaret altında inleyen, Çin’den Avrupa’ya kadar, Afrika’nın son ucuna kadar kıvranan milletlerin yardımına koşacaksın” (Çıkış Yolu-3: 85) derken dayandığı kaynak yukarda verdiğimiz ayette geçen “cemian” (hep birlikte) kelimesidir. Eğer bu gözden uzak tutulursa, bunun bir hayal olduğu sanılabilir. Ama Karakoç’un dili iyi anlaşıldığı takdirde bunun gerçeğin ta kendisi olduğu rahatlıkla görülebilir. Müslüman dünya bu sayede –elbette bunun gerçekleşmesi uzun vadede olacaktır– bugün var olan dünya güçlerinin üzerinde bir güç olarak ortaya çıkacaktır.

Yüksel KanarDil ve Edebiyat Dergisi, Haziran-2017,  Sayı: 103.  

 

[1] “Oluşturulduğu” kelimesi değil “oluştuğu” kelimesini kullanıyoruz. Çünkü söz konusu iç dil özel bir çalışma veya zorlamayla değil, doğal olarak ve kendiliğinden oluşan bir durumdur
.

Ulu Kanal

 

Önceki ve Sonraki Yazılar