Mustafa Yürekli

Mustafa Yürekli

Jeopoltika - Tarihi Arka Plan

21. yüzyılın başında, İslam milleti her geçen gün daha da derinleşen medeniyet bunalımı yüzünden duygusal bütünlüğünü tamamen yitirme noktasına gelmiştir; gündelik siyasetin sürekliliğini sağlayan denge arayışlarından başka hiç bir şey bilmeyen iktidar kadroları servetlerini katlarken İslam ülkesinin kaynakları dünya güçlerinin yağmasına açılmaktadır.

İslam alemi, kendi bünyesinde çok büyük ortak noktaları ve tarihsel uyumu, küçük, ayrıntıda ve az önemsiz zıtlıkları, çok büyük fırsatları ve tehditleri barındıran ve 21. yy güç merkezi olmaya aday bir coğrafyadır. Eğer bu küçük farklara dayalı önemsiz zıtlıklar iyi yönetilebilirse başarılı olma şansı çok yüksektir. Fakat bu zıtlıklar ve farklılıklar dışarıdan yahut bölge içi aktörlerin birbirleri ile olan anlamsız rekabetinden dolayı manipüle edilirse İslam ülkesinin geleceğinde beklenmedik sonuçlarla karşılaşılabilir.

“Orantılı risk, karşılıklı bağımlılık” olarak tanımlanan temel anlayış içinde Türkiye ve İslam ülkelerinin ilişkilerinin duygusal düzeyden çok, daha gerçekçi, daha yararlı, daha derinlikli inşa edilecek alanlara doğru yönelmesi gerektiği kanaatindeyim. Çünkü dünyadaki gelişmeleri ve İslam ülkesindeki gelişmeleri doğru okuyabilirsek bundan dost ve kardeş ülkeler olarak hep birlikte daha da güçlenip önümüzdeki gelişmeleri fırsata çevirerek çıkma imkanı bulabileceğiz.

Arap Devrimlerinin bir bahara dönüşebilmesi, gündeliklik sorununun halledilmesine bağlıydı, tarihsilleğini yakalanmasıyla, güncelin geçmiş ve gelecek arasında doğru konumlandırılmasıyla mümkün olabilirdi. İslam ülkesindeki aktörler değişmekle birlikte değişmeyen güç dengeleri ve çıkar ilişkileri sürgit devam etmekteydi. Ne kadar acıdır ki “Orta Doğu” demek durumunda kaldığımız İslam ülkesi, tarihî devridaimler döngüsünün bir yenisini yaşıyor görünmektedir.

 

İSLAM MİLLETİNİN DÖRT BUNALIMI

İslâm’ın Asya, Afrika ve Anadolu’dan başlayarak Avrupada ilerleyişi, birkaç yüzyıl arayla üç büyük gücün Bölge’ye saldırısına yol açmıştı. Birinci bunalımdan önce, 11. yüzyılın sonunda Bizans’ın davetiyle alevlenen Haçlı orduları uzun yüzyıllar İslam ülkesine batıdan saldırarak kan, istikrarsızlık ve sıkıntılara yol açmıştır. Bunun ardından ikinci bunalımın nedeni ise 13. yüzyılda Moğol saldırısının İslam milletine doğudan yeni bir istikrarsızlık ve yıkım getirmesiydi. Haçlı istilaları ile sarsılan Endülüs’ten Çin’e kadar uzanan koskoca İslam ülkesi, tam bu buhranın aktif akınlarından nefes aldığını sanırken, bu kez diğer yönden, Moğol istilaları ile karışıklık yaşamıştı.

Bu iki bunalımda dikkat çeken husus, İslam ülkesinde bulunan Ermeniler gibi Hıristiyan ve diğer bazı yerel unsurlar bu yeni istilacılarla kendi tarihî çerçeveleri içinde yakınlaşmışlardı. Haşhaşiler gibi terör odaklı, din görünümlü bir örgüt ise ilginç bir şekilde değişik odaklarla temasa geçmekten geri durmamıştı. Bazen Haçlıların yanında yer alırken bazen de karşı tarafta yer almıştır.

Kendi merkezi gücünü kuramayan ve merkezi asabiyesini bölgesinde kabul ettiremeyen her güç gibi, denge oyunlarına giren bu yapılar bazen orada bazen burada kendi otoritelerini

sınırlayan bölge güçlerine karşı kara ittifaklara girişmişlerdir. Bütün bunlar yaşanırken Bölge’de Eyyubiler gibi yerel güçlerle başlayan karşı harekât; önce gelen bu saldırıları durdurmuş, zaman zaman püskürtmüş, Haçlı ve Moğol varlığına karşı nihai darbeler indirmiştir. Böylece Bölge tarihin dışına itilmek ve nesneleşmekten kurtarılarak varlığını kendi kimliği ile sürdürebilmiştir.

TARİHİN ÜÇÜNCÜ SINAVI: MODERNLEŞME BUNALIMI

Modern dönemde ise İslam ülkesinde ve dünyada değişen siyasi, ekonomik ve teknolojik değişimlere binaen yeni güç merkezleri ve dengeleri oluşması İslam ülkesine üçüncü bunalımı getirdi. Amerika kıtasını, Afrika’yı ve Hindistan başta olmak üzere Güney Doğu Asya’yı yağmalayan Hristiyan Batı dünyası, elde ettiği ekonomik, teknolojik ve askeri güçle İslam ülkesine saldırılara başladı.. Sanayi Devrimi ile kapitalist ve emperyalist bir veçhe kazanan İngiliz gücü bu yeni zamanda “Batı” denilen kavramın ilk habercisi olarak İslam topraklarına ve ötesine dair planları tahakkuk ettirmek sureti ile 19. yüzyılın başından itibaren İslam ülkesini kontrolü altına almaya başlamıştı. Fransa’dan bir adım öne geçen ve İslam ülkesinde mevzi kazanan İngilizler, daha önde ve hızlı hareket şansı bulmuşlardı.

20. Yüzyıla girerken İslam ülkesinin Afganistan, İran ve Türkiye dışında kalan bütün bölgeleri, Hristiyan Batı dünyasını peşine takan İngilizler tarafından Birinci Dünya Savaşı sonunda tamamen işgal edilmişti. Hilafet merkezi Osmanlı Devleti’nin 1918’de yıkılışı sonrasında İslam milletinin medeniyet bunalımı bütün bir yüzyıl boyunca derinleşti. İslam milleti, sözkonusu üç medeniyet bunalımından öylesine güçsüzleşmişti ki  ne 1939’dan 1945’e, İkinci Dünya Savaşı sürecinde Batı’nın bunalımından yararlanabildi ne de 1990’daki Sovyetler Birliği’nin dağılışı sürecindeki bunalımından..

Geçmişteki üç medeniyet bunalımına dair bu tespiti güncele aktararak devam ettiğimizde; modern zamanlar dediğimiz çağlarda İslam ülkesinin artık batı ve doğudan yeni tehditlerle kendi varlığını yaşayamaz ve sürdüremez hale gelerek tarih dışı kaldığını, tarihselliğini yitirdiğini, medeniyet bunalımından ötürü gündeliklik sorunuyla boğuştuğunu söyleyebiliriz.

 

TARİHİN DÖRDÜNCÜ SINAVI: POSTMODERN BUNALIM

Görüleceği üzere çağdaş İslam ülkesindeki dostluklar da, düşmanlıklar da sanıldığı kadar eski ve değişken değildir. İslam ülkesinde yer alan ayrılıkçı unsurlar, yaşanan Haçlı Seferleri ve Moğollarla yaşanan acı olaylardan çok son iki asırda ortaya çıkan İngiltene ve müttefikleriyle girilen ittifakların yansımaları gibidirler. Bugün oluşan güç dengeleri ve aktörler seviyesinde yaşanan mücadelenin aktüel görüntüsünün perde arkasına bakıldığında çok genç yüzler ve yeni hesapların ortaya çıkması kimseyi şaşırtmamalıdır.

İslam ülkesinde “Bugünün dünden farkı nedir?” diye sorulursa cevap çok basittir: Dünün İslam ülkesindeki hakikat medeniyeti ve İslam milletinin velayetini üstlenen ve güvenliğini sağlamaya çalışan Osmanlı gibi bir İslam devleti bugün yoktur. Dün İslam ülkesinde hakikat medeniyeti sayesinde tarihsel özne rolü üstelenecek, kendi kimliği, ekonomisi ve varlığı ile olup bitene kendince müdahale edebilecek güçler varken bugün ancak dünya güçleriyle ittifaklarla olaylara müdahale şansı bulunan bir siyasi manzara söz konusudur.

Dünya 1950 sonrasında BM ile iki kutuplu olarak yapılandırıldı. 1990 sonrasında da ABD tarafından tek kutuplu olarak yapılandırılmak istendi ama başarılamadı.. Son çeyrek asırdaki küresel gelişmelere bakılınca manzara şudur: Küresel yönetimde ABD'nin öncülüğünde, koalisyon ortakları olan AB, Rusya ve Çin, neoliberalizm denilen rekabete ve menfaatleri maksimize etmeye odaklı ekonomik savaşta, İslam ülkesindeki siyasi işbirliği ve entegrasyon çalışmalarını engelleyip akamete uğratmakta, terörle karıştırıp kaynaklarını yağmalamaktadır. 21. yüzyılın başında, İslam milleti her geçen gün daha da derinleşen medeniyet bunalımı yüzünden duygusal bütünlüğünü tamamen yitirme noktasına gelmiştir; gündelik siyasetin sürekliliğini sağlayan denge arayışlarından başka hiç bir şey bilmeyen iktidar kadroları servetlerini katlarken İslam ülkesinin kaynakları dünya güçlerinin yağmasına açılmaktadır.

Bir bölgenin tarihî potansiyelleri ve zaafları medeniyet perspektifiyle iyi tahlil edilmedikçe, tarihî ve kültürel kodlar ihmal edilerek güncel gelişmeler üzerinden inşa edilecek her siyaset, derin bağların ve köklerin darbesini yemeye mahkûm olacaktır.

MUSTAFA YÜREKLİ

Ulu Kanal

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.