Selami Kaytancı

Selami Kaytancı

Yüceler ve Cüceler..

Acaba yeryüzünde gerçek kahramanlarını cüce, sahte kahramanlarını da yüce olarak gösteren bizden başka bir ulus var mıdır?!.. Tarih kitaplarına gerçek kahramanlarını almamış, ya da cüce göstermiş; sahte kahramanlarını ise, baş köşeye oturtup yere göğe sığdıramayıp yüce göstermiş bir başka ulus daha var mıdır?!..

 Gençliğimde Napolyon’un bir sözünü okumuştum; o söz, kafamdaki birçok sorunun da çözümü olmuştu. Napolyon: “Mağlupların tarihi yoktur; tarihi galipler yazar!..”, “Tarih, galiplerin yazdığı ve üzerinde herkesin anlaştığı bir yalandır!..” diyor.

Bizim tarihimizde öyle olaylar ve bu olayların kahramanı olmuş öyle kişiler var ki, gerçekte birer cüce olan, hatta hain olan bu insanlar, bir şekilde allanıp pullanıp birer yüce kahraman yapılmış, herkes de buna bir şekilde inandırılmıştır. Öyle olaylar ve bu olayların kahramanı olmuş öyle kişiler de vardır ki, üzerleri birileri tarafından çizilmiş, örtülmüş, gizlenmiş; ya tamamen gözlerden uzak tutulmuş ya da cüceltilmiştir!..

“Yalan söyleyen tarih utansın!..” son zamanlarda dilimizden düşürmediğimiz bir söz oldu. Ama acaba gözümüze baka baka bize yalan söyleyenler hiç utanıyorlar mı?!.. Sanmıyorum; çünkü eğer bunlarda zerre kadar utanma olsa, bu yalanları gözümüze baka baka doğruymuş gibi söylemezler!..

TRT, son yıllarda çok önemli, çok büyük prodüksüyonlara imza atmaya başladı. Sahtekarların, yalan tarihçilerin, hainlerin elinden kurtulduğundan beri, gündem belirleyen, milleti uyandıran, düşündüren prodüksüyonlar peş peşe gelmeye başladı. İşte onlardan biri, yücelerle cüceleri ortaya çıkaran bir dizi daha başladı: KUT UL AMÂRE…

Bu milletin evlatları, Kut’ul Amâre’yi de onun kumandanı Halil Kut Paşa’yı da Medine müdafii Fahrettin Paşa’yı da galiplerin EMİLE’ye yazdırdığı sahte tarih kitaplarında görmedi, okumadı… 2017 yılına kadar da bunlardan habersiz yaşadı!.. İngilizlere, tarihlerindeki ikinci en büyük yenilgiyi tattıran ve İngiliz tarihinde, tarih kitaplarında birer utanç vesikası olarak zikredilen, bizim tarihimizde ise bir büyük gurur vesilesi olması gereken bu zafer ve onun kahraman komutanı Halil Paşa’yı kim, niçin tarih kitaplarına koydurmadı?!.. Kim, niçin, neyden korktuğu için bu büyük zaferi ve onun kumandanını gizledi?!..

İngilizler için, Ortadoğu petrollerine hakim olabilmek açısından iki önemli şehir vardı: İstanbul ve Bağdat… Bu şehirler mutlaka ele geçirilmeli, Osmanlı yıkılmalıydı. Bunun için Çanakkale’ye saldırdı, bunun için Bağdat’a saldırdı. Bu şehirlerin ele geçirilmesiyle birlikte hem Osmanlı İmparatorluğu içindeki Müslümanlar hem de kendi sömürgelerindekiler üzerinde ciddi bir psikolojik üstünlük elde etmeyi hesaplıyorlardı. Ama olmadı. Biri denizin dibini, diğeri ise Arap çöllerinin derinliklerini boyladı. Her ikisinde de İngiliz tarihi açısından birer utanç vesikası olan iki büyük şamar yedi, iki büyük hezimet yaşadı. Bundan dolayı, Kut’ül Amâre, Çanakkale’nin ikiz kardeşidir.  

ASLINDA KUT’UL AMÂRE UNUTULMADI, UNUTTURULDU!..

Hem de öyle bir unutturuldu ki, bırakın bunun ne olduğunu, nerede olduğunu, adını bile doğru dürüst yazamıyor ve telaffuz edemiyoruz. Zannedersiniz ki, unutturulmaya çalışılan “şey”, kendi tarihimiz açısından bir “yüz karası”, “büyük bir utanç”, hazmedilmesi zor bir yenilgidir!.. Ya da daha hafif bir ifadeyle, bir başkasının bizim üzerimizdeki zaferlerle dolu tarihinin, bizler açısından kabullenilmek istenilmeyen bir parçasıdır.

Oysa durum tam tersi ve bundan dolayı da tamamen ibretlik bir olay... Sadece bizim açımızdan değil, tüm insanlık açısından... İngilizler, petrollerine, topraklarına göz diktiği, bunun için tarihe gömmek istediği Osmanlı’ya, Kut ul Amâre’de 13 general, 481 subay, 13.300 er esir; 23.000 de ölü vermiş… Maddi kaybın, masrafın haddi hesabı yok!.. Öyle bir şamar yemiş ki, eşi benzeri yok!..

Bir zafer, sonradan sonraya ancak bu kadar bir hezimete dönüştürülebilir!.. İnsan; kendi tarihine, coğrafyasına, ecdadına, diline bu kadar yabancılaştırılabilir, bîhaber edilebilir! O yüzden şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: İngiliz, belki Kut’ül Amâre’de bir savaşı kaybetti. Ama sonrasında öyle bir siyaset izledi ki, bu zaferin kahramanları ile torunlarının arasına “tarihsel hafızanın silinmesi” gibi bir zafere(!) imza attırdı!..

Ayrıca, Kut’ül Amâre, bize unutturulan, unutturulmaya çalışılan zaferlerimizden sadece birisidir. Örneğin, Milli Mücadele’nin son cephesi olan Elcezire’de, 31 Ağustos 1922’de yine İngiliz emperyal güçlerine karşı Türklerin, Kürtlerin ve Arapların kazandığı Derbent Zaferi’ni acaba kaç kişi biliyordur?

Son yüz yıllık tarihimiz, ne yazık ki, yüceleri cüceltilerek, cüceleri de yüceltilerek yazılmıştır. Çanakkale bir büyük destandır; hem de dünya tarihinde eşine benzerine rastlanmayan cinsten bir destandır. Gelin görün ki, bu destanda kıytırık görevleri olan ve görevlerini de hakkıyla yapıp yapmadıkları tartışmalı olanlar, sanki bu destanın tek yazıcısı, tek kahramanı imiş gibi lanse edilmiş ve sahte tarih kitaplarında olağanüstü yüceltilmiş, adeta ilahlaştırılmışlardır. Diğer tarafta, savaşın gerçek kumandanı olan, büyük işler başaranlar, bu sahte tarih kitaplarında ya hiç anılmamışlar ya da cüceltilmişlerdir.

İnsanlar da rakamlar gibidir; ancak durumlarına göre kıymet alırlar. Bizim sahte tarihimizde, gizli bir el tarafından, aslında solda sıfır olanlar, sağa; sağda sıfır olanlar da sola yazılarak, bu millete yutturulmuşlardır!..

Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığı, Filistin ve Suriye cephelerinde, İngilizler karşısında, “75.000 esir, 360 top, 800’den fazla makineli tüfek, 200 kamyon, 44 otomobil, 89 lokomotif, 468 yük ve yolcu vagonu” zayiatı ile sonuçlanan bir geri çekilme utancı yaşatmıştır bize... Bir “geri çekilme” sürecinde bu kadar zayiat verilir mi?!.. Şimdi ben merakımdan soruyorum; gerçek tarihçiler versin cevabını: Bu bir geri çekilme midir; yoksa kaçma mıdır?!.. Yoksa yoksa, bilerek teslim etme midir?!..

Birinci Cihan Harbi’nde esir düşenlerin sayısı 202 bin kadardır. Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, en çok esiri, 75 bin kişiyle M. Kemal Paşa’nın kumanda ettiği Filistin cephesinde verdiğimizi yazmaktadır. (Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı’nın Çöküşü, Timaş Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 76.)

Birisi İngiliz’e 75 bin Mehmetçik ve şu kadar mühimmat esir veriyor, YÜCELER YÜCESİ oluyor; diğeri, İngiliz’den 35 bin kelle ve şu kadar mühimmat alıyor, CÜCELER CÜCESİ oluyor!.. Bu taksimi, kurt yapmaz kuzulara şah olsa!..

Bütün bunlara rağmen, İngiliz emperyal gücü, Sykes&Picot’yu tam anlamıyla gerçekleştirememiştir. Çünkü Anadolu’yu, Anadolu’daki o güçlü ruhu yerinden söküp atamamışlardır. Ne içimizdeki valilerine Hilafet’i kaldırtmaları, ne alfabemizi değiştirip bu milletin evlatlarını kör, sağır, dilsiz bırakmaları ve ne de medeni(!) kanunları, bu milletin içindeki cevheri yok edememiştir!.. Nitekim şimdilerde eski coğrafyasına tekrar dönüşte olan bu ruh ile emperyalizm bir kez daha karşı karşıyadır. Bölgeyi ya biz yeniden dizayn edecek ve buraya özlenen barışı getireceğiz, ya da onlar kan akıtmaya devam edecekler!.. Şimdi ya Kut’ül Amâre kazanacak, ya Sykes&Picot kazanacaktır!..

1974 Kıbrıs harekatı öncesinde ibretlik bir olay yaşanır… Ecevit’in Londra’ya İngilizler ile görüşmeye gitmesi ile vekil başbakan olan Necmettin Erbakan, havaalanında komutanları toplantıya çağırır ve çıkarma emri verir. Bundan hemen haberdar olan ABD, Türkiye’yi 6. Filo ile tehdit eder. Şayet çıkarma yapılırsa, 6. Filo’yu saldırtacakları tehdidinde bulunur.

Bunun üzerine Erbakan Hoca, komutanları toplar, toplantıya 300 tane de pilotumuzu davet eder. Pilotlara karşı bir konuşma yapan Erbakan, durumu izah eder ve ABD’yi alt edebilecek silahları kısa sürede üretemeyeceklerini, bu nedenle de, 6. Filo’ya “ŞEHADET DALIŞI” yapabilecek 8 tane gönüllü pilota ihtiyaçlarının olduğunu bildirir. Bir anda 300 pilot birden, öne atılarak aday olduklarını bildirip göz yaşartan bir tablo ortaya koyarlar.

Toplantıdan sonra, komutanlar neden böyle bir istekte bulunduğunu sorarlar Erbakan’a.

“Şu anda, bunun istihbaratı Pentegon’a ulaşmıştır ve onlar bunu değerlendireceklerdir!..” der. Ve nitekim, çıkarma yapılır ve ABD, 6. Filo’yu saldırtmaya cesaret edemez!.. “Adanın tamamını alalım, masaya öyle oturalım!..” diyen Erbakan’ı, Ecevit, kim bilir kimlerden aldığı telkinlerle dinlemez ve Kıbrıs, hâlâ başımızı ağrıtmaya devam eder.

Ne var ki, savaşın sonunda, hakim güçler, Ecevit’i “Kıbrıs Fatihi(!)” ilan eder; ama Erbakan tâ geri planlara itilir!..

Şimdi milli TRT’ye büyük işler düşmektedir… Diğer tarihi olaylar yanında, acilen bir “Çanakkale Dizisi”, “Kurtuluş Savaşı Dizisi” ve acilen bir “Kıbrıs Harekatı Dizisi” çekilmeli ve bu milletin evlatları gerçek tarihini öğrenmelidir!.. Onun için yakın tarihimizi yeniden yazmak gerekiyor. Tarihimizle, ecdadımızla, coğrafyamızla, daha doğrusu kendimizle barışmanın yolu, gizlenen gerçek tarihin gün yüzüne çıkarılması; soldaki sıfırlarla, sağdaki sıfırların gerçek manada ortaya konmasındadır. Cücelerin yüceltilmesi, yücelerin cüceltilmesi, milletin tarihine olan küskünlüğünü, kızgınlığını gideremeyecektir!..

 

Selami Kaytancı

18.01.2018, Adana

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum