İsmail Cengiz ile Türk dünyasında gezinti
Türk Dünyasının Vicdanı: İsmail Cengiz ile Doğu Türkistan, Türk Birliği ve Mücadele Üzerine
Türk dünyasının farklı coğrafyalarında yıllardır sesi duyulmaya çalışılan bir dava var: Doğu Türkistan. Bu davanın Türkiye’deki en kararlı savunucularından biri ise halk şairi, araştırmacı ve yazar İsmail Cengiz. Doğu Türkistan kökenli bir ailenin evladı olarak dünyaya gelen Cengiz, hayatının büyük bölümünü Türk dünyasının meselelerini anlatmaya, unutturulmaya çalışılan gerçekleri hatırlatmaya ve Doğu Türkistan’daki dramı uluslararası platformlarda dile getirmeye adamış bir isim.
Avrasya Türk Dernekleri Federasyonu’nun kurucu genel başkanlığını üstlenen, Orta Asya’dan uluslararası kuruluşlara kadar pek çok alanda faaliyet yürüten İsmail Cengiz; aynı zamanda kalemiyle de mücadele eden bir fikir insanı. “Yanık Türkistan”, “Çin’de İslamiyet ve Türkler” ve Doğu Türkistan üzerine yaptığı araştırmalar, onun yalnızca bir şair değil aynı zamanda sahayı yakından bilen bir araştırmacı olduğunu da gösteriyor.
Biz de bu röportajda İsmail Cengiz ile Türk dünyasının bugünkü durumunu, Doğu Türkistan meselesini, uluslararası dengeleri ve Türk birliğinin geleceğini konuştuk. Tarihten gelen bir hafızanın, sahadan gelen tecrübelerin ve fikrî mücadelenin izlerini taşıyan bu söyleşinin, Türk dünyasına ilgi duyan okuyucular için önemli bir perspektif sunacağına inanıyoruz.
— Savaş Erman
Soru : Öncelikle sizi tanımayan okuyucularımız için kendinizi ve hayat hikâyenizi kısaca anlatır mısınız?
Doğu Türkistan kökenli bir aileden geliyorsunuz. Bu kökler hayatınızı ve fikir dünyanızı nasıl şekillendirdi?
Türk dünyası ve Doğu Türkistan meselesiyle ilgilenmeye sizi yönelten kırılma noktası neydi?

Evet, Doğu Türkistan Uygur Türkü, Kaşgarlı bir babanın evladıyım. Babam ve dedem 1953’de “vatan için vatandan ayrılmak” zorunda kalarak Türkiye’ye göç ederek önce Konya Cihanbeyli’ye, buradan da Adana’ya yerleşmişler. İlkokulu ve Ortaokulu Adana’da okudum. Dolayısıyla Adana’yı fikir dünyamın şekillendiği yer olarak söyleyebilirim. Adana Kültür Ocağı’nda Prof. Dr. Kamil Turan, Necdet Özkaya, Faruk Akkülah, Rüstem Kocadurmuşoğlu, Ali Bademci, Hasan Basri Erdem, Mustafa Hasanoğlu, Ayhan Aksu, Hülagu Bağcılar, Dündar Taşer, Ahmet Sofuoğlu, Hasan Çulhaoğlu ve Nurettin Pakyürek gibi fikir ve siyaset adamlarının sohbetlerinde bulundum.
Özellikle; 1970'li yıllar Adana'sının Necdet Hoca'sı, bizim neslimizin Necdet Ağabeyi, Türk Milliyetçisi, dava adamı, öğretmen, yüksek idareci, bütün bu insani meziyet ve idareciliklerinin ötesinde gerçek bir ağabey olan Necdet Özkaya’nın yetişmemde en etkili şahıs olduğunu söylemeliyim. Gerçekten de ortaokul öğrencisi olarak Adana Kültür Derneği Başkanı Necdet ağabeyin ve Ülkü Ocakları İl Başkanı Hasan Basri Erdem’in ve Adana Türkçüler Derneği’nde Nurettin Pakyürek’in Cuma, Cumartesi akşamları seminerlerini hiç kaçırmazdım.
Gerçekten de Efendi Barutçu’nun ifadesiyle "Necdet Hocanın hedefi kendi ideal dünyasını öğrencilerinde şekillendirmekti. Şanlı mazisini bilen ama kaybedilen vatan toprakları için de hüzünlenen; bununla birlikte, Büyük Turan'ı gerçekleştirmek için gereken hazırlıkları yapan bir gençlik yetiştirmek için uğraşıyordu."
“Yüce dağların dondurucu soğuğunda aşılmaz dağ başlarından kendilerine geçitler bularak, kızgın ovaların bunaltıcı sıcağına aldırmayarak; tarlalardan fabrikalara, fabrikalardan okullara, kütüphanelere, ilim laboratuvarlarına koşup "Türk Milletini çağlar üzerinden sıçratma" aşk ve heyecanıyla vatan için ter dökmenin de gaziliğin ve şehitliğin şerefi ve kutsiyeti kadar değerli olduğuna inanan” bir gençlik yetiştirmek en büyük hedefiydi.
İşte ben de bu ideal çerçevesinde 12 yaşından itibaren kendimi yetiştirmeye çalıştığımı, seminer notlarından her. Akşam bir ders ödevi gibi makaleler yazdığımı hatırlıyorum.
Elbette yetişmemde rahmetli babam Abdulkadir Cengiz’in çok büyük etkisi oldu. Çünkü onun Doğu Türkistan anılarıyla büyüdüm. Onun Türk dünyası ile olan ilgisi zaman içinde ben de sevdaya dönüştü.
Tatillerimizi dahi bu ideal çerçevesinde yapardık. Her yıl 9 Eylül’de ailece mutlaka İzmir’de olurduk. Çünkü İzmir Uluslararası Fuarı’nda Sovyet Rusya Standı açılırdı. Stantta Türkistanlı sanatçılar olurdu. Türkistan ile ilgili broşürler, müzik kasetleri dağıtılırdı.
Babamın her yıl bu fuara götürmesinin ardından, her yıl Kayseri’deki ve İstanbul’daki diğer Türkistanlı ailelerin ziyaret edilmesinin benim hayatımı ve fikir dünyamı etkilediğini söyleyebilirim.
6 yaşında iken Mehmet Emin Buğra’nın bir dolmakalem hediyesi, İsa Alptekin’in Osmaniye, Maraş, Kadirli gezilerine babamla birlikte katılmış olmam, MHP lideri Alparslan Türkeş’i Adana’ya her gelişinde yakınında olmam gibi benzeri etkenler o küçük yaşlarda yüreğimde, aklımda “Türkistan sevdası”nın oluşmasına vesile olmuştur.
Soru : Türk Dünyası ve Kimlik Bugün Türk dünyası dediğimiz coğrafyada sizce en büyük ortak güç nedir: tarih mi, kültür mü, yoksa dil mi?
Türk dünyasının en büyük ortak gücü “tarih” ve “kültür” değerlerimizdir. Ortak bir Dil’e sahip olmakla birlikte, özellikle Sibirya (Yakut, Saha, Altay, Çuvaş vs) Türkleri ile anlaşmakta çekilen zorluklar var. Hala bütün Türk halklarının birbirini rahatlıkla anlayabileceği uygulamada ortak bir alfabeye sahip değiliz. Türk dünyası coğrafyasında, İsmail Gaspıralı’nın ön ayak olduğu “Dil’de, İş’de, Fikir’de Birlik” şiarının gerçekleştiğini söylemek mümkün değildir.
Soru: Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarının üzerinden 30 yılı aşkın zaman geçirdi. Sizce beklenen birlik ve dayanışma sağlanabildi mi?
Türk Devletleri Teşkilatı’nı nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce sembolik mi yoksa stratejik bir birlik mi?
1990’lı yılların başlarında Moskova’nın iradesiyle Sovyetler Birliği’nin dağılması üzerine bağımsız devletler olarak ortaya çıkan 5 Türkistan Cumhuriyeti ile Azerbaycan’ın aradan geçen 35 yıl içinde arzu edilen seviyede olmasa da, kardeş cumhuriyetler arasında işbirliği ve dayanışma arayışlarını görmek mümkündür. “Merkezi Asya Birliği”, “Orta Asya Ekonomik Birliği” gibi kardeş Cumhuriyetler arasında kültürel, ekonomik ittifaklar olmuştur.
Türk Cumhuriyetleri arasındaki birlik ve işbirliği arayışları, Türkiye’nin de devreye girmesiyle kurumsal birlikteliğe dönüşmüş ve Türk Devletler Teşkilatı (TDT) kurulmuştur.
Böyle bir kurumsal teşkilatın oluşumu, birliğe giden yolda atılmış önemli bir adımdır. Neticede kardeş ülkeler, kardeş halklar yıllar sonra birbirlerini daha yakından tanımaya, anlamaya çalıştılar. Bence ortak alfabe çalışmaları, çeşitli kurumlar arasında kurulan ortaklıklar birlik ve dayanışmanın temellerinin atılmasını sağlamaktadır.
Ancak bu oluşumun arzulanan bir “ittifak oluşumu” olduğunu söylemenin oldukça erken olduğunu belirtmeliyim. Belki kağıt üzerinde “stratejik birlik” olduğunu söyleyebiliriz. Ve benim kanaatim, bu oluşumun, henüz “sembolik birliktelik” olduğu yönündedir.

Soru : Doğu Türkistan meselesini yıllardır yakından takip eden bir isim olarak bugün gelinen noktayı nasıl görüyorsunuz?
Doğu Türkistan, Türk dünyasının en önemli kanayan yarasıdır. 1949’dan bu yanan Komünist Çin egemenliği altında “Uygur Özerk Bölgesi” adı ile bulunan Doğu Türkistan’da 30 milyon soydaşımız 75 yıldır adeta bir yaşam mücadelesi vermektedir. Dini inançları, milli kimlikleri, kültürel ritüelleri tehdit altındadır. Her alanda adeta bir “soykırım politikası” uygulanmaktadır. Ne var ki 75 yıldır yaşanan baskılara rağmen, Türk-İslam dünyası Doğu Türkistan meselesine yeterli ilgi ve desteği göstermemiştir. Zaman zaman “Ankara”nın “Doğu Türkistan’da yaşayan soydaşlarımız bizim akrabalarımızdır, onların yaşantısı ile ilgilenmek bizim görevimizdir” benzeri yaklaşım ve söylemleri, diasporada verilen Doğu Türkistan mücadelesine manen destek sağlamaktadır. Ancak yeterli destekten söz etmek mümkün değildir. Günümüzde Amerika, Kanada, Japonya, İngiltere gibi Batılı ülkelerin, Türk-İslam ülkelerinden daha fazla Doğu Türkistan meselesine destek oldukları görülmektedir. Özellikle 2016’dan itibaren Doğu Türkistan coğrafyasında uygulanan “Ceza ve Toplama Kampları” ve bu kamplarda mecburi ideolojik eğitime tabi tutulan 3 milyondan fazla soydaşımıza yönelik yapılan hak ve hukuk ihlalleri, tehdit ve tacizler, Batılı ülkeler tarafından “soykırım” olarak tanımlanması sonrasında, Doğu Türkistan, kamuoyunda “küresel sorun” olarak gündeme gelmiş bulunmaktadır. Doğu Türkistan veya Uygur davasının uluslararası gündemde yer almasını önemli bir gelişme olarak görürken, dindaşına sahip çıkmayan İslam ülkelerinin yöneticilerini şiddetle kınıyorum.
Soru: Çin’in Doğu Türkistan’daki politikalarını uluslararası hukuk açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Uluslararası hukuk açısından baktığımızda Çin’in Doğu Türkistan politikasının tutarlı bir tarafı olduğunu söylemek mümkün değil. Bırakın uluslararası hukuku, Çin yönetimi 1982 Çin Anayasası’nda yazılı hak ve hukukları dahi uygulamıyor. Ayrıca “özerklik yasaları”nda tanınan hak ve hukukların da uygulamada verilmediği görülmektedir.
Ayrıca bölgenin hukuki durumunu ve meydana gelen olayları daha iyi anlamamız için, öncelikle ÇHC’nin azınlık politikasının zihni temellerini ortaya koymakta fayda var. Nitekim asıl sorun da; Konfüçyüzm’ün beslediği geleneksel “dünyanın merkezi Çin’dir” görüşünden kaynaklanmaktadır. Çin, kendisini dünyanın ortasındaki “çiçek” olarak görmekte; etraftaki komşuları ve toprakları ise “yabani otlar/barbarlar diyarı” olarak kabul etmektedirler. Dünyanın geri kalan kısmını ise “batı deryası” olarak kabul eden “Çin merkezci” bu düşünce tarzına göre; Çin’in idaresi altına girmeyi kabul edenler veya Çin kültürünü benimseyenler ya da Çin menfaatleri doğrultusunda siyaset güdenler barbarlıktan kurtulma(!) şansını bulabilirler. Dolayısıyla bu düşünce tarzına sahip olan Çin yönetiminden uluslararası hukuk değerlerine saygı göstermesini bekleyemezsiniz.
Dolayısıyla kendi anayasası ve özerklik yasalarındaki hak ve hukukları dahi uygulamayan Çin yönetiminin her alanda uluslararası hukuku çiğnediğini onlarca örnekle ispat edebiliriz.
1956 yılında oluşturulan özerk bölge statüsü ve yasalarında özerk bölgelere tanınan hak ve hukuklar çok değil sadece dokuz ay sonra Merkezi Hükümet’in kontrolüne devredilmek suretiyle lağvedilmiş, özerk bölge hakları sadece kâğıt üzerinde kalmıştır. Bir diğer ifade ile “Sincang Uygur Özerk Bölgesi”nin tamamiyle şekli ve kukla bir hükümet olduğu itiraf edilmiştir.
Ayrıca Çin’in 1982 Anayasası’nda azınlıklara ve özerk bölge halklarına tanınan haklar ve yasal garantilerin uygulamada verilmediğini her alanda görmek mümkündür. Çünkü Uygur Özerk Bölgesi’ndeki üst düzey Uygur yöneticilerinin siyasi karar verme yetki ve iradesinin olmadığı, bölge Komünist Partisi Sekreteri ile Bingtuen Askeri Üretim ve İnşaat Bölge Komutanlığı’nın ülke yönetiminde “karar verici” organ olduğu bilinmektedir.
Bunların dışında; Halk Kurultayı Daimi Komitesi, Disiplin Kontrol Komitesi, Siyasi Danışma Konseyi, Devlet Savunma Güçleri Genel Komutanlığı organlarının idari ve hukuki dereceleri özerk bölge yönetimi ile eşit derecede olup, bu kurumların hepsi, Urumçi’den değil, dolaylı veya direkt Pekin’den emir almaktadır.
Dolayısıyla; azınlık hukuku, milliyetlerin eşitliği, her milletin kendi gelenek ve göreneklerini, kendi inançlarını yaşama ve kendi dilinde eğitim görme hakları, kendi kaderlerini tayin etme hakkı gibi uluslararası hak ve hukukların Doğu Türkistan Uygur Bölgesi’nde uygulanmadığını söyleyebiliriz.

Türkiye’nin Doğu Türkistan politikasını yeterli buluyor musunuz? Sizce daha farklı neler yapılabilir?
Türkiye, siyasilerce çok açık şekilde dillendirilmese de, bütün Türklerin ümit beslediği, sırtını dayamak istediği, “ikinci vatan” olarak gördükleri bir ülkedir.
Irak ve Suriye’deki Türkmenler gibi, Kırım Tatarları gibi, Afganistan Türkleri gibi, Doğu Türkistan Uygur Türkleri gibi mazlum ve mağdur Türk halkları için Türkiye’nin varlığı bir “garanti belgesi” olarak görülmektedir.
Dolayısıyla Türkiye’nin devleti olmayan, başka ülkelerin egemenliği altında yaşamak zorunda kalan Türk topluluklarının dert ve davaları ile, onların hak ve hukukları ile yakından ilgilenme, taraf olma gibi milli, tarihsel ve kültürel bir mecburiyeti vardır.
Ancak Türkiye’nin çoğu zaman mağdur ve mazlum kardeşleri için gerekli müdahalede bulunmadığı görülmekte ve bu durum soydaşlarımızı ümitsizliğe, üzüntüye sevk etmekte aynı zamanda onlara yönelik hak ihlallerinin artışına neden olmaktadır.
Türkiye ile Çin arasında coğrafi bir yakınlık olmamasına rağmen, Türkiye’nin Orta Asya dışındaki en geniş Uygur diasporasına ev sahipliği yapıyor olması dolayısıyla Çin’in Türk siyasetinde daima bir yeri olagelmiştir.
Türkiye, diplomasi kuralları gereği, Çin’in toprak bütünlüğüne saygı göstermekte ve Uygur Özerk Bölgesi’ne yönelik bölücü(!), ayrılıkçı(!) söz ve eylemlere destek vermemektedir.
Ancak zaman zaman Uygur Türklerine yönelik baskıların arttığı dönemlerde Türkiye’nin sert tepkiler verdiği bilinmektedir.
T.C. Cumhurbaşkanı Erdoğan 5 Temmuz 2009 Urumçi olaylarını “bölgede adeta soykırım işlenmektedir” diyerek tepki göstermiştir.
T.C. Dışişleri Bakanlığı’nca 2019 yılında yapılan açıklamada, Çin'in Uygur Türklerini "toplama kamplarına" yerleştirdiğine dair iddialarla ilgili olarak, "Bu durum, büyük bir insanlık dramıdır. Çin makamlarını, Uygur Türklerinin temel insan haklarına saygı göstermeye ve toplama kamplarını kapatmaya davet ediyoruz" diyerek sert tepki göstermiş ve hatta bu uygulamaların uluslararası toplum tarafından “sistematik asimilasyon politikası” olarak değerlendirildiği vurgulanmıştır.
2022 yılında, Türkiye dahil BM üyesi 50 ülke, BM İnsan Hakları Komitesi toplantısında, Çin'in Uygur Özerk Bölgesi’ndeki faaliyetlerini "ağır ve sistematik insan hakları ihlalleri" olarak nitelendirerek, Çin'e, Uygur Türkleri başta olmak üzere "keyfi olarak özgürlüklerinden mahrum bırakılan herkesi" serbest bırakması çağrısı yapmıştır. Ancak son yıllarda Çin ile artan ekonomik ilişkiler, Türkiye’nin Çin’e yönelik Uygurlar ile ilgili resmi söylemlerinde daha dikkatli daha yumuşak olmasına neden olmuştur. 2012 yılında Çin’i ve Uygur Bölgesini ziyaret eden T.C. Cumhurbaşkanı Erdoğan ziyaret öncesi sorulan bir soruyu, “Orada geçmişte yaşananları kaşımamız doğru olmaz” demiştir.
Türkiye, Uygur Türklerini etnik ve kültürel açıdan kendisine yakın görmektedir. Ancak bu akrabalık bağı sadece sözde kalmaktadır. Ekonomik açıdan mali desteğe ihtiyacı olan Türkiye, Çin ile ekonomik ilişkilerini artırma ve geliştirme çabası ve arayışı içinde bir denge politika sürdürmektedir.
Türkiye “Uygur Sorunu” ile ilgili Çin'e yönelik olarak genellikle sembolik ve diplomatik ifadelerle yaklaşmakta ve daha çok basına kapalı ikili görüşmelerde sınırlı olarak konu hakkında diplomatik tepkiler ifade edilmektedir.
Türkiye, “Uygur sorunu”nda daha aktif daha kararlı bir duruş sergileyebilir. Tarihsel ve kültürel bağlardan ve akrabalık ilişkilerinden dolayı Türkiye’nin Uygur meselesi ile ilgilenme hak ve hukuku vardır. Ankara’nın Uygurların sahibi olduğunu Çin’e hatırlatması, Çin üzerinde baskı oluşturabilir ve Uygurlara yönelik ihlallerin azalmasına neden olabilir. Uygur meselesinin “sorun” olmaktan çıkarılıp “fırsat”a, “avantaj”a dönüştürülmesi hem Pekin’e hem de Ankara’ya fayda sağlayacaktır. Türkiye, Cumhurbaşkanlığı ve Dışişleri bünyesinde “Uygur Danışmanı”, “Uygur Özel Temsilcisi”, “Çin Özel Temsilcisi” gibi görevlendirmeler yaparak Uygurların sahipsiz olmadığı mesajını Pekin’e iletmelidir. Bölge ile ticaretin, turizmin geliştirilmesi teşvik edilmelidir.
Soru : Doğu Türkistan meselesinde Türk dünyasının ortak bir tavır alması mümkün mü?
Türk Devletlerinin özellikle Türkistan Cumhuriyetlerinin yakın gelecekte diasporada verilen Doğu Türkistan’ın bağımsızlık ve özgürlük mücadelesine destek olması çok uzak bir ihtimal. Rus ve Çin arasında yer alan Türk Cumhuriyetleri, henüz kendi ayakları üzerinde durabilecek konumda değiller. Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’da bir milyonun üzerinde Doğu Türkistan kökenli Uygur yaşamaktadır. Ancak bu Uygur diasporasının Çin’e karşı bölücü ve ayrılıkçı faaliyetlerine izin verilmemektedir. Türkistan Cumhuriyetlerinin “Türkistan Federe Devletleri” olarak birleşmesi ve askeri ve ekonomik açıdan yeterli seviyeye ulaşmaları durumunda Doğu Türkistan meselesinde Çin’e karşı ortak bir tavır alabilirler. Kendi gelecekleri için Türkistan Cumhuriyetlerinin Çin’e karşı ortak tavır alması da gerekir. Çünkü Çin’in Doğu Türkistan’dan sonraki ilk hedefi Türkistan Cumhuriyetleri özellikle nüfusu az olan geniş bozkırlara sahip Kazakistan olacaktır.

Soru : Uluslararası tecrübeler; Özbekistan ve Kazakistan’da bulunduğunuz yıllar size Türk dünyası hakkında ne öğretti?
1991-19954 döneminde Özbekistan’da ve 1995 yılında da Kazakistan’da bulundum. Bağımsızlık öncesi ve bağımsızlık sonrası Türkistan Cumhuriyetlerinin durumunu yakından izleme, tahlil etme imkanına sahip oldum. O coğrafyaya Türkistan hakkında bilgi sahibi olarak, Türkistan lehçelerine vakıf biri olarak gitmiş olmanın avantajlarına sahiptim.
Ancak 70 yılı aşkın süredir Komünist rejim altında yaşayan soydaşların durumu, bağımsızlığın ilanından sonra yaşananlar, gördüklerim beni oldukça etkilemiştir. Hediye ettiğim Kur’an-ı Kerim’i gören Türkistanlının gözyaşlarını, eline yüzüne sürerek kitaba sarılmasını, fatiha süresini okurken gözü yaşlı dinleyen eski parti bürokratlarını hala unutamıyorum.
Tabii, babası Doğu Türkistanlı, Kaşgarlı biri olarak, o coğrafyaya yakın bölgede bulunmak suretiyle vatan hasretini bir nebze olsun gidermiş olduk. Vatanın kıymetini, önemini anlamış olduk. Özgürlüğün ne demek olduğunu, özgürlüğün ne anlama geldiğini keşfetme imkanım oldu. Korkuyu, endişeyi, hayali, ümidi, sevinci bir arada yaşama ve görme imkanım oldu. Velhasılı- kelam, bütün bunların Türklük davasına daha sımsıkı sarılmama vesile olduğunu söyleyebilirim.
Birleşmiş Milletler gözlemcisi olarak görev yaptığınız Irak seçimleri size uluslararası siyaset hakkında hangi gerçekleri gösterdi?
BM Irak Seçimleri Gözlemcisi, İslam Ülkeleri Diyalog Konferansı Gözlemcisi, Dünya İslam Konferansı Gözlemcisi, Habitat ve AGİT gözlemcisi olarak katıldığım uluslararası toplantılar bana; uluslararası siyasetin, ülkelerin çıkarları doğrultusunda stratejik hamleleri içeren bir oyundan ibaret olduğu gerçeğini göstermiştir. Ülkeler arasındaki dostlukların, karşılıklı çıkar ilişkisine bağlı olduğu gerçeğini gösterdi. Eğer sizin kendinizle ilgili bir planlamanız, bir stratejiniz, bir milli siyasetiniz yok ise uluslararası ilişkilerde mağlup olmaya mahkum olacağınızı gördüm.
Türk dünyasında sivil toplum kuruluşlarının rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sosyal dayanışma ve kardeşlerin birlikteliği açısından, kardeş hakların birbirlerini daha yakından tanıması ve kültürlerin kaynaşması; halkların dert ve taleplerinin kamuoyuna aktarılması bakımından sivil toplum örgütlerinin varlığı önemlidir. Türk Cumhuriyetlerindeki benzer konularda faaliyet gösteren STK’ların bir araya gelmesi, birlikte uzmanlık alanı ile ilgili faaliyetlerde bulunmaları kardeş halkların ve ülkelerin birbirlerine daha da yakınlaşmasına vesile olacaktır. Yeşilay, Kızılay, AFAD, İnsani Yardım kuruluşları gibi STK’ların bütün Türk Cumhuriyetleri’nde örgütlenmesi birlik ve dayanışmayı da pekiştirecektir.
Soru: Araştırma ve şiir alanında eserler verdiniz. Sizi yazmaya iten temel motivasyon nedir?
Yukarıda sanırım ilk soruyu cevaplarken ortaokul çağlarında Türk Kültür Derneği, Türkçüler Derneği, Ülkü Ocakları gibi kurumlarda verilen seminerlerde not alma, ödev hazırlama ve kitap okuma mecburiyeti, sanırım ben de var olan yazı yazma yeteneğimi de geliştirdi. İlkokul ve ortaokulda sınıf ve okul gazetesini hazırlayan kişilerden biriydim. Arslan burcu olmama rağmen, yükselen burcumun “Balık burcu” olması sebebiyle duygusal yönümden dolayı şiir okumayı ve yazmayı da (karalamayı da) seviyordum. Bu alışkanlıklar zaman içinde beni yazmaya teşvik etmiş oldu. Bizim Anadolu Gazetesi’nin sorularına verdiğim cevapların gazetede yayınlanmış olması beni heyecanlandırmış oldu. 1975 tarihinden itibaren, babamın da teşvikiyle yazmaya, yazılarımı da İstanbul’daki dergi ve gazetelere göndermeye başladım. Kaç yaşımda olduğunu bilmeden yayın yönetmenlerinin gönderdiğim yazıları yayınlamaları, yeteneğim olduğuna bir işaretti. Bu motivasyonla sürekli yazdım, derledim, iktibaslar da bulundum. Geriye döndüğümde yüzlerce yazı, onlarca kitabı hazırladığımı gördüm.
“Yanık Türkistan” kitabınızın arkasındaki duygu ve hikâye nedir?
“Güzel Türkistan senge ne boldu, sebep vakitsiz güllerin soldu
Çemenler berbat, kuşlar hem feryat, hemmesi bolmaz mı Dilşat”
adlı Türkistan dramını dile getiren bu şarkıdan etkilenerek arkadaşım Dilaver ile birlikte şiir kitabı hazırlamaya karar verdik. “Türkistan Edebiyat Antolojisi Örnek Kitabı” olarak yayınladığımız “Yanık Türkistan” adlı şiir derlemesinden oluşan kitap, Türkistan edebiyatını küçük şiir örnekleriyle tanıtmak amacıyla hazırlanmıştır.
“Önsöz”de de yazıldığı üzere; kitaptaki şiirlerin bir kısmı Uygurca yazılan kril alfabesinden latin alfabesine çevirisi yapılmıştır. Lehçeye dokunulmamasındaki maksat,, birincisi eski Türkçeyi tanımak, ikincisi lehçe bozulmadan yeni Türkçe ile mukayese imkanı yaratmak, üçüncüsü eski Türkçenin muhafazasını sağlamak, dördüncüsü ise Türkolojiye hizmet eden bilim adamlarımıza ve Türkolojiden zevk duyan okuyucularımıza kolaylık sağlamak” olmuştur.
En önemlisi vatana olan hasretimiz; Abdulgafur Kutluk, Çolpan, Ahmet Ziyayi, Emin Buğra, Abdurrahim Ötkür, Bulakbaşı, Magcan Cumabay, Sadir Pehlivan ve Fitrat’a ait bu şiirleri derleyerek yayınlamamızı sağlamıştır.
Çin’de İslamiyet ve Türkler üzerine yaptığınız çalışmaların en çarpıcı bulguları nelerdi?
Müslüman dünyasının Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlallerine kayıtsız kalması, böyle bir kitabı hazırlamamıza vesile oldu. Çin’de Türklerin dışında Çinli Müslümanların da mevcut olduğu bilgisini içeren bir kitabı neşretme ihtiyacı hasıl olmuştur.
Merhum Hızırbek Gayretullah’ın Kazak Müslümanları ile ilgili bölümü hazırlayarak katkı sunduğu “Çin’de İslamiyet ve Türkler” kitabı, İslam dünyasının özellikle Türkiye’deki İslami çevrenin dikkatini çekmek için neşredilmiştir.
Ancak bugün sayıları 60 milyonun üzerinde olan Tungan, Döngen ve Hui denilen Çinli Müslümanların Doğu Türkistan’daki Türklere sırf Çinli olmadıkları için, sırf Türk oldukları için birçok olayda destek vermekten kaçındıkları, hatta Çinlilere karşı yapılan savaşlarda Uygurlara ihanet ettikleri, savaş meydanından kaçtıkları görülmüştür.
Günümüz ve Gelecek
Soru: Sizce 21. yüzyıl Türk dünyasının yüzyılı olabilir mi?
Türk dünyasının en azından “Avrupa Birliği” gibi, “Arap Birliği” gibi bir oluşum içinde asgari müştereklerde birlik olması halinde Türk dünyası yüzyılından bahsetmek mümkün olabilecektir.
Gaspıralı’nın dediği gibi “Dil’de İş’de, Fikir’de Birlik” anlayışının her alanda tesis edilmesi durumunda Türk dünyası yüzyılından bahsetmek mümkün olabilecektir.
Irak Türkmeneli’nde, Suriye’de Türkmenlerin, Kırım’da Tatarların, Afganistan’da Türklerin, Doğu Türkistan’da anayasal hak ve hukuklarına sahip çıktığımızda, soydaşlarımız ülke yönetimlerinde söz sahibi olduklarında Türk dünyası yüzyılından bahsetmek mümkün olabilecektir.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, “Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” olarak en azından Türk Cumhuriyetleri tarafından tanındığında Türk dünyası yüzyılından bahsetmek mümkün olabilecektir.
Soru : Gençlerin Türk dünyası ve Doğu Türkistan konularına ilgisini yeterli buluyor musunuz?
Gençlerimiz bizim geleceğimizdir. Türk dünyası gençleri okullarda verilecek ortak ders kitaplarında ortak Türk edip ve şairlerini, ortak Türk bilim adamlarını okuyarak tanıdıklarında Türk dünyası ve Doğu Türkistan davasına sahip çıkacaklarına inanıyorum. Yeterli olmamakla birlikte, ümitvar olduğumu söylemek isterim.

Soru: Türk dünyası için en büyük tehdit sizce nedir: kültürel asimilasyon mu, siyasi bölünmüşlük mü?
Türk dünyası günümüzde siyasi açıdan bölünmüş vaziyettedir. Farklı komşulara, farklı kültürlere sahip konumda olan Türk Devlet ve toplulukları için en büyük tehdit ve tehlikenin “kültürel asimilasyon” olduğunu düşünüyorum. Milli kimliğin dejenere olması Türk Devlet ve Topluluklarının birlik ve beraberliği yolunda en büyük tehdit ve tehlikedir.
Soru: Hayatınız boyunca sizi en çok etkileyen Türk düşünürü veya lider kim oldu?
Kaşgarlı Mahmut’tan, Yusuf Has Hacip’ten, Mustafa Kemal Atatürk’ten, Alparslan Türkeş’ten, Muhsin Yazıcıoğlu’ndan, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan etkilendiğimi söyleyebilirim.
Soru: Bugün yeniden başlasaydınız yine aynı mücadeleyi verir miydiniz?
1976 yılından bu yana kendisini milli dava yolunda hizmete adayan bir kardeşiniz olarak karşılaştığım, yaşadığım olaylarda çok sayıda pişmanlıklarım olsa da, “yeniden hayata başlarsam bugün verdiğim mücadelenin aynısını verirdim” diye düşünüyorum. Ancak bugünkü aklım olsaydı, öncelikle maddi açıdan yeterli bir gelire sahip olduktan sonra mücadele hayatına atılırdım.
Soru: Türkiye’deki gençlere ve Türk dünyasına gönül verenlere vermek istediğiniz mesaj nedir?
Türkiye, bütün Türk dünyasının ümit kaynağı, son kalesidir. Kafkasların ötesindeki Türk dünyası ise Türkiye’nin geleceğidir. Bölgesinde lider ülke olmak istiyorsak, küresel güç olmak istiyorsak, birlik, beraberlik ve dayanışma içerisinde, bulunduğumuz ülkelerde devletimize, bayrağımıza dört elle sarılarak, bağımsızlık ve özgürlüğümüze sahip çıkmalıyız.
Kaynak:Adanapost
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.