Lale Devri kavramlaştırması

Lale Devri kavramlaştırması

Nedim hazfedilince İbrahim Paşa sadâreti yüzde doksan söner, Seyyid Vehbî, Sâmî gibi şâirlerin dîvanlarından pek soluk görünür. Hele Râşid gibi vak’anüvislerinin yazılarından tamâmiyle anlaşılır ki Türklük rehâvet devrindedir.

Aşağıdaki alıntı birkaç özelliği birden içinde barındırıyor. Önce tarihçilerimizin, kendi tarihimizle ilgili bir dönemlendirmeyi yaparken konuya ne kadar dar bir açıdan baktıklarını ve Lâle Devri diye adlandırılan bu dönemi bütünüyle Nedim’in kişisel bakışaçısından değerlendirdiklerini gösteriyor ki bu görüşün ilk kez kimin tarafından ortaya atıldığının araştırılması ilginç olacaktır. Sanırım görüş, bizim tarihçilerimizin değildir. Bu, işin olumsuz tarafı. Çünkü o dönemde her yer, Nedim’in tasvir ettiği sınırlı mekânlardaki sınırlı insanların yaşadıkları zevk ve safa içinde değildi.

İkinci özellik ise, bir şairin gücünü gösteriyor. Baki, zaten bir cihan sultanı olan Kanunî’yi nasıl ki daha da büyütmüşse, Nedim de bir devri öylesine ölümsüzleştiriyor ve o devrin veziri İbrâhim Paşa’nın adını, kazınmaz harflerle tarihe yazıyordu. 

Bugün ne böyle şairimiz ve ne de o şairi ve tarihi hakkıyla değerlendirecek tarihçimiz var:

“Son devrede Lâle Devri gözlerimizi kamaştırıyor. Nice Türkler’e, son on senede peydâ olan bu Lâle Devri unvânı kırmızı bir çiçek gibi güzel göründü; bütün bir devri bu Lâle Devri kitabesinin arkasından seyrediyorlar ve sanıyorlar ki ondan evvel ve ondan sonraki devirlerimiz onun yanında sönüktürler.

Bir devri gözlerimize böyle gösteren yalnız bir şâirin şiiridir. Bilirim ki bu iddiâyı kabul etmekte birçok zevk sâhipleri tereddüd ederler. Nedim hazfedilince İbrahim Paşa sadâreti yüzde doksan söner, Seyyid Vehbî, Sâmî gibi şâirlerin dîvanlarından pek soluk görünür. Hele Râşid gibi vak’anüvislerinin yazılarından tamâmiyle anlaşılır ki Türklük rehâvet devrindedir. Başlıca meziyeti on iki senelik hâricî bir sulh olan bu devrede İstanbul eğlenir. Lâkin ondan evvel de, ondan sonra da, yine tıpkı öyle, Çırağan’la, helva sohbetiyle, yine aynı mesirelerde, Kâğıthâne’de, Göksu’da, Bebek’de, Çubuklu’da eğlenirdi. Eğlenceler başka türlü değildi. Hakikatte Türk medeniyeti inkırazdaydı. Mîmârîde cılız eserler vücuda geliyordu. Bunu anlamak için o zamandan kalan çeşmelere ve Eski Saray’daki köşke bakmak kâfi. Saraylara, evlere Avrupa eşyası giriyordu, o eşyanın üslûbu Türklerin tezyinat üslûbuna karışmağa başlıyordu. Sanatta Türk zevki yavaş yavaş bozuluyordu. Hâsılı bu devre hulyâlı gözlerle bakmayanlar, için için inkırâzı görürler. Bütün o şevk ve neş’e İstanbul’da, İstanbul’un da birkaç sarayında, birkaç köşkünde, birkaç vâdisindeydi. O zaman İstanbul’a gelen Diyarbekirli şâir Hâmî’nin, Üsküdar’dan Diyarbekir’e dönüşünü musavvir, manzum seyâhatnâmesi vardır; bir vesikadır ki eğlenen İstanbul’un hâricinde, büyük ve geniş nasıl bir yaban-âbâdmış iyi gösterir. Zavallı Hâmî, Üsküdar’dan memleketine gidinceye kadar konak konak, ne felâketler geçirir, tâûna uğrar, harâmîlere soyulur, hâsılı diyâr-ı islâmın ortasında kendi tâbiriyle:

Koca zimmîlere cânım diyerek
Serkis’im, rûh-ı revânim diyerek

gider. Kendi âleminin eğlencelerinde yaşayan Nedim’e o zaman:

Cihan yekpâre nûrânî görünmüş.

İbrahim Paşa çok vezirlerden iyi, kâr-âşinâ, dûr-endîş, terakkiperverdi. Sadâreti zamanı da uzun bir fırtınadan sonra güzel bir sükûnu andırır. Süleymân-ı Kanûnî’nin nâmını haşre kadar yaşatacak Bâkî’nin sözündeki âb-ı hayat olduğunu söyleyen şâir bir kaside-gû nâtıkası gösteriyor, lâkin İbrâhim Paşa’nın nâmını haşre kadar yaşatacak Nedîm’dir demek doğrudur. Onu ve onun zamanını biz Nedim’in Divanı arkasından gördüğümüz gibi ahlâf da öyle görecek, bu o vezir için bir talihtir.” (Yahya Kemal, Edebiyata Dair, 1984, s. 187-188)

 

Önceki ve Sonraki Yazılar