Selami Kaytancı

Selami Kaytancı

Erdoğan’ı Beklerken…

Şiddetli böbrek sancıları içinde, 15’ten aşağı düşmeyen bir tansiyonla ve düşecek taşın habercisi mide bulantıları içinde yattığım yataktan, partisinin Samsun kongresinde konuşan Erdoğan’ı dinliyorum.

Konuşmasının orta yerinde, her zamanki şefkatli dede edası ile bir küçük kızı sahneye, yanına çağırdı. Sevimli bir minik kız geldi Erdoğan dedenin yanına… Erdoğan, minik kızı: “Bu kızımız, salona girerken yanıma gelip ‘Erdoğan dede, sen hiç yorulmuyor musun?!..’ dedi.” diye takdim etti. Evet ey Erdoğan, sen hiç yorulmaz mısın?!.. Senin durup dinlenmeye, yatıp uyumaya, birazcık olsun hayatın dalgasını geçmeye, hasta numarası yapıp azıcık kaytarmaya hakkın yok mu?!..

Yok kardeşim, yok!.. Bu adamın bunların hiçbirine hakkı yok!..  Facebook hesabımda bir paylaşım yapmıştım da rekor beğeni ve paylaşım almıştı. “Benden iki yaş küçük, 64’üne basmış Erdoğan, gece gündüz demeden, durup dinlenmeden koştururken, rahat yatakta yatmaktan utanıyorum!..” demiştim. İnsanüstü bir dayanma gücü!.. İnsanüstü bir çaba, gayret, çalışma, azim, irade!.. Çalıştığım dershanenin, çok sevdiğim bir sloganı vardı: “Hiçbir başarı, tesadüf değildir!..”  Tesadüfen büyük adam, büyük lider olmuş, büyük başarılara imza atmış hiç kimse görmedim. Başarının onda dokuzu ter, sadece biri şanstır.

Bu millet, bu ümmet, bu devlet, Erdoğan’ı çok bekledi. Gözleri ufkun karanlık noktasında, canı ciğeri yanarak, hasretle, özlemle bekledi. Dizlerinin üzerine çökertilmiş bir dev olan Rusya’yı yeniden diriltip ayağa kaldıran Putin’i ve Rusları kıskanır, “Bu ülkede bir Putin çıkmayacak mı?!..” diye esef ederdim.  Sabahın aydınlığı, aynı zamanda gecenin karanlığının en yoğun olduğu zamana yakındır. Ve Erdoğan, karanlığın en kesif olduğu, ümitsizliğin tavan yaptığı bir zaman diliminde, 2001’in zalim karanlığından, ümitsizlik ve tükenmişlik denizinden çıkıp geldi.

Peygamberlerin bile, en yakınlarında kendisini anlamayan, anlayamayan, reddeden, hasım kesilenlerinin olduğu bir dünyada, Erdoğan’ı anlamayan, anlayamayan, değerini, kıymetini bilmeyen, bilemeyenlerin olması en doğal hayat kanunudur. Buna karşılık, onun arkasında müthiş bir dua ordusu mevcuttur. İşte ona güç kuvvet veren de bu dua ordusudur. Şüphesiz ki onu ayakta tutan, enerji, güç ve azim veren şey, Allah’ın inayeti yanında, bu ümmetin gece gündüz ettiği dualardır. Bu kadar insanın, ümmetin dua ordusu oluşturması da, tesadüf, anlamsız, idraksiz, bazılarının dediği gibi “koyun gibi”  oluşmuş bir şey değildir.  

Allah nasip ederse, benim de doğum günüm olan 1 Nisan’da Erdoğan, Adana’yı teşrif edecek. Onu tüm Adanalılar olarak sabırsızlıkla bekliyoruz. Onu beklerken duyduğumuz heyecanı, özlemi anlatmak için kaleme aldığım bu yazının başlığını atarken, Samuel Beckett’in “GODOT’YU BEKLERKEN” adlı absürd tiyatrosu geldi aklıma.

“Godot’yu Beklerken”, sonu gelmeyen ve anlamsızlığı daha başından belli olan bir bekleyişin anlatıldığı, “absürd tiyatro”nun, üzerinde en çok inceleme yapılmış oyunudur. Oyunun en dikkat çekici yanı, her soluğunda izleyicinin veya okuyucunun düşüncelerini harekete geçiren imgelemelerin varlığıdır. Bu imgelemeler oyuna derin ve gizli bir anlam katar. Oyun; hiçliği, amaçsızlığı ve bekleyişin sıkıntılarını anlatır; ama sıkıcılıktan çok uzaktır.

Oyunun iki ana karakteri, Didi ve Gogo, Godot’yu beklerler; ama Godot bir türlü gelmez. Godot’yu beklerken, Didi ve Gogo arasında zekice olmayan, sıradan, gereksiz ve saçma olarak nitelendirilebilecek konuşmalar geçer; ancak bu konuşmalar asla anlamsız değildir. Samuel Beckett, Didi ve Gogo arasında geçen saçma konuşmaların arkasında saklanmış, okuyucuya ileti göndermeye ve onların hayatın gerçekte ne olduğunu anlamalarına yardım etmeye çalışmaktadır.

Şimdi diyeceksiniz ki, “Erdoğan’ı Beklerken” ile “Godot’yu Beklerken” arasında nasıl bir ilişki vardır?!.. Adana, hasretle ve özlemle Erdoğan’ı bekliyor. Çünkü Adana sorunlar yumağı olmuş bir şehirdir. Yıllardır çözüm bekleyen, beklenen; ama çözümün bir türlü gelmediği bir şehirdir. Onca imkanlarına rağmen beklenen çözümün bir türlü gelmediği, geleceğinden de ümitlerin sönük olduğu bir şehirdir.

Adana için söylenmiş meşhur bir deyim vardır, bilmem bilir misiniz?!.. “Dünyanın en büyük köyü”dür Adana… Büyük ve ilkel bir köyden farksız, şehirleşmenin en berbat olduğu bir ildir Adana. Eski Adana’sı yeni Adana’sı ile, sokaklarında, caddelerinde gezerken, insanı kahreden, tımarhanelik eden trafiğinde boğuşurken, gelmiş geçmiş belediye başkanlarına dişlerinizi gıcırdattığınız bir ucubeler kentidir Adana!..

Hangi partiden hangi belediye başkanı gelirse gelsin, üst üste yığılıp bir dağ oluşturmuş sorunlarını, ancak devletin çözebileceği, gelecek hiçbir belediye başkanının çözemeyeceği bir şehirdir Adana!..  Bunun için Adana, Erdoğan’ı dört gözle beklemektedir.

Yirmi yıl kadar önce, bir mecmuada bir yazı okumuştum. Amerika’da Ford firması seri olarak otomobil üretimine başladığında, Paris’e bir belediye başkanı gelmiş. Başkan, şehri baştan aşağı yıkmış;  çok geniş yeni yollar, köprüler, caddeler ve sokaklar açmış. Öyle ki, şehrin yıkılmadık yeri kalmamış. Bu başkanı, şehri yıkıp harabeye çevirdi diye yüce divana vermişler ve yüce divan, başkanı suçlu bularak idama mahkum etmiş. Ne var ki, bir asra yakın bir süre sonunda, Fransız Parlamentosu, bu adamın itibarını iade ederek Sen Nehri kıyısında bir heykelinin dikilmesine karar vermiş. Çünkü, bugünkü Paris, o başkanın o gün yıkıp yaptığı Paris imiş!.. Adamdaki geniş ufka, ileri görüşlülüğe bakar mısınız!..

Adana’nın o ucube, bir at arabasının bile girmekte zorlandığı, itfaiyenin asla giremeyeceği, bir iki yüz metre sonra da bir çıkmaz sokağa dönüşen eğri büğrü sokaklarında, birbiriyle kesişmeyen caddelerinde dolaşırken, Paris’in o ileri görüşlü belediye başkanı ve Adana’nın  geçmiş belediye başkanlarına duyduğum öfke gelir aklıma. Ve kendi kendime Didi ve Gogo gibi söylenirim: “Behey adamlar!.. Ben bir edebiyat öğretmeniyim; sizin gibi mimar mühendis değilim!.. Ama bu şehre ben belediye başkanı olsaydım, açardım önüme haritayı, alırdım elime cetveli, çizerdim!..  Şuradan şuraya cadde, şuradan şuraya bulvar olacak; bunlar birbiriyle kesişecek ve şu kadar genişlikte olacak!.. Yol, benim tapulu arsamın yanından geçecek diye, çıkmaz sokağa, eğrilip bükülen daracık sokağa, caddeye dönüşmeyecek!..”

Hani bir yazımda sormuştum: “Kaç türlü vatan hainliği vardır?1..” diye. Adana’yı dünyanın en büyük köyü haline getirmiş, gelmesinde katkısı olmuş tüm belediye başkanları, benim nazarımda, vatan hainliğinin bir türünü sergilemişlerdir. Adana’yı bilenler, bilirler. “Cemalpaşa” dolmuşlarının geçtiği güzergahta, Yurt  mahallesinde, Karafatma caddesi ile İboosman caddesi arasında kalan bir sokak vardır. Oradan geçip de bu caddeyi yapan, bu evlere, bu sokağa ruhsat veren belediye başkanına, yetkili ve etkili kişilere selam göndermeyen bir Allah kulu bulamazsınız. Ki burası, Yeni Adana’da, otomobil sayısının olağanüstü arttığı dönemde yapılmıştır.

Ben, dokuz yıl önce, bu ucube, bu keşmekeş şehirden bıkıp usandım ve Toroslar’da bir köye gidip yerleştim. Rahmetli Yahya Kemal mebus seçilmiş ve İstanbul’dan Ankara’ya gidip gelmektedir. Kendisine, “Ankara’nın en çok neyini seversiniz?!..” diye sorduklarında da rahmetli, “ İstanbul’a dönüşünü!..” diye cevap vermiş. Ben de Adana’ya geldiğimde, en çok köyüme dönüşü seviyorum. Kalanlara Allah sabırlar versin!..

Adana’nın çözüm bekleyen o kadar çok sorunu vardır ki, bunları sayıp dökmeye çalışsak, bin sayfalık kitap çıkar ortaya. Dünyanın bu en büyük köyü olan şehrin sırtına yüklenmiş, dünyanın en ucube metrosunu mu sayalım, nasıl olsa zengin şehirdir diye yıllar yılı ihmal edilmiş işsizlik sorununu mu sayalım?!..

Devletimiz, AK Parti hükumeti, yıllar yılı Doğu’ya, Güneydoğu’ya âdeta hizmet akıtmıştır. Helal olsun, yapılsın!.. Ancak, Adana’nın Feke, Saimbeyli ilçeleri, güya Akdeniz Bölgesi’ne mensup olmalarına rağmen, Doğu’dan, Güneydoğu’dan daha geri kalmış ilçelerdir. Bu ilçelerin, “eşek gitmez” köyleri vardır. Yıllar geçti; ama hâlâ Tufanbeyli – Adana arasındaki yol bitirilemedi. Hiç kazma değmeyen yerleri mevcut. Saimbeyli ve Feke şehir merkezleri, Adana’nın  Küçüksaat’ı gibi çözüm bekleyen, kangren olmuş trafik sorununa sahiptir.

Yumurtalık ve Ceyhan, birer Rotterdam olabilir. Yıllardır petrokimya tesisleri özlemi ile yanıp tutuşuyor. Türkiye’nin en büyük kömür rezervini barındıran Tufanbeyli, daha fazla yatırım ve istihdam bekliyor.

Doğal çevre, fiziki özellikler yönünden dünyanın en güzel üniversitelerinden olan Çukurova Üniversitesi, yerinde saymaya devam ediyor. Adana, bir fakir fukara kenti olarak, sahip olduğu iklim şartları ve fizik özellikleri ile, Türkiye’nin en büyük üniversite şehri olabilir. Adana’ya, Seyhan Barajı çevresine birkaç tane daha üniversite kurulabilir.

Devletin, nasıl olsa zengin bir şehir diye terk ettiği, yatırım yapmadığı; yatırımlarını Güneydoğu ve Doğu’ya kaydırdığı Adana’yı, Sabancılar da terk edince, şehir, Güneydoğu’dan aldığı olağanüstü göçler nedeniyle, tam manası ile bir sorunlar yumağına dönüşmüştür.

ADANA, ERDOĞAN’I BEKLİYOR!.. SORUNLARININ ÇÖZÜLMESİ DİLEĞİ İLE, BÜYÜK MÜJDELERLE BEKLİYOR!.. GODOT’YU BEKLEDİĞİ GİBİ, SONU GELMEYECEK BİR  ÜMİTSİZLİKLE DEĞİL, BÜYÜK UMUTLARLA BEKLİYOR!..

GEL EY BEKLENEN, GEL DE ONULMAZ DERTLERİMİZE DERMAN OL!..

 

Selami Kaytancı

24.03.2018, Adana

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
9 Yorum