Mustafa Yürekli

Mustafa Yürekli

Köksüzlük Sorunu

Modernliği tek kelimeyle tanımlamak gerekirse, modern kavramının tam karşılığının 'köksüzlük' kelimesi olduğu söylenebilir. Çünkü modern zamanlarda insanlar hem Tanrı'dan koparılmıştır, hem tarihten, atalarından ve aileden koparılmıştır, hem de geçmiş medeniyetlerden koparılmıştır. Modern zamanlarda insanlar köke karşı aşırı bir alerji duymaya, bugünün dünyasında köklülüğe / kadim varoluşsal ve bilişsel bağlara ilişkin kavramlar sövgünün konusu olmuştur.  Hakikatten, metafizikten, geçmişten, tarihten, kadim medeniyetten bahseden herkese 'gerici', 'yobaz' ve 'câhil' gibi suçlamalarda bulunulmaktadır. Modern olmamak neredeyse bir sapıklık gibi telâkki edilmeye başlanmıştır. Modern karşıtı olmak, bir suç gibi, bir günah gibi telâkki  edilmektedir. Modernistler, modern zamanların konforunu ve hazzını yaşayanlar için bu durum normal olarak gözükebilir. Günlerini gün eden modernistlerin dünyanın aç-susuz, sefil-perişân hâldeki insanları umurlarında bile değildir. Ne var ki bu köksüzlük durumuna Müslümanların bir kısmı da katılıyorlar; neredeyse geçmişten, köklülükten / kadim varoluşsal ve bilişsel bağlardan tiksinti duyuyorlar. Modernizm ile o kadar büyülenmiş durumdalar ki, mevcut köksüzlük durumlarını savunuyorlar;  kadim varoluşsal ve bilişsel bağları modernlikle kıyaslıyorlar ve kadim aidiyet ve bağlılığı hem kötü hem de yanlış buluyorlar.  Geçmişten, gelenekten ve nakilden alınan ilhamla Müslümanların huzûra eremeyecekleri, bu nedenle de modern okuma, yorum ve eylemlerle durumlarını düzeltecekleri zehabına kapılıyorlar. Zulüm, isyan, işgal, şiddet, acı ve feryat ayyuka çıkıyor, modern-merkezli İslâm anlayışı ortaya net çözümler koyamıyor.

Bizim bugünümüzü Allah kurar. Bugünümüzü vahiy ile mi şu anki düşüncelerimizle mi kuruyoruz? İstesek de istemesek de geçmişten gelen üzerine bir şeyler konuşabiliyoruz. Bu elde değil, bu bizim kaderimizdir. Her peygamber öncekilerinin izleri üzerine gönderilmiştir. Hâşâ bu, boşa söylenmiş bir söz olabilir mi? O izlerin sürekliliği insanoğlunun târihindeki önemli bir noktadır. Esas düşünülmesi gereken şu: Ya o izler kaybolduğu zaman ne yapacağız? Acaba târihte o izler kaybolmak üzereyken mi peygamberler geliyor? Biz bunların üzerine düşünmedik. O izler her zaman olumsuz mudur? Bizim için bir ışık veremez mi? Müslüman modernistler, Kur’ân-ı Kerim'in içeriğinin üçte birinden fazlasında peygamberlerin hayat hikayeleri anlatıldığından başta Kur''an'a ters düşüyor. Geçmişle bağı koparmak ya da gevşetmek, kısaca köksüzlük Kur’ân’ın büyük kısmı ile de bağı koparmak ya da gevşetmek anlamına geliyor. Dolayısıyla Kur’ân okumak, bir tür geçmişi doğru okumak, köksüzlük sorununu çözmek anlamına da gelmektedir. Kur’ân okumak, bir tür geçmişi de okumak anlamına gelir çünkü. “Bunlar, sana 'doğru haber' (kıssa) olarak aktardığımız (geçmişteki) nesillerin haberleridir. Onlardan kimi ayakta kalmış, (hâlâ izleri var, kimi de) biçilmiş ekin (gibi yerle bir edilmiş, kalıntısı silinmiş)tir” (Hûd 100). Kur’ân-ı Kerim, müminlerin tek tek peygamberlerin davasını ve mücadelesini kavramamızı, iyi anlamamızı buyurmaktadır. Mekan, zaman ve aksiyon, Allah'ın ilimi, iradesi ve kudreti altındadır. Geçmiş, şimdi ve gelecek tevhid anlayışında yoğrulacaktır. Kur’ân-ı Kerim'e göre ilk insan peygamberdir. Tarih, peygamber ve vahiy ile medeniyetin kuruluşu; son kitap ve peygambere kadar toplumlar bir peygamberin halefi olarak gelirken hakikate ihanetle medeniyet yıkılırken de kutsal kitabın tahrifi de dahil dinin bozulması yönelimlidir. Modern tarih felsefesi insan aksiyonunun ilkellikten/bozgundan medeniyete yönelimli olduğunu savunur; bugün abartılarak kutsandığından kendini beğenmişlik ve büyüklenme özelliği olan bir anlayışla son aşama kabul edilerek abartılır. Dolayısıyla Müslümanların tarih anlayışıyla Batılınınki farklıdır. Tevhidi tarih anlayışında aydınlıktan karanlığa, modern tarih anlayışında karanlıktan aydınlığa yönelim sözkonusudur. Bizim geçmişimizle Batı’nın geçmişi aynı değildir.Bir devlet, bir millet ve bir medeniyet vardır bizim geçmişimizde, bir kültür, bir ahlak, bir hukuk, bir vicdan vardır; bilim, düşünce ve sanat vardır, dil, ses, söz, renk, üzerinden sanat üretilmiştir. İslam bir nûr olmuş ve dünyayı aydınlatmıştır. “Batı”nın geçmişi ise karanlıktır, Orta Çağ karanlığı derler. Onların geçmişi bir dogmadır, skolastizmdir ve onlar o dogmaya sövmüş ve onu yıkmışlardır ama maalesef yerine modern şeklinden başkasını da getirememişlerdir. Vahiy-merkezli değildir modern medeniyet; geçmişi de yenisi de şimdisi de vahiy-merkezli değildir. Modernizm insan-merkezli olduğundan her iki dönemde de aydınlık iddasına rağmen karanlık üretmiştir, zulüm üretmektedir. Batı’da modernliğin geleneğe karşı çıkması anlaşılır. Çünkü Batı’da gelenek ile dogma özdeştir. Oysa bizde öyle değildir. Bizim dogmamız yoktur. Bizim medeniyetimiz, kültürümüz, vicdanımız ve merhâmetimiz vardır. Bu nedenle bizim geçmişle bir sorunumuz olamaz, olmamalıdır. “Geçmişe sövmek” Müslümana yakışmaz bu nedenle. Geçmişe söven Batı, onun yerine daha kötüsünü koymuştur; gelen gideni aratmıştır.  

Hz.Peygamber s.a.v.), geçmişe dönmekten bahsetmemiştir; Hz.İbrahim (a.s.) dönemine, Hz. Musa (a.s.) dğnemine gidildiğini söylememiştir, “geçmişin rûhuna dönmek”ten bahsetmemiştir. İslâm Müslümanlardan bugüne ve koşullarına boyun eğmesini değil, bugünde ilkeleri gözetmesini, ülküleri yaşatmasını emrediyor. İslâm’ın bu zamanda yaşatılması, İslâm’ı bu zamâna hâkim kılmak anlamına geliyor. Tabii bunun bedelleri var ve bu bedelleri ödemekten kaçınıldığında “yaşamak” yerine “öykünmek” öne çıkartılıyor ve ilkeleştiriliyor. Bu çağa taşıyacağımız şey, geçmiş medeniyetin fiziki-mekânsal tarafı değildir, metfiziğidir. Belki bâzı gelenekleri de taşınacak ve diriltilecektir ama asıl taşınacak olan geçmişteki tevhidi ruhtur. Dünyâyı aydınlatan o metafizik rûh… O zamanın Müslümanlarının dünyayı aydınlattığı metafizik ruh, şimdiki zamanı da aydınlatabilir. Biz geçmişin hiçbir şeyini almasak ve her şeyine sövsek de, metafizik rûhunu kötüleme ve rûhuna sövme hakkımız yoktur. Metafizik ruh, vahyin, sünnetin rûhudur. O rûhla zamânı yeniden inşâ edebiliriz. O ruhu günümüze taşımak, modernizmi çiğnemek anlamına geliyor. Modernizmi çiğneyemeyenler, İslâmî geçmişe ve o İslâmî ruha saldırıyor, geçmişi günah keçisi ilan ediliyor. Geçmişe kapanıp kalmak ne kadar yanlış ise, geçmişe kapalı kalmak, geçmişi unutmak da bir o kadar yanlıştır. Zamanı geçmiş, bugün ve gelecek diye parçalamak ve aralarındaki bağı koparmak modern bir hastalıktır. Modern zaman anlayışında geçmiş kadar gelecek de sorunludur; ölüm ötesini kapsamayan sadece bu dünyayı esas alan gelecek anlayışı sorumluluk duygusunu da eksik bırakacaktır. Geçmişe bilimsel yaklaşmak gerekiyor; tarihi de bugünü olduğu gibi sosyal bilimlerle, psikoloji, sosyoloji, sosyal psikoloji ile aydınlatabiliriz. Tabi sosyal bilimleri vahiyle temellendirip yeniden kurgulayabilirsek. Batı merkezli sosyal bilimler ile bir şey yapılamaz. Kur’ân ve sünnetle uyuşmayan ve hatta aykırı olan sosyal bilimler zaten İslâm’ın geleneğine eklemlenemeyeceğinden bilim de değildir! İhtiyacımız olan şey, tarihin tozu toprağı değil, rüzgarıdır, metafiziğidir.  Tarihin derinliklerinden gelen İslâm ruhudur, vahyin ve sünnetin ruhu.

Mustafa Yürekli 

Ulu Kanal

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.