Abdullah Sert: Mahmut Sami Ramazanoğlu'nun Eserlerinin Ruhu

Abdullah Sert: Mahmut Sami Ramazanoğlu'nun Eserlerinin Ruhu

Bizler 1970’li yıllarda kendileriyle müşerref olduğumuzda, o defterlerini önlerine açıp, bugün bizim neşrettiğimiz bir takım kitapları, bir sohbet boyu büyük bir heyecanla nasıl okuduklarını görürdük.

Bir başka husus, yine Ömer Kirazoğlu Hocamızdan dinledik; Sami Efendimiz yazdığı bütün defterlerini ilk önce hane halkına okurlardı. İlk sohbet hanenin içinde oluyordu. Biraz önce Mahmud Kirazoğlu ağabeyimiz naklettiler, o ev bir Dar’ul Erkam’dı. O ev dış dünyaya, “Bir Müslüman evi nasıl olmalıdır” laboratuvarı gibiydi adeta. Sevgisiyle, şefkatiyle, eğitimiyle, manevi terbiyesiyle. Bizatihi Sami Efendinin dillerinden validemiz dinliyor, kerimeleri dinliyor, Mahmud Beyler, kardeşleri dinliyorlar. Daha sonra cemaate, ihvana okunuyor. Bizler 1970’li yıllarda kendileriyle müşerref olduğumuzda, o defterlerini önlerine açıp, bugün bizim neşrettiğimiz bir takım kitapları, bir sohbet boyu büyük bir heyecanla nasıl okuduklarını görürdük. O zamana kadar bunlar hemen hemen, amme efkarına ta’b edilmemişti. Ama önce o kitapların hepsi mübarek müellif tarafından bizatihi okunmuştur. Ondan sonra da amme efkarına tanıtılmıştır.

Eserlerin Ruhu

Peki ne vardı bu eserlerde? Her eser başlı başına özel bir takdimi gerektirir aslında. Mesela İbrahim Aleyhisselam, Yusuf Aleyhisselam bunların her biri için özel bir oturum bile yapılabilir. Ama genel olarak bu eserler için arz edeceğimiz husus şudur: Bir kere Sami Efendinin eserleriyle, temsil ettiği tasavvufi çizgiyi iyi anlamak lazım. Ne var burada; tamamen Kur’an merkezli, Rasulullah -sallallahu aleyhi vesellem- merkezli bir manevi eğitim var. İşte bakıyoruz Hazreti Yusuf kitabına, Kur’an’dan Yusuf Suresinin tefsiridir. Bir tefsirdir adeta. Ama onun içerisinde gerçekten binlerce incelikler vardır. Olay sadece Kur’an’ı Kerim’i bir meal olarak anlatmak ve klasik tefsir üslubuyla tefsirden ibaret değildir. Bugünün insanının muhtaç olduğu terbiye de içine nakşedilmiştir. Ben özellikle de, “Sami Efendi acaba niye Yusuf Aleyhisselamı yazmıştır? Niye İbrahim Aleyhisselamı yazmıştır, niye Ashab-ı Kiram menakıbını yazmıştır?” diye zaman zaman düşünmüşümdür. Türkiye’nin son elli yılını yaşamış bir insan ve ondan evvelki, 1920’lerden bugünlere intikal eden tarihimizi biraz okumuş bir insan olarak, şu tespitte bulundum; Sami Efendi böyle kimseye ‘şu yanlıştır, şu doğrudur’ gibi tembihlerde bulunan bir insan değil. O kendi yolunda devam eden, ama onun tabiriyle ‘el ârifu yekfîhil işare’ yani ‘arif olana küçük bir işaret kâfidir’ diye bir üslubu kullanan bir Allah dostu. Onun için de özellikle, yaşadığımız son seksen yılda, bu toplumun üç temel şeye ihtiyacı olduğunu düşünmekteyim.

Birincisi tevhid inancı. Çünkü gerçekten o tevhid inancı zedelendiği zaman, Sami Efendi, İbrahim Aleyhisselamı yazarak gerçek ubudiyyetin nasıl olduğunu, tevhid şuurunun nasıl olduğunu ve insanın sadece kimin karşısında boyun eğeceğini, kime tapacağını, kime taabbüd edeceğini Kur’an tefsiriyle, kimseyle tartışmadan, münakaşaya girmeden, o tevhidi korumaya, o noktadaki hassasiyetlerini ifade etmeye çalışmışlardır.

İkinci husus, Rasulullah -sallallahu aleyhi vesellem- Efendimizi ve O’nun ashabını tanımaktır. Bu bütün çağların insanlarının ihtiyacıdır. Hem şer’i olarak hem tasavvufi olarak hem de ihsan boyutuyla tanınacak tek insan, takip edilecek tek iz, Allah Rasulü ve O’nun ‘Ashabım yıldızlar gibidir’ buyurduğu sahabileridir. Onun için Sami Efendi Hazretleri, Peygamberimizin Bedir Gazvesini, Uhud Gazvesini, Tebük Seferini, daha sonra Ebu Eyyub Ensari hazretleriyle başlayan Ashab-ı Kiram serisini ve özellikle de nesilleri kendisine ulaştığı için Halid ibni Velid eserlerini kaleme almışlardır. Tabii bizler zaman zaman Uhud’u anlatırken mahzuniyetini, Bedir’i anlatırken Ashab-ı Kiram’ın celaletini, celadetini, bizatihi sohbet sırasında, o sohbette bulunanlar dikkatli bir şekilde hissetmişlerdir. Hele hele o Tebük Seferi diye bahsedilen eseri. Gerçekten Tebük Seferi sahabenin sınandığı bir seferdi. Onun sonunda da Allah Rasulü, sahabilerin tam Medine’ye kavuşupta, “Ohh artık Medine’ye geldik dedikleri zamanda, Allah Rasulü’nün işin bitmediğini ifade eden, ‘şimdi küçük cihattan, büyük cihada geldik.” buyurmaları… Evet bin kilometre Tebük’e gidip, belki orada birçok sahabinin adeta derisi kemiğe yapıştı, döndüler geldiler. Ama, “feiza ferağte fensab”…” yorulduğun zaman, boşaldığın zaman, yepyeni bir hizmete başla” şeklindeki, o ayeti kerimenin mucibince Efendimizin, sahabesine bir cihattan bir başka cihada, bir gayretten bir başka gayrete devamlı koşturmasını ifade eden, bugünkü Müslümanlara da hem maddi cihadı hem de o nefis cihadı dediğimiz büyük cihadı hatırlatan çok önemli bir eser.

Ulu Kanal

Kaynak:Haber Kaynağı

Etiketler :
HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum
Önceki ve Sonraki Haberler