Mustafa Yürekli

Mustafa Yürekli

Tarihçi 12 Dişini Neden Çektirdi?

Reşat Nuri Güntekin, dönemin iktidarı ‘yobazlığı eleştiren bir roman yazması’nı isteyince niçin oturup Yeşil Gece romanını yazdı?

Ord. Prof. Dr. Mükrimin Halil Yinanç onaylamayacağı bir tarih teorisini savunmak zorunda bırakacak bir emr-i vakiden kurtulabilmek için önden on iki dişini niçin çektirdi?

Türkiye’de baskıyı algılama sorunu var.. .

Mustafa Yürekli, baskının ülkemizdeki 200 yıllık tarihini taradı, nedenlerini sorguladı ve sonuçlarını gözden geçirdi..

 

BASKININ 200 YILLIK TARİHİ 


Milletimiz, dünya devletleri arasında sosyal, ekonomik ve siyasal alanlarda zayıf düştüğü için son iki yüz yıldır kimi zaman hafifleyen, kimi zaman şiddetlenen gizli açık baskı altındadır. 

Yöneticiler, kurtuluş gördükleri çözümleri Milli Mücadele’de olduğu gibi bazen toplumdan destek alarak, Birinci Dünya Savaşı’na katılma veya Cumhuriyet devrimleri gibi olaylarda görüldüğü üzere bazen de ona dayatarak uygulamaya koymaktadır. 

İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy, baskıları nedeniyle, gönülden bağlı olduğu İslamcılık düşüncesini paylaştığı II. Abdülhamit’e yönelik güçlü bir eleştiri yapmış ve onun yönetimini ‘istibdat’ olarak tanımlamıştı. 

Çevresini şaşırtacak kadar dürüst olan Mehmet Akif Ersoy, ömrünü adadığı İslam birliği idealini paylaştığı Abdühlhamit’in yönetimini istibdat olarak gördüğü için onu, ‘İstipdat’ isimli şiirinde şiddetle eleştirmiştir. 

“Yıkıldın gittin amma ey mülevver devri istibdad 
Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz bir mülevves yad.” (İstibdad, s. 85) 

Milletimiz, çoğu zaman yukardan gelen bu baskılar altında büyük buhranlar geçirmiştir. 

‘Biz yaptık oldu..’ yaklaşımındaki yöneticiler, sözkonusu baskı dönemlerinde, bilimi, düşünceyi ve sanatı da fütursuzca ezebilmektedirler. Baskı dönemlerinde kültür sanat hayatımız iyice yoksullaşır ve gerçek yazarlar/sanatçılar eser veremez duruma gelirler. 

Düşünce özgürlüğünü kısıtlayan ve milletimizi dünya kamuoyunda küçük düşüren 301. Madde’nin ülke gündemine taşınması nedeniyle baskının kültür/sanat hayatımızı cehenneme çevirişini gösteren, tarihte yaşanmış iki olayı ve arka planıyla dikkatlerinize sunmak istiyorum: 

EMR-İ VAKİYLE YAZILAN ROMAN: ‘YEŞİL GECE’ 

Prof. dr. Birol Emil, ‘Reşat Nuri Güntekin’in Romanlarında Şahıslar Dünyası’ adlı çalışmasında (İ.Ü.Edebiyat Fakültesi yayınları, c.1, s.313) güdümlü edebiyata örnek teşkil edecek önemli bir anekdotu anlatır: 

23 devriminden sonra, ünlü romancı Reşat Nuri Güntekin çağrılarak kendisinden ‘yobazlığı eleştiren bir roman yazması’ istenir. 

Reşat Nuri oturur, verilen emri yerine getirir. 

‘Yeşil Gece’ adlı romanı, reddedilemeyen bu görevlendirmenin ürünüdür. 

Reşat Nuri, maruz kaldığı baskıyı doğru algılayamamış, gözlerini kapayıp verilen görevi yerine getirmiştir.. 

Reşat Nuri’de, bir bilim adamında, bir düşünürde, bir sanatçıda olması gereken onuru niçin göremiyoruz? Çünkü o baskıyı algılayamıyor. 

Baskıyı algılayamama ve boyun eğme sorunu, Türkiye’nin demokratikleşme yolunu kesen en temel sorunlarından biridir. 

DİŞLERİNİ ÇEKTİRİP KONUŞMADI 

Anlatılır ki 23 devriminden sonra, tarih alanında da, dil alanında ortaya atılan ‘Güneş Dil Teorisi’ne benzer bir teori ülke gündemine taşınmak istenir. 

Söz konusu tarih teorisinin bir ilmi kongrede kamuoyuna sunulması görevi de dönemin ünlü tarihçisi Ord. Pro. Dr. Mükrimin Halil Yinanç’a verilmek istenir. 

Kendisini, onaylamayacağı bir teoriyi savunmak zorunda bırakacak bu emr-i vakiden kurtulabilmek için. Ord. Pro. Dr. Mükrimin Halil Yinanç bir dişçiye gider. Önden on iki dişini çektirir. 

Mükrimin Halil Yinanç Hoca, bilimsel kariyerini ve onurunu koruyabilmek için kendini konuşamayacak duruma getiren bu sağlam dişlerini çektirme kararını alırken, üzerinde ne kadar büyük bir baskı hissettiğini fark etmek gerek.. 

DÜNYA ÇAPINDA BİR DAHİNİN ONUR MÜCADELESİ 

Peki ama kimdir Ord. Prof. Dr. Mükrimin Halil Yinanç? 

Hiç şüphesiz ülkemizin yetiştirdiği dünya çapında büyük tarihçilerden biri. 

Dönemin yöneticileri onun dünya bilim çevrelerindeki kariyerinden istifade etmek isterler.. Ne var ki Mükrimin Halil Yinanç Hoca, bu emr-i vakiye boyun eğmez.. 

Baskıyı, dişlerini çektirerek protesto eder.. 

Bu olayı anlayabilmek için Mükrimin Halil Yinanç Hoca’ya yakından bakmak, onu tanımak gerekir: 1900 yılında, Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesinin Ceyhan Mahallesi´nde dünyaya gelmiştir. Yinançlar, Çukurova bölgesinde hayırseverlikleriyle ve ilme düşkünlükleriyle tanınan bir ailedir. Babası, Hacı Kamil Efendi, annesi de Ayşe Hanım’dır. Mükrimin Halil Hoca, henüz 7 aylık iken dünyaya gelmiştir. Daha çocukken, dahi olduğu bellidir: Çünkü Kur´an´ı Kerim´i yedi yaşında ezberleyerek hafız olmuştur. 

Mükrimin Halil Hoca da tıpkı Bediüzzaman Said Nursi gibi, fotokopik zekadır; bir gazete veya kitap sayfasını bir bakışta, birkaç saniye içinde hafızasına yükleyebilmektedir. Fotokopi makinesi gibi bir zekası, yüklenen en küçük şeyi bile kaybetmeyen müthiş güçlü bir hafızası vardır. 
Mükrimin Halil Hoca, gerçekten dahidir: Okuduğu okulların sınıflarını kimi yıllarda çift atlayarak geçip Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ilim ve eğitimin zirvesi olan İstanbul Üniversitesi’ni bitirdikten sonra, aynı üniversitede öğretim görevlisi kalmış ve akademik çalışma yapmıştır. 1927´de Doçent, 1941´de Profesör, 1957 yılında da Ord. Profesör olmuştur. Ord. Prof. Dr. Mükrimin Halil Yinanç, dünyada ender yetişen şahsiyetlerdendir. Okul Müdürü Hüsamettin Yinanç´ın M. E. Bakanlığı’na teklifi üzerine, Elbistan´da açılan ilk liseye; “Mükrimin Halil Lisesi” adı verilmiştir. 

Ord. Prof. Dr. Mükrimin Halil Yinanç, 1961´de İstanbul Üniversitesi´nde öğrencilerine ders verirken anî bir kalp krizi sonucu vefat etmiştir. Son nefesini üniversitenin anfisinde verecek kadar ilmi ve eğitimi şiddetli seven bu büyük bilim adamı, ülkemize tarih alanındaki büyük çalışmalarıyla hizmet vermiştir. 

DÜNYA KÜTÜPHANELERİNDEKİ ÇALIŞMALARI 

Paris Milli Kütüphanesi´nde; insanlık tarihi ve özellikle Osmanlı tarihi açısından çok değerli olan ‘Düsturname’ adında bir kitap bulunmaktadır. ‘Düsturname’ adlı bu kitap, ‘Enverî’ adında bir Osmanlı yazarı tarafından kaleme alınmış, bilinen en eski Türkçe tarih kitabıdır.. 
Tarihçiler bilir, ‘Düsturname’, Fatih´in Vezir-i Âzamı Mahmut Paşa namına İstanbul’un fethinden tam 12 yıl sonra, 1465 yılında (Hicrî 689) yazılmıştır. Eser 118 varak (yaprak)tır. 

‘Düsturname’ adındaki, Paris Milli Kütüphanesi´nde bulunan bu el yazması ünik (tek) eser; tarihi önemi nedeniyle çok değerlidir. Dolayısıyla kitabın okunması serbest, dışarı çıkartılması, okunup kopya edilmesi hala yasaktır. 

Mükrimin Halil Yinanç Hoca,Galatasaray´da öğretmenken devlet tarafından 1925-1927 yılları arasında Paris´e gönderilmiş, söz konusu ‘Düsturname’ kitabını ezberleyerek (istinsah ederek) aynısını deftere yazıp yurda dönmüştür. 

Eseri, bir yıl sonra, 1928´de İstanbul´da yüz sayfa civarında bir mukaddime yazarak yayınlanmıştır: “Eser; hilkatten (kainatın ve insanın yaratılışından) başlayıp Osmanlı´lara kadar kurulan bütün devletlerin kısa bir özetini verdikten sonra, asıl yazarın kendi dönemini ve biraz öncesini ele alarak, Osmanlıların ve Aydınoğulları´nın kuruluş dönemi tarihini ihtiva etmektedir.” 

Paris´e giden Ord. Prof. Dr. Mükrimin Halil Yinanç, kütüphane görevlilerinden yasaklı durumu bizzat öğrenince, ‘Düsturname’yi okuyup ezberler, kaldığı otele gidip yazar ve bunu tekrarlayarak tüm kitabı, hazırladığı deftere yazıp yurda döner. 

Kitap matbaaya verilip kısa zamanda baskısı tamamlanır. Kitabın Türkiye’deki yeni baskısını gören Fransız yetkililer: “Bu kitap kütüphaneden dışarı çıkartılarak kopya edilmiştir ” kararına varırlar. Yönetimce kütüphane müdürü ve tüm memurların görevine son verilir. 
Dönemin yönetimi, bilimsel bir görevlendirme yapınca Mükrimin Halil Yinanç Hoca görüldüğü gibi canhıraş çalışmaktadır.. Hoca dehasıyla milletine hizmet etmekten geri durmamaktadır. Baskıya boyun eğmeyecek kadar da onurlu bir bilim adamıdır o aynı zamanda.. 

Bir yıl sonra, başka bir konu için Paris´e giden, kütüphane görevlilerine işten el çektirildiğini bizzat öğrenen Ord. Prof. Dr. Mükrimin Halil Yinanç; o işin ilgili ve yetkililerini toplar: “Onlar haksızlığa uğramıştır. Ben okudum, kaldığım otele gidip yazdım. Buyurun, o kitabın neresini açarsanız açın, oradan öteyi sonuna kadar okuyayım, sizler de dinleyiniz” der. 
Bu teklif, kabul görür. Özel bir kurul önünde Ord. Prof. Dr. Mükrimin Halil Yinanç eseri ezberden okur. Akıllara durgunluk veren bu örnek imtihanı başarıyla verir. Paris Milli Kütüphanesi’nin oluşturduğu, Osmanlıca El Yazması’nı inceleyen ve hocanın vukufiyetine şahit olan söz konusu kurul, Ord. Prof. Dr. Mükrimin Halil Yinanç Hoca’nın eline ayağına kapanır; ondan özür diler, görevden el çektirilen kütüphane çalışanları da eski görevlerine iade edilir. 

Bu ilginç durum üzerine, Üniversite Konseyi bir kürsü verir, ayrıca tahsis edilen odanın kapısına bir görevli koyar. Ne zaman geleceği belli olmayan Mükrimin Halil Hoca, tahsis edilen odaya her varışında, kürsüyü bekleyen görevlinin bir asker gibi “Hazır ol” vaziyette beklediğine şahit olur. 
Ord. Prof. Dr. Mükrimin Halil Yinanç, hayatı boyunca dünya kütüphanelerini dolaşmış, 


belgeleri elden geçirmiş ve şanlı tarihimizin tanıtılmasına büyük katkıları olmuş değerli bir bilim adamıdır. Baskılar, işini zorlaştırmıştır belki.. Fakat o hizmet olarak gördüğü bilimsel çalışmalarını aksatmadan yürütmüştür.. 

BASKIYI ALGILAMA SORUNU 

Baskı dönemlerinin din, bilim, düşünce ve sanat hayatını kuruttuğunu gösteren pek çok örnek verilebilir elbette. 

Burada bir şeye dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Ülkemizde baskıyı algılamada ciddi bir sonu var. Kişilikli, onurlu bilim adamı, yazar ve sanatçılar baskı karşısında boyun eğmeyerek elbette baskıyı ve yol açtığı yıkımı doğru algılamaktadırlar.. 

Ne var ki baskı ve sonuçlarını algılayamayan pek çok insan var.. Hem de her kesimden.. 

Örneğin sol aydın, 27 Mayıs ve 28 Şubat askeri müdahalesini onaylayıp desteklerken, 12 Mart ve 12 Eylül askeri müdahalelerine karşı çıkabilmektedir.. 

Aynı şekilde sağcı aydınlar da 12 Mart askeri müdahalesini onaylayıp onu desteklerken diğerlerine karşı çıkabilmektedir.. 

Bu tutarsız yaklaşım, baskıyı ve sonuçlarını algılayamama sorunu net bir şekilde ortaya koymaktadır sanırım.. 

Özgür, demokratik ve barış içinde bir Türkiye idealini paylaşanlar, baskıyı ve sonuçlarını algılayabilenler, din, bilim, düşünce, kültür ve sanat hayatımızın canlılık göstermesinin hayati önemini kavrayanlar elbette 301. maddenin karşısında mücadeleye devam edeceklerdir. 

Yönetimler, tarihe geçtiklerini bile bile baskıya başvurmayı sürdürseler de.. 

Özgürlükler için mücadele hep var olacaktır. 

 

Ulu Kanal

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.