İslam Medeniyetinin 7 sütunu

Mekke Fethi’nden sonra Resûlüllah (s.a.v.) Kâ'be-i Muazzama’nın içinde namaz kılmak istediyse de Kâ'be anahtarını taşıyan Osman bin Talhâ bin Abdüddâr anahtarı vermek istemedi. Hz. Ali, Osman'­ın kolunu tuttu ve Kabe’nin anahtarı elinden çekip aldı. Kâ'be'nin kapı­sını Resûlüllah'a (s.a.v.) açtı.  Resûlüllah (s.a.v.) Kâ'be'nin içindeki putları kı­rıp namaz kıldıktan sonra dışarı çıktı. Amcası Hz. Abbâs (r.a.) anah­tarın kendisine verilmesini talep etti. Bu sırada Nisa Suresi,’nin 58. âyeti indi:   “Allah, size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında Allah adına mahkeme kurduğunuz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size böylece ne güzel öğüt veriyor. Doğrusu, Allah işiten ve görendir.” Hz.Peygamber (s.a.v.) anahtarı Hz. Ali'ye uzattı ve: «Emâneti ehline (Osman bin Talha'ya) teslim et!» diye buyurdu. Hz.Ali (r.a.) anahtarı vermek istemedi. Hz.Peygam­ber (s.a.v.) Hz.Aliden anahtarı alıp bizzat kendileri anahtarı Osman bin Talha'ya teslîm ettiler: «Al, ebediyyen sizde kalsın. Onu sizden zâlim olandan başka kimse almaz.» buyurdular. Osman da bu âlicenaplık karşısında huzurda iken kelime-i şehâdet getirmekten, Müslüman olmaktan baş­ka yol bulamadı.   

Mekke’nin fethiyle İslam devleti ilan edilmiş oluyordu. Çünkü Arabistan’a dağılmış kabileler, Hz.Muhammed’in (s.a.v.) peygamber olup olmadığı konusunda Kureyş’in kararını bekliyordu. Mekke’nin fethiyle Kureyş Hz.Peygamber’i (s.a.v.) kabul etmiş oldu. Sonra da kabileler akın akın gelip Müslüman oldular.  Sözkonusu Nisa Suresi’nin 58. ayetinde, medeniyetin 3 sütunu sayılmaktadır: Emanet, ehliyet ve adalet. İslam medeniyeti tarihine bakıldığında, 4 sütunla daha güçlendirildiği görülür: Hikmet, eğitim, hizmet ve barış.. Tarihçiler, İslam medeniyetinin 7 sütun üzerine yükseldiğinde ittifak etmişlerdir.  

1.EMANET: Allahu Teala yaratıcı olduğundan varlıklar dünyasının sahibidir. Alem, el Melik (c.c.) sıfatını mütecellidir, yani tasarrufuna teslim olmuştur. İnsanın da bedeni başta olmak üzere sahip olduğu her şey Allah’ın emanetidir ve insan onunla imtihan edilmektedir. Bu imtihan sırrı yüzünden insan, emin, yani güvenilir olmak zorundadır.  

2.HİKMET: Kur’an-ı Kerim’de “İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütlerle davet et.” (Nahl, 16/125) buyrulur. “Hikmet: ilim ve onunla ameldir. Her ikisini cem edemeyene hakim denmez.” (Elmalılı Hamdi Yazır) Hikmet, “peygamberlik” ile birlikte anılır. O Allah elçileri, kitapla birlikte hikmet de almıştır; hikmet “nakil, akıl ve ilham arasında denge” kurup Allah’ın rızasına uygun hareket etmektir, hikmet usuldür, yöntemdir. Bediüzzaman “Gerçek hikmet, felsefede değil nübüvvettedir. Çünkü nübüvvet mektebinde ilimle amel birlikte okutulur. Ve bu mektepte eşyanın hikmeti, doğrudan doğruya, o eşyanın yaratıcısından öğrenilir. Tahmine, faraziyeye, şahsî ve indî görüşlere gerek kalmaz.” demektedir.

3.EĞİTİM: İslâm; doğumdan ölüme kadar hayatın ne şekilde yaşanacağını, davranışların nasıl olacağını, iç ve dış dünyamızın ne şekilde bir yapıya kavuşturulacağını tespit etmiştir. Madden ve mânen sağlıklı bir fert, sağlıklı bir aile ve sağlıklı bir toplumun yolu İslâmın emrettiği, İlahi İradeye teslimiyet şeklinde bir hayat tarzını yaşamakla mümkün olabilecektir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) "Bir işe besmele ile başlanılmaz sonunda da Elhamdülillah denmezse o işte hayır olmaz" buyurmuştur. Çünkü besmele çekerek kul ile Allah arasındaki gerçek Rububiyet ubudiyet alâkası kurulmuş olur:  Yemek yemeğe, abdest almaya ve hayırlı işe başlarken besmele çekmek sünnettir. Haram olan bir şeyi yapmaya başlarken besmele çekmek haramdır. Müslümanlar haramlardan ve Allah’a isyandan kaçınır. Kesin olarak haram olan bir şeyi işlerken besmele çeken kâfir olur. Böyle takva eğitimi alan Müslümanlar, ahlak ve hukuk içinde, yani Allaha itaatte salih kullar haline gelme çabası gösterirler. 

4.EHLİYET: Liyakat, bir işe ehil olmak, bir işe layık olmak demektir. İşe hakkını vermek becerisinin yanında güvenilir olmaktır da: “Çünkü onlar, gerek Allah’ın, gerek Hz. Peygamber’in ve gerekse insanların kendilerine verdiği emânetleri en güzel şekilde koruyan, verdikleri sözü en güzel biçimde yerine getiren dosdoğru müminlerdir.” (Mearic Suresi, Ayet: 32.) Allah Rasûlü (s.a.v.), “İş, ehli olmayan kişilere verilince kıyameti bekle, kıyametin kopması pek yakındır.” (Buhârî, İlim, 2.) buyurmuştur. İşin ehline verilmemesi, hiç şüphesiz toplum bünyesinde nerede ise kıyamete denk ciddi sonuçlar meydana getirir ya da toplumu kıyamete benzer bir kargaşaya götürür. Çünkü ehil olmayanların, verilen görevi, Kitap ve Sünnet gibi dinî esaslara dayanmadan, kişisel arzu ve istekleriyle yapmaya kalkmalarıdır. Bir işte ehil insanların görevlendirilmesi o işin önemini ve o işe verilen ehemmiyetin derecesini gösterir. Efendimiz (s.a.v.) Medine’ye hicreti sırasında yanına en sadık dost olarak Hz.Ebû Bekir’i (r.a.) alırken de, Habeşistan’a gönderdiği heyetin başına Cafer b. Ebi Tâlib’i (r.a.) seçerken de, Medine’ye ilk mürşid olarak Hazreti Mus’ab b. Umeyr’i (r.a.) gönderirken de, hicret ederken yatağına Hazreti Ali’yi (r.a.) bırakırken de, Mekke’de kalıp istihbarat yapmak üzere Hazreti Abbas’ı (r.a.) bırakırken de, hep isabet etmiştir. Efendimiz şöyle buyuruyor; “Emanete riayet edilmezse, zekat zorla verilirse, ilim, dine hizmet için değil de, para ve makam için öğrenilirse, kişi, hanımının meşru olmayan arzusunu yapmaya çalışırsa, ana babasına isyan ederse, fâsık ve ehil olmayanlar işbaşına getirilirse, kötülüğünden korkup zalime hürmet edilirse, gayrı meşru ilişkiler, çalgılı içkili yerler çoğalırsa, yeni nesil, önceki âlimleri kötülerse, o zaman çeşitli belaya maruz kalırlar.” [Bezzar]

5.ADALET: Adalet, Allah'ın Kitabına, Resulüllah'ın sünnetine uygun olan hükümlerle hükmetmektir.   Şahısların düşünce ve görüşüyle meydana gelen hükümlerle değildir, yargılamalar. Hz.Büreyde'nin (r.a.) rivayet ettiği hadîs şöyledir: «Hâkimler üçtür: Biri cennette, ikisi ateştedir. Cennette olan, hakkı bilip onunla hükmeden adamdır. Hakkı bilip, hü­kümde hakkı tecavüz eden ise ateştedir.» (İbnu Mâce - Ebû Dâvud - Neseî - Tirmizî – Hâkim)  

6.HİZMET: Hizmet, ilimden sanata, eğitimden ticarete, aileden topluma, hayatın her alanını içine alan bir kavramdır. Dolayısıyla insanlık adına atılacak olumlu her adım, ortaya konulacak her çalışma ve iş gücünü bu bağlamda hizmet anlayışının içinde değerlendirmek mümkündür. İslâm dini, insana ve topluma hizmet etmeyi mukaddes bir görev olarak kabul etmiş, insanın mutluluğunun vazgeçilmez değerleri olarak gördüğü yardımlaşma, dayanışma, saygı, sevgi, hak ve hukuka riayet etme vb. nitelikleri insan hayatında hakim kılarak birbirini seven, birbirinin derdine koşan, çalışan/üreten ve bir arada barış, güven ve huzur içinde yaşayan fertlerden oluşan bir toplum hayatı inşa etmeyi hedeflemiştir. İnsanın sahip olduğu maddî ve manevî potansiyel, ona, sadece kendi ihtiyaçlarını karşılayıp, arzularını yerine getirmek için verilmemiştir. Bunları başkalarıyla paylaşma, yardımlaşma, diğerkâmlık gibi ahlâkî değerler, toplumsal dayanışma ve birlikteliğin bir gereğidir. Hz. Peygamber’in diliyle Müslüman; “kendisi için istediğini başkaları için de arzu eden” (Buhari, İman, 7; Müslim, iman, 71-72), “eli ve dili ile başkalarına zarar vermeyen” (Buhari, İman, 5; Müslim, İman, 64), “kendisinden iyilik umulan ve kötülük gelmeyeceğinden emin olunan kişi” (Tirmizi, Fiten, 76; Ahmed b. Hanbel, II, 368) olarak tanımlanmıştır. İnsan, her şeyden önce sırf insan olduğu için hürmet, ve hizmete lâyıktır. Allah’ın sevgi ve rızasını kazanmak, O’nun kullarına hizmet etmek, hayır ve iyilik yolunda yarışmak ve insanlığın mutluluğu için çalışmakla doğrudan irtibatlıdır. Kur’an, imandan bahsettiği hemen her yerde, hizmetin pratik hayata yansımasını ifade eden ameli/çalışmayı da eklemekte ve gerçek imanın amelle bütünleşmesi gerektiğine, insanın dünya ve ahiret mutluluğuna ancak bu şekilde erişebileceğine dikkat çekmektedir. Üstelik ameli de sâlih nitelemesiyle ortaya koymakta, böylece insanın her davranışının, yeryüzünde barış ve sulhu gerçekleştirmeye, dürüst ve erdemli hareket etmeye/çalışmaya yönelik olmasını istemektedir. “Herkes kazandığı karşılığında rehindir.” (Tur Suresi, Ayet: 2.1) ayeti, herkesin kişisel kurtuluşunun, kendi çalışmasının/çabasının neticesinde olacağını ifade etmektedir. Dolayısıyla Kur’an’ın öngördüğü ahlâk sadece formel ibadete değil, bütün bir hayata yansıyıp, onu da kuşatacaktır ki, her çeşit çalışma/üretme bir nevî ibadet sayılabilsin.

7.BARIŞ: İnsanlık tarihi boyunca, bütün peygamberlerin ortak çabası, insanlığı barışa ve huzura kavuşturmaktır. Öte dünyada selam yurduna, cennete kavuşacak olanlar, ancak bu dünyayı bir barış ve esenlik yurduna dönüştürmek için çaba harcamalıdır. Allah iman edenlerin barış ve huzur içinde yaşamanın İslam’a girmekle eş anlamlı olduğunu şu ayetle ifade etmektedir: “Ey iman edenler! Hep birlikte barış (İslam) içinde olun. Sakın şeytanın pe­şinden gitmeyin. Çünkü o, apaçık düşmanınızdır.” (Bakara suresi, 208. ayet.) Kur’an’a göre kim toplumda barışı bozuyorsa o şeytanın yolunda gidendir. Şeytan ise Allah’a isyanın bir sembolüdür ve kötülük odağıdır. Onun bütün amacı, müminleri, bir barış yurdu olan cennete gitmekten alıkoymaktır. Kur’an’da bildirildiğine göre Allah’ın ihlaslı kulları üzerinde onun hiçbir hâkimiyeti olmayacaktır. Barışın anahtarı, insanlara ahlak ve hukuk içinde, erdemlilik gereği eşit ve hoşgörülü davranmaktır. İslâm dini, insanlar arasında Allah’a kullukta eşitlik prensibini kabul etmektedir; eşitlik prensibinden hareketle herkesin düşüncesine saygı göstermeye, ayırım yapmadan toplumun her kesimini kucaklamaya, kendisi ve toplumu ile barışık ve tutarlı yaşamaya azamî ölçüde hassasiyet göstermelidir. Hz. Peygamber, Kur’an’ın övdüğü o yüce ahlâkıyla, insanlara hep merhametli, şefkatli davranmış, diyalog, hoşgörü ve müsamaha onun hayatının vazgeçilmez unsurları olmuştur. Kur’an-ı Kerim’de çok açık bir şekilde müminler barış dili geliştirmeye davet edilmektedirler: “Size Müslüman (es-selam) olduğunu bildirene, dünya hayatının geçici menfaatine (ganimete) göz dikerek: ‘Sen mü’min değilsin’ demeyin.” Çünkü bir kişiyi inancı nedeniyle dışlamak, Müslümanlığını sorgulamak, müminler arasında barışı bozar. O, Bedir’de kendini öldürmeye gelen Kureyşli elçiyi, Hayber’de kendisini zehirlemek isteyen Yahudi kadını, büyük kızı Zeyneb’i hicret esnasında şiddetli bir şekilde iterek çocuğunu düşürmesine, sonra da ölümüne sebep olan kişiyi, Uhud’ta sevgili amcası Hamza’yı şehit eden, hatta vücuduna akıl almaz işkenceler yapan kişileri affedecek kadar âlicenap, şefkatli bir insandır. Dolayısıyla İslâm medeniyetinde hoşgörü, merhamet, şefkat ve affetme vb. son derece önemlidir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV), müminler arasında meydana gelen küskünlükleri ve dargınlıkları gidermede çözüm ola­rak selamı adres göstermiştir: “İnsanların Allah katında en değerlisi ve ona en yakın olanı, önce selamı verendir.” Çünkü selam, Müslümanlar arasında sevgi ve kardeşliğin geliştirilmesinin anahtarıdır. Toplumda çatışmaların, anlaşmazlıkların ve ayrılıkların önüne ancak barışa önem vermekle geçilebilir. Bunun ilk adım­larından biri de insanlara güler yüzle selam vermektir. İslam barışa önem verir. Barışı bozan durumların şiddetle karşısındadır. Kur’an-ı Kerim bunu şöyle ifade etmektedir: “...Kim bir kişiyi, haksız yere öldürürse muhakkak ki o bütün insanları öldür­müş gibidir. Kim de (bir kişinin hayatını kurtarmak suretiyle) yaşa­tırsa bütün insanları yaşatmış gibi olur.” (Mâide suresi, 32. ayet.) Toplumda çatışma ve kavgaları, ancak barış dilini yaygınlaştırmakla durdurabiliriz. Bu bakış, yaşam tarzı hâline geldiğinde, o toplumda, gerçek anlamda barış ve güven sağlanabilir.

İslam Medeniyetini ayakta tutan bu yedi sütunu ne kadar araştırsak, aralarındaki ilişkiyi de göz önünde bulundurarak üzerine ne kadar düşünsek azdır.

Mustafa Yürekli 

Haber 7

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.