Aslında hepimiz biraz hayat yorgunuyuz.

Aylardır bulaşıcı hastalıkla yatıp bulaşıcı hastalıkla kalkmaya başladık. Bu nedenle evlerimize kapanmak zorunda kaldık. Bahis oynar gibi bugün acaba kaç hasta ölecek kaç hasta iyileşecek diye televizyonların başında beklemeye başladık.

Yeter artık normalleşelim.

Eskiden evde kalmayı dinlenmek rahat etmek olarak değerlendirirken bu durum yavaş yavaş işkence haline dönmeye başladı.

Evde sürekli olan insanlarda artık bir takım psikolojik rahatsızlıklar belirmeye başladı. Bunların en başında da hiçbir şey yapmadığı halde bedenen halsiz ve rahatsız hissedenlerin sayısında gün geçtikce artan vakalar. Bu durum yavaş yavaş kronik bir hale doğru gitmeye başladı.

Nasılsın? diye soranlara, en sık verdiğimiz cevap hiçbir şey yapmadığım halde yorgunum cevapları olmaya başladı. Nedense depresif bir ruh hali oluşmaya başladı. Beden yorgunluğu dediğimiz şey belki iki üç gün dinlenmeyle geçer.

Ancak hayat yorgunluğu öyle mi?

Hayatımız ümit ile ümitsizlik arasında bir yerlerdeyiz. Eğer umudunuz varsa çevrenize enerji verebilir ışık saçabilirsiniz. Oysaki karamsarlık öylemi ki; insanı hayat yorgunu yapar.

Hâlbuki iyi düşünen, güzel bakan, iyiyi ve güzeli hayatına bir hedef olarak alan elbette bu güzellikleri de karşı tarafa yansıtıp hayat yorgunluğundan kısa sürede çıkabilir.

Hayat yorabilir iş güç yorabilir sorumluluklar bizi yorabilir.

Önemli olan tatlı yorgunluklarımız olsun.

Sanatçı Mümin Sarıkaya’nın dediği gibi: Ben yorgunum hayat gelme üstüme, Diz çöktüm dünyanın namert yüzüne, Gözümden gönlümden düşen düşene, Bu öksüz başıma gözdağı verme. 

Hani diyor ya Hz. Mevlana: Her gün bir yerden göçmek ne iyi. Her gün bir yere konmak ne güzel. Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş. Dünle beraber gitti cancağızım. Ne kadar söz varsa düne ait  Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.
 

Kalın Sağlıcakla

Sait ÖZDEMİR

www.saitozdemir.net

 

 

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar