Ahmet Taşgetiren

Ahmet Taşgetiren

Anlaşılmaz olan...



Oslo çizgisi, terörle mücadele sürecinde "müzakere" çizgisi idi.

Eğer, internete düşen kayıtlar bütün olarak gerçeği yansıtıyorsa, orada PKK'nın müzakerenin bir tarafı olarak yer aldığını, özerklik vs. gibi taleplerinin önemli ölçüde karşılandığını, buna mukabil, silahların susturulmasının öngörüldüğünü görüyoruz.


Oslo'da müzakere zaptı var mıydı, şu ana kadarki bilgiler böyle bir zaptın varlığını ortaya koyuyor. Ancak bu bilgi ne MİT ne de Başbakanlık tarafından doğrulanmış değil.


Soru şu:


Varsa bu zaptı, hükümet en azından ilke olarak onaylamış mıydı?


Ya da şöyle soralım:


Bu zabıt, PKK sözünde durmayıp, Silvan saldırısını gerçekleştirdiği için mi devreden çıkmıştır?


Bilindiği gibi sonradan meydana gelen gelişmeler, Oslo sürecinin yani müzakere konseptinin tamamen dışında gerçekleşmiştir.


Müzakere konsepti, örgütün bir şekilde taraf olarak kabulüne dayanmaktaydı. Onun da zemininde, devlet gücü ile örgüt gücü yenişemedi, öyleyse yenişemeyen iki güç olarak barış için masaya oturalım anlayışı vardı. En azından örgütün, müzakereyi böyle yorumladığı, müzakere sürecinin desteklendiği medya ortamının da yenişememe algısının altını çizdiği biliniyor.


Sonra konsept değişti. Hükümet, yenişememe algısının yanlış olduğunu, bu algının örgüt ve uzantılarını, çıtayı hep bir yükseğe koyma psikolojisine ittiğini gördü.


Oslo konsepti değişmişti


Yeni konsept şöyle oldu:


Örgüt her alanda yürütülen mücadele ile pes ettirilecek ve silahları bırakmaya zorlanacak. Artı, Kürtler üzerindeki

örgüt baskısı en aza indirilecek.


O süreçte de hükümet Kürt sorununun çözümü noktasında adımlar atacak.


Hükümet, bir yandan TSK'nın hamleleri ile diğer yandan Türkiye çapında KCK yapılanmasına karşı yürütülen polis-yargı harekatı ile örgüt ve uzantılarında belirgin bir moral yıkımı gerçekleştirdi. Burada en önemli olay,


KCK'nın hem bütün çarpıklığı ile deşifre edilmesi hem de etkinliğinin kırılması idi.


Bu süreçte, müzakere yanlılarının hükümete yönelik "1990'lara dönüş, güvenlikçi politika" suçlamalarını hep biliyoruz.


Belli ki bu mücadele konsepti, artı Kürt sorununun çözümü için adım atılması, terörle mücadele tarihinde farklı bir durumdu.


Türkiye, terör gibi bir ayak bağından kurtulma sürecine girmiş gibiydi.


Uludere bir kırılma meydana getirdi. Belli ki hükümet hâlâ Uludere'de yaşanan faciayı anlamaya ve telafi etmeye çalışıyor.


Nasıl bir savrulma?


Bunları neden hatırlama gereği duydum:


MİT'in tepesine yönelik yargı operasyonu, hükümetin canını sıktı.


Hükümet ki, Oslo'dan sonra konsept değiştirmiş ve Oslo'da oluştuğu ifade edilen mutabakat olayını çöp sepetine atmıştı.


Bir mücadelenin sıcak ortamı içinde hükümet yeni yeni kararlar alma ihtiyacı hissedebilirdi.


Hükümet MİT'i de bu anlamda devrede tutabilirdi.


Yakın zamanda MİT içinden bazı kişilerin yanlış işler yaptığı, yer yer KCK ile bütünleştiği bilgileri varsa, bunlar da MİT yönetimi ile paylaşılabilir ve terörle mücadelede daha senkronize bir hareket yürütülebilirdi.


Şimdi ne oldu?


Yargı, polis ve MİT ve tabii hükümet ve tabii Çankaya, ayrı ayrı alanlara savrulmuş gibi oldu. Altta insanlar can veriyor, üstte statü mücadelesi veriliyor görüntüsü ne kadar sakildir.


İnsanların anlaşılmaz bulduğu sanırım şudur:


Terörle mücadele gibi bir hayati hadisede, devlet içindeki birimler böylesine birbirinden kopuk mudur?


Bu görüntünün herkesin itibarından bir şeyler koparıp götürdüğünde kuşku yok.

Ahmet TAŞGETİREN

atasgetiren@bugun.com.tr


Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.