Salgın sürecinin en elzem işlevi!

Finansal istikrar bugünler için en geçerli meta. Devletler, şirketler, işletmeler hatta hane halkları finansal sürdürülebilirliği "birinci el" olarak düşünüyor ve ona göre projeksiyon geliştiriyor.

Ekonomik toparlanma hızında salgına bağlı bir bozulma veya hedeften şaşma gibi olumsuzlukların finansal yapıya kadar uzanmaması için olağan dışı tedbirlere dahi başvurulabiliyor. Zira finansal bozulmanın ilk göstergesinin üreten sektörlere, daha doğrusu reel ekonomiye “aşağı yönlü baskı” demek olduğu bugün için herkesin malûmu.

Öyle ya, para ve maliye politikaları salgın sürecinde nasıl yürütülecek? Bir yolu, yordamı elbette olmalı… “Peynir suyunu buldurur” hesabı pandemi tüneline giren ekonomilerin mutlaka çareler üretmesi beklenti dahilinde. Bu makro ihtiyati tedbirler mi olur, yoksa başka bir şey mi devreye alınır bilinmez... Mamafih, finansal sistemin istikrarı ve reel ekonominin devamlılığından taviz verilmemesi salgın sürecinin en elzem işlevi.

***

Bugün geleceği gören birçok işletme, firma hem sermaye hem de nakit rezervlerini kuvvetlendiriyor ve varsa borçlarından kurtulmak için projeler üretiyor, programlar yazıyor. Tabii ki bir bakıma ekonominin temelindeki bu sağlamlık, reel ekonomiyi işler halde tutarken ülkenin ekonomik istikrarına zarar verecek iflas, konkordato ve temerrütlere de engel oluyor.

Ancak bu olumlu periyodu bozacak olan, belirsizliği henüz giderilemeyen salgına bağlı ekonomik durgunluğun sürme riski. Riskleri de en fazla finansal alanda aramak gerekiyor.

Binaenaleyh ekonomik yapıya alan bazlı bakıldığında; katma değeri düşük veya getirisi az firmaların biriktirdiği borçlar, salgında talepsizlik sebebiyle finansal darboğaza girmiş gayrimenkul sektörü ve büyük ölçekli yüksek kaldıraçlı projeler, ekonominin borç ödeme veya finansal güçlülüğü sağlayacak argümanları zayıflatıyor.   

 

***

Pandemiye bağlı finansal bünyeye zarar verecek diğer birkaç önemli riskten daha bahsedeyim. Yani finansal yapı ile birlikte reel ekonomiyi aşağıya baskılayacak risklerden…

Öncelikle yurt içi ve yurt dışı kredi maliyetlerindeki artış borçlu, borçsuz üreten kesimi haddinden fazla daraltıyor. Dünyada bol para olmasına rağmen likidite imkânlarının oluşamaması ve menkul kıymet yatırımlarındaki bozulma reel ekonomiye para akışını engelliyor.

Bilindiği üzere Japonya bugün dış ticaretteki başarısı kadar finansal tarafta da dünyanın lider ülkeleri arasında. Buna rağmen Japonya’nın merkez bankası BOJ hazırladığı “Küresel Sistem” adlı küresel raporda, kovid sürecine vurgu yapıyor ve 2008 küresel krizinden daha ağır bir ortama doğru ilerleyen ekonomilerin sıkı bir risk yönetimine ihtiyaç olduğunu, hızlı likidite desteğinin yanı sıra borçların da sürdürülebilirliğine dikkat çekiyor.

***

BOJ’un  “Küresel Sistem” raporuna göre Merkez Bankamızın (TCMB) son Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısına baktığımızda pandemi sürecine BOJ ile TCMB’nin paralel bir bakış açışı geliştirdiğini hatta TCMB’nin politika geliştirmekten öte politikayı uygulamaya koyduğunu gözlemliyoruz.

İthalatta öngörülen dengelenmenin başladığı, ihracattaki güçlü toparlanmanın cari dengeyi destekleyeceği beklentisinin korunduğu vurgusunun yapıldığı Ekim ayı PPK toplantısı açıklama metninde, “Enflasyon beklentilerinin kontrol altına alınması ve enflasyon görünümüne yönelik risklerin sınırlanması amacıyla para politikası ve likidite yönetimi kapsamında atılan adımlarla finansal koşullarda belirgin bir sıkılaşma sağlanmıştır. Enflasyon görünümünde belirgin bir iyileşme sağlanana kadar likidite tedbirleri sürdürülecektir” ifadeleri, TCMB’nin BOJ’un bahsettiği olumsuzluklara karşı sürekli risk yönetimi çerçevesinde politikalar geliştirdiğini gösteriyor.

***

Konjonktür gereği politika faizini Ekim toplantısında sabit tutan TCMB, piyasanın en fazla ihtiyaç duyduğu likiditede esnekliğini artırma yönünde karar alması bir ikilem olarak değil bizzat risk yönetiminin bir parçası olarak görülmeli.

Zira salgın kaynaklı iktisadi faaliyetler üzerinde devam eden belirsizlikler ve şu anda tüm dünyayı etkisi altına alan ikinci dalga endişeleriyle oluşan toparlanma eğilimini bozacak riskler önceki PPK’larda olduğu gibi TCMB’nin Ekim toplantısına da yansımış.

Dolayısıyla Merkez Bankası’nın 19 Kasım’da yapacağı yılın sondan ikinci toplantısı; mezkur riskleri baskılama ve içinde ABD seçimleri sonrası oluşacak bir anafora bağlı riskleri de minimize edecek yeni politikalarla yol alma noktasında bir parametre olacak.

analizgazetesi

Önceki ve Sonraki Yazılar