Songül Kundakçı Cansız

Songül Kundakçı Cansız

Sevincimiz, Hüznümüz ve Hayalimiz

Herkesin dilinde “İki devlet bir millet” sözü. İki devlet ne ki? Türk milletinde devletten çok ne var?

Allah, devlet kur ya kulum demiş sanki!

Türk tarihine bir bak, sanki devlet kurma tarihi… Düşman çatlatır gibiyiz.

Türk milletinde dün olduğu gibi bugün de devlet çok ama Gaspıralı İsmail Bey’in “Dilde, fikirde, işte birlik” ülküsü maalesef henüz yok.

Ermenistan, Can Azerbaycan’da yine sivillere saldırdı, kan döktü, ateşkesi ihlal etti.

Şaşırdık mı? Hayır!

Türk milleti başrolünde Ermenilerin olduğu bu filmi daha önce de defalarca gördü. Filmi sahneye koyanlar Rusya, İngiltere, Fransa, vs.

Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamasını fırsat bilen emperyalist devletler, ipleri kendi ellerinde olacak şekilde Çukurova’da kukla bir Kilikya Ermeni Krallığı kurmak istediler. Osmanlı’nın kıymet verip millet-i sadıka dediği Ermeniler, özellikle Fransızların kışkırtmasıyla sadakat yerine yaşadığı ülkeye ihaneti seçti.

Şaşırdık mı? Evet! Beklemiyorduk.

Ermenilerin ihanet sürecindeki vahşetlerini ülkemizin değişik bölgelerinde yaşadık, acısı hâlâ yüreğimizde.

Hâlbuki Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalama hareketlerine karşı Osmanlıcılık idealine sarılan Türk aydınları Ermenilere birçok hak vermişti. Adanalı fikir, ilim, hareket ve siyaset adamı Remzi Oğuz Arık, bu haklardan şu sözlerle bahseder:

“Doğduğum Çukurova’da, küçüklüğümde Ermenicenin devlet mekteplerinde okutulduğunu, adliye mekanizmasında belli başlı yerlerin Ermenilere verildiğini, Ermeni kilisesinin bir devlet merkezi gibi olduğunu hatırlıyorum.”

Ama bütün bunlar Ermenilere yetmez.

Biz maalesef Ermenilerin Türk’e ihanetini, katliamını 1909’da Adana’da, Millî Mücadele yıllarında Anadolu’da, 1992’de Dağlık Karabağ’da, Hocalı’da gördük. Görmeye de devam ediyoruz.

Şaşırdık mı? Hayır!

Adana’da, Anadolu’nun başka bölgelerinde ve Azerbaycan’da Türklerin katledildiği kanlı kiliseler, kanlı kuyular ve fırınlar, derisi yüzülen Türk çocukları ve toplu mezarlar unutulmamalı.

Ermeni terör örgütü “Asala”nın 1973-1984 yılları arasında çok sayıda Türk diplomat ve görevliyi şehit ettiği unutulmamalı.

Unutmamalı ve unutturmamalıyız.

Zira tarih, ezelî bir tekerrürdür.

Nitekim tarih değişmedi.

30 yıl önce tekrar gördük Ermenistan’ın çirkin yüzünü. Ermenistan, Dağlık Karabağ’a saldırdı ve Azerbaycan topraklarının yüzde 20’sini işgal etti.

Şaşırdık mı? Hayır!

30 yıl… Dile kolay da…

Peki ya evi, toprağı işgal edilene de kolay mı?

Toprağından, evinden olan Azerbaycan Türklerinin çilesi yıllardır bitmedi.

Ermenistan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin “bu topraklar Azerbaycan’ındır” kararına da uymadı. Minsk grubu işe yaramadı.

Türkler söz konusu olunca devletler hukuku mukuku yok.

30 yıl işgale göz yumulursa buna ne denir?

Nerede uluslararası hukuk?

Türkler söz konusu olunca guguk oluyor hukuk!

Adaletiniz bu mu ey dünya devletleri?

Can Azerbaycanlılar, günü güne, yılı yıla ekledi, işgal edilen topraklarını almak için hukukun uygulanmasını sabırla bekledi, bekledi, bekledi.

Üç ay, üç yıl değil tam otuz yıl…  

Her şey vaktini beklermiş. Vakti saati geldi.

“Sabırla koruk helva, dut yaprağı atlas olur.” Çok şükür…

Allah, “Yürü, ya kulum!” dedi, Can Azerbaycanlılar da tek yürek yürüyor!

Atalar boşa dememiş: “Terazi var, tartı var; her şeyin bir vakti var.”

Azerbaycanlı kardeşlerimiz demiri tavında dövüyor.

Gönlümüz, dualarımız kardeşlerimizle.

Er veya geç, işgalcilerin akıbeti değişmez.

“Geldikleri gibi giderler.”

1918’de Atatürk’ün 55 düşman gemisi İstanbul limanına girerken sahillerde Rumların, Yahudilerin, levantenlerin sarhoş çığlıkları ve palikarya naraları ile çınlayan manzaraya bakıp “Geldikleri gibi giderler!” sözündeki kararlılığı şimdi İlham Aliyev ve Azerbaycan Türkleri göstermekte. Ve Can Azerbaycanlılar, birer birer işgal edilen topraklarını almakta.

Ermenistan, işgal ettiği topraklardan çekilmediği gibi neye,  “Kim”e, hangi kaynağa güveniyorsa tekrar tekrar sivillere saldırıyor.

Belki de ayakları b...kun içindeyken şarkı söyleyen Fransız horozuna güveniyor.

Türklerin ziyafetlerde horoz kesip suyuna da pilav pişirdiklerini bilmiyorlar anlaşılan!

Can Azerbaycan, günlerdir topraklarına yapılan saldırıyı dünyaya göstermeye çalışıyor. Ama nafile, dünya devletleri kör, sağır, dilsiz. Biz bunu daha önce de yaşadık. Rahmetli Mehmet Akif şiirinde anlattı bunları:

“Tükürün Ehl-i Salib’in o hayasız yüzüne!

Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!

Medeniyyet denilen maskara mahluku görün:

Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!”

Mehmet Akif bu şiirini “Artık ey yolcu bırak… Ben, yalınız ağlıyayım!” diye bitirir ama Türk milleti birlikte ağlayıp birlikte gülerse kurtulur.

Kardeşlerimiz adına umutluyuz, mutluyuz, sevinçliyiz ve her şeyimizle yanlarındayız.

Gözümüz, kulağımız, aklımız, fikrimiz orda. Yüreğimiz onlarla…

Evet, biz “İki devlet bir millet”iz.

Bir olmaktan daha güzel ne var? Bir olmak; iri olmak, diri olmaktır.

Hacı Bektaş-ı Veli, yüzlerce yıl önce formülü vermiş, kardeşliğin ve dayanışmanın tarifini yapmış, yolumuzu aydınlatmış:  “Bir olun, iri olun, diri olun.”

Sosyal medyada Talat Ülker’in sözleri dikkatimi çekti:  “İki devlet bir millet oluşumuz övüncümüz değil hüznümüzdür.”

Doğru söze ne denir? Elbette hüznümüzdür.

Hayalimiz bellidir: “Dilde, fikirde, işte birlik.”

* * *

Ömer Seyfettin bir hikâyesinde “Rüzgârla Sivrisinek”ten bahseder. Şimdi ben de size bu hikâyeyi yazayım da sivrisinek kimdir siz karar verin:

“Kuvvetin görünmez, elle tutulmaz bir ruhu olan kahraman rüzgâr bir gün kırlardan, çiçeklerden, çamlardan, ormanlardan topladığı güzel kokuları etrafa dağıta dağıta gidiyor, tatlı tatlı esiyormuş. Herkesi sokup taciz ettiği mahut iğnesine büyük bir ehemmiyet veren sivrisinek onu görmüş ve boyuna posuna bakmadan: “Puf... puf...” diye gülmüş. Kahraman rüzgâr “belki bana değil!” diye aldırmamış, yoluna devam etmiş. Fakat sivrisinek arkasından daha ziyade gülmeye, eğlenmeye, hatta küfür etmeye başlamış. Rüzgâr liyakatli adamlara has olan o büyük ve ulvî soğukkanlılıkla, yavaş yavaş geri dönmüş, sivrisineğin önüne gelmiş.

 Hiddetlenmeden sormuş: “Bana mı gülüyorsun?”

“Evet sana.”

“Benimle mi eğleniyorsun?”

“Evet seninle.”

“Bana mı küfrediyorsun?”

“Evet, sana...”

Kuvvetli rüzgâr bu âciz sivrisineğin bu derece küstahlaşmasına evvel şaşırmış, sonra acımış. Şöyle konuşmaya başlamışlar:

“Ne cesaret! Sen deli mi oldun? Ben bir kere esersem sen parçalanır, bir tarafa çarpar, hemen ölürsün!”

“Ben mi?”

“Sen...”

“Gülerim aklına! Ben bir uçmaya başlar, senin karşına çıkarsam, buralarda duramaz, uzaklara kaçar gidersin.”

“Ben mi?”

“Evet sen...”

“Bu cirminle beni kaçıracaksın ha?”

“Cirmimi beğenmiyor musun? Senin hiç cirmin yok ya...”

“Ben rüzgârım. Cirmim görünmez. Hızla estiğim, fırtına, bora, kasırga olduğum zamanlar en kuvvetli, en ağır şeyler karşımda çatır çatır yıkılır. Ummanları birbirine karıştırır, nehirlerin mecralarını değiştirir, dağları yerinden oynatır, balta girmemiş ormanları çayır biçer gibi yerlere sererim.”

“Puf, puf, puf... Beni korkutamazsın. Ben de seni kızarsam bir yaparım, bir yaparım ki...” diye sivrisinek öyle olmayacak lâflar söylemiş, öyle küfürler savurmuş ki... anlatılamaz. O vakit âlicenap rüzgâr yine hiddetlenmeden ona küçük bir ders vermek istemiş, biraz hızlı esmiş, tabiî sivrisineği önüne katmış.

“Buvvv, buvvv...”

Tesadüfen bir çatının önünden geçiyormuş. Sivrisinek can havliyle bu çatıya atlamış, iki kirişin ortasına gizlenmiş, yine “Puf, puf, puf...” diye rüzgârla eğlenmeye başlamış, rüzgâr kızmış, daha hızlı esmiş.

“Buvvv, buvvvvv...”

Daha hızlı.

“Buvvvvvv, buvvvvvv...”

Sonra daha hızlı.

“Buvvvvvvvv, buvvvvvvv...”

Fakat kirişin arasına iyice saklanan sivrisineği bir türlü yerinden sökememiş. Hiddetle fırtına olmuş. Sonra kasırga, bora, nihayet tayfun olmuş. Başlamış çatıyı sarsmaya! Artık gülmeyi bırakan sivrisinek korkusundan yaptığı küstahlık için af dileyecek yerde, “Ulan terbiyesiz rüzgâr! Ne oluyorsun? Yoksa bana bu fakirin çatısını mı söktüreceksin?” demiş.

* * *

Anlıyorsun ya... Rüzgâr yıkamayacak da, sözde sivrisinek o incecik ayaklarıyla koca çatıyı söküp atacak! Kıssadan hisse: Âciz daima şarlatan...

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum