Mustafa Yürekli

Mustafa Yürekli

Mustafa Yürekli: Garaudy, İmgelem ve Ülkü..

 

 

Melamet dergisinin "İdeali ve Muhayyileyi Yaşatmak" kapak konulu 2016 Mart Nisan sayısı çıktı. Ulu Kanal yazarlarından Mustafa Yürekli'nin "Garaudy, İmgelem ve Ülkü" başlıklı yazısını alıntı yapıyoruz. Güzel şiirler, inceleme yazıları ile Melamet bu sayı çok güzel. Ulu Kanal olarak Emeği geçenlere teşekkür ediyoruz.

Yirmili yaşlarımın başında, 1982’de Fransız düşünür ve yazar Roger Garaudy kelime-i şahadet getirip Müslüman oluverdi. Bu, dünya için bile ani bir gelişmeydi; Müslüman bir genç olarak beni çok heyecanlandırmıştı. 12 Eylül 1980 askeri darbesinin gölgesi düşüyordu üzerimize hala. Üniversite kantinlerinde, öğrenci evlerinde nice ateşli tartışmalardan geçiyorduk. 12 Eylül’ün baskı ve şiddeti altında solcu arkadaşlarımızın sesleri çıkmaz hale gelmişti; Roger Garaudy’nin saf değiştirmesi daha büyük bir hayal kırıklığı yaratmış ve iyice ümitsizliğe düşmüşlerdi. Biz Müslüman gençler, üstatlarımızdan, Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç’tan 20. yüzyılı kana bulayan sosyalizm ve kapitalizmin batıl olduğunu, yakın zamanda çöküşüne tanıklık edeceğimizi, Batı uygarlığının devam ettirilemez olduğunu öğrenmiştik.  Çağımızın yetiştirdiği dev düşünürlerden Roger Garaudy’nin İslam’ın son hak din olduğunu ilanı, sosyalizm ve kapitalizmin çöküşünün erkenden ayak sesleriydi: Yedi yıl sonra, gerçekten, SSCB çöktü. Roger Garaudy’nin İslama girişi, İsmet Özel’i de popüler hale getirmişti. Şimdi sırada kapitalizmin çöküşü vardı.

 

Rahmetli Garaudy, 17 Temmuz 1913'te Marsilya'da doğdu. 1952 yılında Sorbonne Üniversitesi'nden edebiyat dalında eğitim aldıktan sonra 1954 yılında SSCB Bilimler Akademisi'nde doktor unvanı elde etti, iki yıl gibi kısa sürede. Bir ara Marksist İnceleme ve Araştırmalar Merkezi müdürlüğü yaptı. Entellektüel bir komünistti; Fransız Komünist Partisi'nde ideologtu, beyindi, etkin bir konumda yer aldıktan sonra bu partiden ayrılmıştı. Fransa Parlementosu'nda milletvekili, meclis başkan yardımcılığı, milli eğitim komisyonu üyesi ve senatör olarak görev yapmıştı. Tam zirveye tırmanmışken, yaptığı eleştirilere kulak asılmadığı için koptu, Fransız Komünist Partisi'nden. Üniversitedeki profesörlüğüne döndü. Emekliye ayrıldıktan sonra telif çalışmalarına hız verdi. Her biri dünya çapında yankılar uyandıran eserleri yayınladı, pek çok ülkede konferanslar verdi. Basın yayın kuruluşlarında yayınlanan bildirileriyle milletlerarası siyaset ve yanlış tutumlar konusunda görüşlerini sık sık kamuoyuna duyurdu.

Garaudy, ömrünün nefsin ölüp ruhun şahlandığı ve vicdanın çoşkun kanadığı bir döneminde, 69 yaşında İslam’a girdi. Garaudy, hem Avrupa’nın hafızası, algısı, zekası, kısaca zihni, bilinci, düşünce ve eylemiydi, hem de imgelemi, düşleri ve ülküleri. Maceracı bir Avrupalı zihindi, çünkü Avrupa tarihini, insanlık tarihini, dinler tarihini, medeniyet tarihini bütünlük içinde okuyabiliyordu.. Yine Avrupa’nın serazat bir imgelemiydi, Avrupa’nın hayallerini astığı ufuklarda tüketmişti ömrünü; düşüncenin ve eylemin gözünü diktiği hedefleri dönüp dönüp kontrol etmişti, bütün sosyalist hedeflerin, stratejilerin ve taktiklerin hocasıydı; hatta formasyonunu aldığı edebiyat, genel olarak sanat üzerinden Avrupa gerçekliğinin bırakalım uzaklaşmayı, unutmaya durduğu ülkülerin az sağlamasını yapmamıştı. Sonuçta Roger Garaudy, Fransız Komünist Partisi'nde en yüksek düzeyde görev yapan ve dış dünyaya Fransa'nın yüz akı olarak takdim edilen bir düşünürdü. Charles de Gaulle, Stalin, Castro, Picasso, Aragon, Gaston Bachelard, Jean-Paul Sartre, Romain Rolland gibi dünya çapında lider ve sanatçılarla yakından görüştü. 70 yılda 30 kitap yazmıştı, verdiği sosyalist mücadelede vakit buldukça. Garaudy, İslâm'ı seçip Filistin halkının haklarını İsrail'e karşı savunmaya başladıktan sonra, pek çoğu İsrail yanlısı sermayenin elinde olan Batı basın yayın organları ve büyük yayınevlerince dışlandı. Amerika ve Avrupa kitle iletişim araçları, Türkiye’deki medya bile kendisini tam olarak bir sükût mezarına gömdü; kendisinden tek satırla, tek kelimeyle dahi bahsetmez ve kendisine söz hakkı vermez oldu. Garaudy seçkin ve çok kültürlü bir kesime hitap ediyordu, 40’ı aşkın dile çevrilen eserleriyle, dünya aydınları arasında çok geniş bir kitle tarafından izleniyordu zaten. Felsefe tarihinin içinden çıkıp gelen 69 yaşındaki bu Müslüman’ın 30 yıl sürecek kalan hayatında, insanlığa en azından sanat üzerinden söyleyecek çok sözü, insanlık için çağıracak yeni ülküleri olabilirdi; en azından Avrupa’nın karmakarışık zihnini düzene sokacak, seraplardan kurtarabilirse imgelemini, belki bütün akli melekelerini sağlığına kavuşturacak, bilincinin yerine gelmesi için çalışacaktı. Garaudy’nin sesi, bilincinden İslam medeniyetini geçirebilirse, Kur’an-ı Kerim’in yankısı olacaktı. Ömrünün Müslüman olarak geçirdiği son 30 yılında da 30 eser verdi; çalışkandı, verimliydi ve tam bir kaşifti. Garaudy, Müslüman oluşunu "Hatıralar: Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum" kitabında şöyle anlattı: "Okudukça Kur'an, bana daha çok yaklaştı. Sanki bugün yazılmıştı ve doğrudan bana sesleniyordu. Bizzat yerin, Kıyamet günü, sarsıntısıyla birlikte, insanların eylemlerine ve hatalarına şahitlik edeceğinin anlatıldığı Deprem (Zilzal) sûresini okurken, ayaklarımın altındaki toprağın homurdandığını hissediyorum. Sorumluluğun bu uyanışını ben, hiçbir zaman çok çarpıcı bir mesel olan İsra'yı (Gece Yolculuğu) okurkenki kadar güçlü yaşamadım. O gece Hz. Peygamber rüyasında, dünyayı ve insanları toptan temaşa etmek üzere, bir insanın çıkabileceği en son nokta olan Yüce Allah'ın yakınlarına kadar yükselerek bütün göklerin katlarını dolaşır. Nitekim bu sure Dante'ye, onun dinî destanı olan İlâhî Komedya'sını ilham etmiştir. Eşi Hz. Ayşe'nin bildirdiğine göre, Hz. Muhammed bu sureyi her gece okurdu. Mirac, her ibadetin ruhudur. Çünkü o an, eylemlerimizin her birini ferdin bakış açısı olmayan bir bakış açısı içine oturtmayı denemek üzere, gündelik meşguliyetlerden kurtulunduğu andır. Ben merkez değilim. Allah'tır merkez. O zaman, yer Kıyamet Günü'ndeki gibi titrer ve yeni bir mücadelenin saati çalar. Cenevre'de, 2 Temmuz 1982'de, imam Buzuzu'nun önünde müslümanlığa girişin anahtarı olan "Allah'tan başka ilâh yoktur ve Hz. Muhammed O'nun elçisidir" kelime-i tevhidini söylediğimde demek ki, kendimi bu karara tamamiyle hazır ve bunun bütün sorumluluğunu üstlenecek durumda hissediyorum. O gün, hem iç tedirginliği veren bir kopuş, hem de sükûnet verici bir bağlanış duygusu içindeyim. Bir dünyadan, benimkinden, bundan böyle beni reddedecek olan Batı dünyasından kopuyorum. Ama aynı zamanda, bende her zamanki inancımdaki devamlılık duygusu da var. Bendeki bu iman, Kur'an'ın, numunesini Hz. İbrahim'de ve onun Allah'a kayıtsız şartsız teslimiyetinin belirtisi olan kurbanında gösterdiği bu iman sade ve güçlü, köklü ve ilk imandır. Yalnızlığım, bana yalnızlık gibi görünmüyor. Sûfîlerin, yani bütün zamanların en büyük şairi Mevlâna Celâleddin Rûmî'den, Müslüman İspanya'nın keşif adamı Mürsiyeli İbni Arabî'ye ve onun aşk destanına kadar, İslâm'ın derûnî hayatının manevî efendilerinin varlığıyla dopdoluyum."

Ne var ki elde felsefe birikimi olarak bulunan Antik dönem mitolojisi bir kurguydu. Hıristiyanlığın skolastik ilahiyatı bir kurguydu. 20. yüzyılın ideolojileri birer kurguydu. Roger Garaudy daha Müslüman olmadan önce, 1975'te yayımlanan İnsan Sözü kitabında şunları yazıyordu: "Ben ölümü hayatı sevdiğim aşkla seviyorum. Çünkü ikisi bir bütün eder. Ölüm -bununla, emek ve sevgiyle geçen uzun bir hayattan sonra gelen doğal ölümü kastediyorum- bir sınır, yaşamın inkârı değildir. Tersine, ölüm hayata en yüksek anlamını kazandırır. Kendi ölümüm hep idealimin kişisel bir ideal olmadığını hatırlatır. Ben ancak beni aşan bir ideale katılıyorsam insanımdır. Kendisine karşı mücadele vermemiz gereken aslı mesele, yapacak çok şeyleri olan çocukların, gençlerin vakitsiz ölümünü engelleme mücadelesidir. Savaş ve yoksulluk tanımayan bir toplum düzeni ve toplumun insanca bir örgütlenmesi için büyük çaba harcamalıyız. Bir yaşlının ölümüne gelince, meselâ insanî görevimin sonunda gelecek olan kendi ölümüm, benim için hiç de bir felâket değildir. Böyle bir ölüm sadece yaşlılığın son ufkudur. Yapabileceklerimin yelpazesi ben yaşlandıkça daralıyor, ideallerimin alanı küçülüyor, ortaya bir şeyler koyma gücüm gittikçe daha azalıyor. Bu gidişin içinde benim ölümüm, artık varıp sınıra dayanma oluyor. Çalışmamla, düşüncemle, sevgimle ortaya koyabildiğimi her şey, insanın insanla sürüp giden varoluşuna iyice kazındı ve sonsuza dek de orada kalacak. Tıbbın bir uygulaması, saçma bir biçimde kendisi amaca dönüşmüş bir uygulama, bir süre daha beni bitkisel hayatta tutmayı sürdürse de, İnsanlığını hayatına katkım kırıldığı anda artık benim bir canlı olmam son bulmuş demektir. Bu katkım olmadıkça, tıbbın beni saçma bir şekilde bitkisel hayatta tutmasının hiçbir anlamı yoktur." Henüz hıristiyan ve marksist olan Garaudy için ölüm, hep “idealinin kişisel bir ideal olmadığı”nı hatırlatır ve o ancak “kendini aşan bir ideale” katılınca, varlığını “insan” olarak duyumsayabilmektedir. Ülküler, varoluşsal olduğundan adandığı ülkü ile varlığına kalıcılık kazandırdığı için ölüm onun için bir felâket değil, sadece “yaşlılığın son ufku”dur. Ülküsünü ise “savaş ve yoksulluk tanımayan bir toplum düzeni ve toplumun insanca örgütlenebilmesi için büyük çaba harcama” olarak tanımlıyor. Dolayısıyla yaşamayı, bu ülkü doğrultusunda ortaya koyduğu mücadele ve eserleriyle, insanın insanla sürüp giden varoluşuna “kalıcı bir katkı”da bulunmak, ölümü de, insanlığın hayatına “katkı”sının “kırıldığı an” ve “bir canlı olma”nın son bulması olarak görmektedir. Sözkonusu katkı olmadıkça, yaşamanın, tıbbın bir insanı “bitkisel hayatta tutması” durumunda olduğu gibi, hiçbir anlamı yok. Bu anlayışla, hıristiyanlık ile marksizmi telif etmeye çalıştı: Tanrı’yı saraydan çıkarıp, sokağa, meydanlara, varoşa, halkın arasına indirecekti. Hıristiyanlığın teslis inancına dayalı bir kurgu olduğunu görüyordu. Marksizmin de “dünyadaki cennet”i ülkü edinen bir kurgu olduğunu biliyordu. Hıristiyanlığın tanrıları, sarayda Bizans oyunlarına daldıklarından halkı unutmuştu, satranç masasının başından bir türlü kalkamıyorlardı. Böylece bir dış sesten, vahiyden, hakikatten kopuk ve sonsuzluktan habersiz kalan bilinç, kurgudan çıkamıyordu; dünyada cennet kurmayı vaad eden ülküler de imgelemi toprağa seriyordu sadece.

İmgelem, bir büyük imgeyle kurgu üretir ve insan bilincini hakikatten koparıp kapatır; insanlık tarihi, imgelemin insanı şirk ve küfre düşüren oyunlarıyla doludur.  Kur’an-ı Kerim, kıyamet günüyle kuşattığı Müslüman zihni bir soruyla gölgelere dalmaktan, kurguya düşmekten korur: “Görmez misin onların her vadide (sözcüklerin, hayallerin peşinde) şaşkın şaşkın dolaştıklarını?” (Şuara Suresi, Ayet: 225.) Vahiy, hakikatin dışardan bir sesi olarak insanı nevrozdan, gölge oyunundan, hacivat karagöz oyunundan böyle çıkarır. İslam’da Allah’ın kürsüsü yeri ve göğü kuşatmaktadır ve dahası O’nun rızası halkın içinde, yoksulların, kadınların, yetimlerin, çocukların, yaşlıların ve kölelerin yanındadır; emeği korur, insana bilinçli, onurlu, erdemli ve özgür olmasını buyurur. İslam’ın buyrukları altında ilahi iradeyi kişisel irade ve toplumsal irade haline getirip cennete girme ülküsü, insan varoluşuna hiçbir şekilde, ölümün bile çalamayacağı bir anlam ve değer katmaktaydı.

Modernite, insan ziihninin melekelerinden teakkul (bağlantıları kurma), tehassus (duyumlama, idrak, algı) tahattur (hatırlama) ve tahayyül (hayal etme) arasındaki olumlu ilişkiyi bozdu. Düşünce, eylemde boğulup sürüklenirken, teknolojiyle piyasaya düşen sanatın ontolojik ve epistemolojik temmellerinden koparak algıya indirgenmesi ve biçimlerle oynamaya dönüşmesi insanın modern çağdaki trajedilerindendir. Bunu Garaudy üzerinden görebiliriz. Garaudy, imgelemini kuşatan kurgularda hakikate kapalı, kirli ve bataklık haline gelmiş bilinciyle, Kur’an-ı  Kerim’in önüne varıp durdu. Kur’an-ı Kerim’de Hz.İbrahim’le (a.s.)  buluştu, Hz.İsa’ya (a.s.) kadar bütün peygamberlerle. Zilzal Suresi’ndeki ilahi kudretle sarsılışta uyanan sorumluluk duygusu, İsra Suresi’nde kemale erecekti:  “Mirac, her ibadetin ruhudur.”

Müslüman imgelemin ufku, Miraç’tır; namazdan namaza ufuk turu yapan imgelem yerlerde sürünmez, gölge oyununda kaybolmaz. Garaudy, İslam’a ve İslam eserlerine olan hayranlığını İslam’ın Aynası Camiler adlı kitabında Roger Garaudy önceki dönemlerin ihtişamını gözler önüne sermekle yetinmiyor, Müslümanların Batı'yı ve geçmişi taklitten kurtularak yeni bir silkiniş ve yeni bir dirilişle İslâm'ı yaşamaya başladıkları an, eskiden olduğu gibi, yine muhteşem sanat ve mimari eserler ortaya koyabileceklerini de müjdeliyor: “Samimi Müslümanların, Allah inancına bağlı kalplerle camileri doldurması sonsuz bir arzudur. 'İslam bir hayat mayası gibi, güçlü bir mimari gelenekleriyle birlikte ülkelere nüfuz ettiğinde, oralarda muazzam medeniyetler boy atar ve o ülkelerdeki her cami üslûbu da her kültürün dilinde aynı ve değişmez imanı dillendirir”. Ona göre  İslam’ın aynası olan camiler, İslam’ın ruhuna denk bir güzelliğe bürünerek çıkaracakları bir kıvılcımla İslam milletinin kurtuluş ateşini tutuşturacaktır..  

Melamet Dergisi, 2016 Mart Nisan, s.63

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.