Selami Kaytancı

Selami Kaytancı

Yol Ayrımı

Üstad Kemal Tahir’in, gençliğimde okuduğum, “esir şehir üçlemesi”nin üçüncü ve son kitabı olan “Yol Ayrımı” romanında, savaştan zaferle çıkmış bir milletin, demokrasi yolunda attığı bebek adımları anlatılır. Milli Mücadele’de omuz omuza veren kişilerin, cumhuriyet döneminde menfaatlerinin farklılaşmasını, kendi aralarındaki çatışmalarını ve Serbest Fırka deneyimini çok güzel yansıtır.

Ben size başka bir “yol ayrımı”ndan bahsetmek istiyorum. Bilmem içinizde Nicolas Cage & Tea Leoni ikilisinin oynadığı “THE FAMILY MAN” (AİLE BABASI) filmini izleyeniniz var mıdır? Bu film, benim ve belki de sizin hayatınızı anlatan muhteşem bir film, bir başyapıttır.

Yönetmen Brett Ratner’in, fantastik bir “aile & dram” türü olan filmde, Jack Campbell, hayatta işten, başarıdan ve paradan daha önemli şeyler olamayacağını, hayatta istediği her şeye sahip olduğunu düşünen, çok başarılı üst düzey bir yönetici, bir iş adamıdır. Hiç evlenmemiş ve aile kurmamıştır. Bir Noel akşamını yalnız geçirirken, bir mucize gerçekleşir ve sabah uyandığında kendini 13 yıl öncesinde terk ettiği kız arkadaşı Kate ile evlenmiş ve 2 çocuğu olan bir aile babası olarak bulur. 13 yıl önce kız arkadaşı Kate’i terk etmeseydi, hayatının nasıl olacağı, neler yaşayacağı komediyle karışık çok güzel anlatılır, gösterilir.

Adana – Osmaniye – Hatay üçgeninde, bir “yol ayrımı” vardır. Adana’dan otobüse veya trene bindiğinizde, 80 kilometre sonra bir yol ayrımına varırsınız. Eskiden küçük bir köyken, şimdilerde bir ilçe olan Toprakkale, sizi bir yol ayrımına getirir. Buradan sağa dönerseniz, İskenderun’a, Hatay’a gider yolunuz. Doğru devam ederseniz, Osmaniye’ye, Gaziantep’e, Şanlıurfa’ya… ulaşırsınız.

Toprakkale, benim hayatımda, “Aile Babası” filmindekine benzer bir yol ayrımıdır. Şayet, üniversiteden mezun olduğumda, baba dede dostu okul müdürüm, Milli Selamet Partisi Adana Milletvekili ve eski Din Eğitimi Genel Müdürü muhterem hocam Hulusi Özkul’un torpiliyle gittiğim Milli Eğitim Bakanlığı’nda, anlamsız bir gecikmeyle (belki de çok anlamlı bir gecikme) tayinim, İskenderun Ticaret Lisesi yerine, Osmaniye İmam Hatip Lisesi’ne çıkmış olsaydı, acaba hayatım nasıl bir şekil alırdı?

İşte yıllardır bir türlü başlayıp bitiremediğim hayat romanım. Hayalimde hep, Çağan Irmak’la birlikte, kafamda oluşturduğum, bence müthiş senaryo ve prodüksüyonlara imza atarak, “Aile Babası” filmindeki gibi, insanların yol ayrımlarından hareketle, hayat filmlerini tersine çevirerek ikinci hayatlarını, alternatif hayatlarını anlatma projesi yatar. Acaba, Toprakkale yol ayrımında, hayat trenim, sağa dönerek İskenderun’a gitmek yerine, doğru gitse de Osmaniye’ye ulaşsaydı, nasıl bir yaşamım olurdu? İskenderunlu bir lokantacının kızı yerine, Osmaniyeli bir fıstık tüccarının kızı ile evlenmiş olsam, neler yaşardım, nasıl bir hayatım olurdu? Ya da üniversite aşkım olan Erzurumlu bir kuyumcunun, sınıf arkadaşım olan kızı ile evlensem, hayatım nasıl bir seyir izlerdi?!..

İşte buna benzer insan hayatlarından ilginç yol ayrımları oluşturarak alternatif hayatları anlatmayı, bunları ya tek tek filmler ya da bir dizi halinde anlatmayı hep hayal ettim durdum. Kim bilir, belki bir gün, hayalimdeki bu senaryoları birer prodüksüyon haline dönüştürmek nasip olur,  mümkün olur.

Şimdi ben asıl bu yazıma temel teşkil eden “yol ayrımı”na gelmek istiyorum. Şöyle filmi bir geri sarmak, bir yol ayrımına ulaşmak düşüncesindeyim. Osmanlı İmparatorluğu, İngiliz & Siyonist işbirliği ile yıkılmamış, II. Abdülhamit zamanındaki toprak ve nüfus bütünlüğü ile günümüze ulaşmış olsaydı, dünyanın görünümü, bu coğrafyalardaki insanların, bizlerin hayatı nasıl bir manzara arz ederdi?

Başı Avrupa’da, Balkanlarda, gövdesi Anadolu’da; ayakları Hind’e, Çin’e uzanmış, elleri Afrika ve Kafkasları kucaklamış, heybetli, muhteşem bir vücut!.. 1.5 milyar nüfusuyla, Çin’den daha kalabalık, dünyanın en büyük nüfusuna sahip, dünyanın jandarmalığını yapan muazzam bir devlet!.. Dünya petrol ve bor rezervlerinin %75’ine sahip korkunç bir zenginliğe sahip bir ülke!..

Merhamet ve adaletiyle dünyaya nizamat veren, “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın!..” felsefesiyle, ülkenin her yerine nimetleri eşit paylaştırarak devleti, insanın yaşatılması için bir araç olarak kullanan bir şefkat ve merhamet devleti!...

Yahudi’si, Ermeni’si, Rum’u; Arap’ı, Kürt’ü, Türk’ü ile, adalette eşit, ortak bir yaşam sunan bir devlet!.. Herkesin huzur içinde, hayatlarından emin, can korkusu taşımadan, birbirinin inancına, dinine, yaşam tarzına saygılı olarak yaşadığı bir devlet!.. Cami, kilise, sinagog, cem evinin yan yana, karşı karşıya olduğu bir toplum. Bu devlette, Yahudi vatandaşlar yine sermaye hakimiyetleri ile, zengin, rahat, huzurlu bir hayat sürerlerdi. Sabah, özel jetine binen bir Yahudi, hayat tehlikesi yaşamadan, serbestçe Kudüs’e gider, Ağlama Duvarı’nda duasını eder, akşama tekrar Boğaz’daki yalısına dönerdi. Ticaret ve sanat hayatında, yine Ermeni vatandaşlar, zengin, müreffeh, hayatından emin bir hayata sahip olurlardı. Hakeza, Rum vatandaşlar yine ticarette, ekonomide, sanayide söz sahibi olarak, Adalardaki lüks villalarında müreffeh bir hayat sürerlerdi.

Eğer böyle olsaydı, Adana, Halep, Şam, Bağdat, Basra… muazzam büyüklükte birer sanayi ve ticaret merkezi olur, yine Arap vatandaşlar yanında, Kürt vatandaşlar da müreffeh bir yaşama sahip olurlardı. İskenderun Körfezi, Basra Körfezi, Rotterdam’ın on kat büyüklüğünde, dünyanın enerji, petrokimya merkezleri olurdu.

O zaman, Zebercet Coşkun’un, Milliyet roman yarışmasında birincilik alan “HAÇİN” romanında, acıklı öyküsünü anlattığı Kaytancızade Mürsel Efendi ile, kapı komşusu, can dostu Ermeni Mihran Efendi, birbirine düşman edilmemiş ve belki de torunları ortak bir şirket kurup dedelerinin sermayelerini birleştirerek Adana’da Türk & Ermeni Petrokimya tesisini kurmuş olurlardı.

Yirmi bin Haçin Ermeni’si, birilerinin hayali uğruna ölmek, aç sefil, perişan bir şekilde Halep’e, Amerika’ya kaçmak, göçmek zorunda kalmazdı. Binlerce Müslüman Türk kadın, çocuk, komşuları Ermeniler tarafından hunharca öldürülmek durumunda kalmazdı. Şimdilerde beş bin nüfuslu, geri kalmış, küçük bir ilçe olan eskinin Haçin’i, şimdinin Saimbeyli’si, yüz - yüz elli bin nüfusuyla, bölgenin muazzam bir üniversite şehri olurdu. Zira, Türkiye’de ABD’nin açtığı beş kolejden biri, Haçin’deydi.

Eğer Osmanlı, o günkü toprak ve nüfus bütünlüğüne sahip böyle bir devlet olarak günümüze ulaşmış olsaydı, I. ve II. Dünya Savaşları olmaz, Ortadoğu bir kan gölü ve dehşet merkezine dönüşmez; küçük bir bota, balıklama istif olmuş binlerce masum çocuk, kadın, genç, ihtiyar, Ege’nin, Akdeniz’in Baltık denizinin tuzlu sularında boğulup minik bebeklerin cesetleri kumsallara vurmazdı.  

Avrupa’ya bir yan bakışıyla nizamat verecek Osmanlı, dünyanın hiçbir yerinde zulüm ve sömürüye, Birleşmiş Milletler gibi soytarılıklara, “Size demokrasi getiriyoruz!..” diye yapılan zulüm, işkence ve sömürülere, soysuzluklara  imkan ve fırsat vermezdi.

Şimdi bütün bunları düşününce, Osmanlı’nın katili, aynı zamanda insanlığın katili olan başta İngiltere, Fransa olmak üzere, muhteris Siyonistlere, bütün insanlık adına, bütün mazlum ve mağdur milletler adına; öldürülen, işkenceye uğratılan, vücudu parça parça, lime lime edilen tüm çocuklar, kadınlar, yaşlılar adına lanet ediyoruz. Keşke filmi geri sarmak, alternatif hayatları seyretmek mümkün olabilseydi!.. Ah, Keşke!..

 

Selami Kaytancı

08.02.2018, Adana

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
5 Yorum