Mustafa Yürekli

Mustafa Yürekli

Mevlana’ya göre birey ve toplum iki kutupludur

Allah Teâlâ ‘eşrefi mahlûk’ olarak yarattığı insana, doğruyla yanlışı, iyiyle kötüyü ve güzelle çirkini, ayırt etme kabiliyeti vermiştir. Dolayısıyla insan bireysel boyutta da toplumsal boyutta da iki kutupludur.

Kur’an-ı Kerim’de “Nefse ve onu (insanın özü benliği, kişiliği, kimliği olarak) şekillendirip düzenleyene, böylece insana kötü ve iyi olma kabiliyetlerini verene  and olsun ki ahlakını güzelleştirip de kişiliğini kötü niteliklerden arındıran ve hayatını günah olan fiillerden temizleyen kurtuldu. Kişiliğini kötü niteliklerden ve zaaflardan kurtarmadan ihtiyaç ve arzularına yenilerek naif bir şekilde ben merkezli yaşayan hüsrana uğramıştır.” (Şems Suresi; Ayet: 7 – 10.) buyurulmaktadır. 

Dolayısıyla yaratılışta iki kutuplu olan insan,diğer hiçbir mahlûkatta olmayan Allahutealaya muhatap olma ve üst benlikle iyilik ekseninde ilerlemek demek olan takvayla / Kuran aksiyonuyla (akaid, ahlak ve hukuk) eşref-i mahluk makamına çıkma imkanına sahibi olma özelliği vardır.Alt benlikle kötülük eğilimine yönelim ise insan  için alçaklık anlamına gelen esfel-i safilin derekesine düşürecektir. Allah’ın insanlara ilk yaratılıştan beri kötü olarak gösterdiği fiiller, cehalet, yalan, şiddet, cana kıyma, hırsızlık ve zinadır. Bunun için İslamiyet’te bu eylemler titizlikle ele alınmış ve onun için önleyici ve engelleyici çok sağlam tedbirler getirmiştir.

Kuran’daki insan anlayışını ve tevhit aksiyonunu savunan Mevlâna’ya göre de insan ve toplum birbirine zıt iki kutba sahip bir varlıktır; bir başka ifadeyle çift kutupludur. İnsanın birey olarak da toplum olarak da hem maddî/hayvanî yapısı, hem de manevî/insanî yapısı veya yönü vardır ve bunlar birbirine zıttır. Ancak asıl olan manevî cephesidir; birey ve toplumun üst benliğini, vicdanı oluşturan din, bilim, düşünce, sanat ve kültürdür.

Söz konusu iki kutupluluk insanın dışındaki başka hiçbir varlıkta görülmemektedir. Allah’tan aşağı, hayvan, bitki ve mineral gibi unsurlara doğru inişin bir sonucu olan insan, yükselmiş değil, alçalmış ve düşmüş bir varlıktır. Böyle olmasına rağmen yine de kendi dışındaki varlıklardan üstündür. Diğer varlıklar karşısında insanı ayrıcalıklı ve üstün konuma getiren özellik nefs-i natıka kuvvetine sahip olması, onunla bezenmiş olmasıdır. İnsanoğlu sahip olduğu bu akıl kuvveti vasıtasıyla aşkın sınırına kadar gidip teslimiyetle İlahi İradeyi cüz’i irade haline getirerek hakikate taraf olur, iyilikte Allah ile bir olur.  Daha sonra ise aşk, insanı Allah ile buluşturur, hedefleri birleştirir. Allah ile sünnatullaha uyarak amaçta birleşmeyi başarabilmiş olan insanlar, Nurettin Topçu’nun ifadesiyle, “insanlık sırrına ermiş olanlar”dır. İşte bu, insanın iyilik yönü veya iyilik kutbu olmaktadır.[1]

Topçu, ahlâkı felsefesinin temeline koyarken; Kur’an-ı Kerim’in, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ve Mevlâna’nın de vurguladığı gibi insanda en değerli şeyin güzel ahlâk olduğu hakikatinden hareket ediyordu. Bu hakikati Mevlâna “Bu cihanı araştırdım. Ahlâk güzelliğinden daha değerli bir şey görmedim” sözüyle açık ve net bir şekilde ifade etmektedir.[2]

Dolayısıyla da Mevlana gibi Topçu da, insanda edep ile alçak gönüllülük gibi ahlâki erdemler aramaktadır. Edep, aşk yolu ve esrar perdesini kaldıran büyük bir güçtür. Alçak gönüllülük ise, edebin şartıdır. Çünkü kibir insanı edep dairesinin dışına çıkarmaktadır. Edep ve alçak gönüllük gibi iki güzel ahlâki erdeme dayanan merhamet duygusu ise önce insanı insanlaştıran, sonra da emrine teslimiyetle İlahi İrade’yi kişisel ve kollektif irade haline getirerek Allah’ın rızasına kavuşturan güçtür.

Merhamet timsali Mevlâna’nın nasıl bir edebe sahip olduğunu gösteren güzel bir davranışı vardır: Mevlâna bir gün cüzamlı hastaların girdiği havuza girmek istiyor. Mevlâna’nın havuza girmeye çalıştığını gören diğer insanlar, cüzamlıları havuzdan çıkarmak için harekete geçmişler. Bunu gören Mevlâna, onlara mani oluyor ve cüzamlıları havuzdan çıkarmalarını engelliyor. Daha sonra cüzamlıların yıkandığı havuza giriyor, onların yanlarına gidiyor ve bedenlerinden akan suları elleriyle alarak kendi başına döküyor. Mevlâna’nın ortaya koymuş olduğu bu merhametli tavır karşısında cüzamlılar ağlamaya başlamışlar. Bu olaya şahit olan şair Bedreddin Yahya da kendinden geçmiş ve içinde duyduğu vecd dolayısıyla şu beyiti söylemiştir: “Sen insanlara Allah’tan rahmet ayeti olarak gönderildin, / Hangi güzellik ayeti var ki senin şanından olmasın.”

Filozofların “insan ‘küçük âlem’ / âlem-i sugr’îst/âlem-i asgar; âlem de ‘büyük insandır’ sözüne Mevlana’nın karşı çıktığını belirten Topçu; Mevlâna’ya göre her ne kadar insan görünüşte küçük âlem ise de, hakikatte “büyük âlemdir” / âlem-i kübr’îst/âlem-i ekber ve her tür yaratılış, bilgi ve değeri varlığında bir araya getirmiştir. Mevlana bu düşüncesini meyve ile dal arasında yapmış olduğu şu benzetmeyle ifade etmektedir: “Görünüşte meyve daldan çıkmaktadır. Lakin dalın varlığı meyve içindir.”

Nurettin Topçu, Mevlâna’nın bu yazıda özetlemeye çalıştığımız gerek âlem anlayışı ve gerekse insan anlayışını belli oranda benimsemiş ve felsefesine dayanak yapmıştır. Ayrıca Topçu, yazı ve konferanslarında, adına birçok gösterişli törenler düzenlenmesine rağmen gerçek anlamda ruh ve şekliyle anlaşılamamış olduğunu düşündüğü büyük Türk mutasavvıfı Mevlâna’yı anlamaya, anlatmaya, bireysel, toplumsal ve kültürel bağlamı içerisinde hak ettiği yere yerleştirmeye çalışmıştır. Yanlış Mevlâna algılarına itiraz edip karşı çıkmış ve diriliş düşüncesinden hareketle bir Mevlâna portresi ortaya koymuştur.

20. yüzyılın ikinci yarısında Mevlâna’yı iki büyük düşünür, Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç ciddi bir şekilde çalışmış; çarpıcı bir şekilde de anlatmışlardır. Topcu, ağırlıklı olarak Mevlana’nın insanın psiko sosyal gelişim kuramını, ahlak öğretisini merkeze alan değerlendirmeler yapmıştır. Karakoç ise Mevlana’nın medeniyet kuramını, sosyal sistem çözümlemelerini merkeze alarak değerlendirmiştir. Topçu Mevlana’ya psiko sosyal yaklaşımla içerden, Karakoç sosyolojik yaklaşımla dışarıdan kavrama yöntemini geliştirmişlerdir. İki düşünürün gözünden Mevlana’yı anlatmaya devam edeceğim.

Mevlana, büyük İslam milletini skolâstik düşünce ile Batı taklitçiliğinden kurtaracak yöntem sunmaktadır. Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç, Mevlana’nın geliştirdiği felsefi, psikolojik ve sosyolojik boyutlarıyla diriliş yöntemini, İslâm dininin gerçek ve içten anlayışına sahip olan ve Hz.Peygamber’in (s.a.v.) insanı hem ahlâki birey hem de siyasi fail olarak yeniden inşa etme misyonuna sahip olan İslâm tasavvufu olduğu görüşünü anlatmışlardır.

haber7.com / yazının devamı..

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.