1. HABERLER

  2. KÜLTÜR - SANAT - YAŞAM

  3. Sezai Karakoç: İstanbul, Necip Fazıl, Fethi Gemuhluoğlu, Hz. Muaviye ve…
Sezai Karakoç: İstanbul, Necip Fazıl, Fethi Gemuhluoğlu, Hz. Muaviye ve…

Sezai Karakoç: İstanbul, Necip Fazıl, Fethi Gemuhluoğlu, Hz. Muaviye ve…

"1956’dan beri yayınına ara veren Büyük Doğu 1959 yılında yeniden yayınlanmaya başladı. Bu dönemde bütün sağ toplanmıştı Büyük Doğu’da. Nurettin Topçu, Nihal Atsız, Peyami Safa da yazıyordu. Dergi devam ederken, tüm bu yazarlar için dava açıldı.."

A+A-

Sezai Karakoç: İstanbul, Necip Fazıl, Fethi Gemuhluoğlu, Hz. Muaviye ve…

1956’dan beri yayınına ara veren Büyük Doğu 1959 yılında yeniden yayınlanmaya başladı. Bu dönemde bütün sağ toplanmıştı Büyük Doğu’da. Nurettin Topçu, Nihal Atsız, Peyami Safa da yazıyordu. Dergi devam ederken, tüm bu yazarlar için dava açıldı. Mahkemeye gittim. 1956’dan beri görüşmediğim N. Fazıl Bey, benim mahkemeyi izlemeye gidişime memnun oldu. Görüşmeler devam ederken beni Peyami Safa’yla tanıştırdı.

“Anadolu kasabalarında aylarca bir odaya kapanıp geceli gündüzlü çalıştıktan sonra İstanbul’a dönmek… Böyle bir dönüşte İstanbul adeta çarpıyor insanı. İnsan, bir süre uzaklaşınca doğduğu şehirmiş gibi özlüyor İstanbul’u. Hatta İstanbul’da bile, bir süre gidilmeyen semtler özlenir. Bu yüzden, İstanbul’dayken de adeta şehir içinde bir gezgindim. Semtlerini dolaşmışımdır hep yıllarca. Beyazıt ve çevresini merkez gibi düşünürsek, Eyüp, Fatih, Emirgan, Kanlıca, Üsküdar, Beşiktaş, her semti ayrı bir güzellik ve özellikle çeker insanı zaman zaman. Yazın birkaç Pazar da Adalar’a gidilebilir. İstanbul insanın içindedir sanki. Zaman zaman bir semti su yüzüne çıkar ve hatırlanır. Artık oraya ilk fırsatta gitmeye bakarsınız. Şimdi, ne yazık ki, o eski İstanbul’dan eser kalmadı. Betonlaşma tüm semtleri birbirine benzer hale getirdi. Özellikler kayboldu. Deniz, kirlendiği için, kıyısına gitmek isteğini duymuyor insan. Durmadan yok edilen çınarlar ve çamların yerine dikilen beton binalar, İstanbul’un iklimini de değiştirdi. Eskisi gibi rüzgârlar esmiyor, yağmurlar, karlar yağmıyor, poyrazlar ve lodoslar olmuyor. Sanki bir İstanbul gitti, yerine bir başka İstanbul geldi…”

“1956’dan beri yayınına ara veren Büyük Doğu 1959 yılında yeniden yayınlanmaya başladı. Bu dönemde bütün sağ toplanmıştı Büyük Doğu’da. Nurettin Topçu, Nihal Atsız, Peyami Safa da yazıyordu. Dergi devam ederken, tüm bu yazarlar için dava açıldı. Mahkemeye gittim. 1956’dan beri görüşmediğim N. Fazıl Bey, benim mahkemeyi izlemeye gidişime memnun oldu. Görüşmeler devam ederken beni Peyami Safa’yla tanıştırdı. Sirkeci infilakında bulunduğumu öğrenince Peyami Safa bayağı üzüldü. Peyami Safa, Nihal Atsız, Nurettin Topçu ifadelerini verdiler. Peyami Safa gitmek isteyince Necip Fazıl Bey:”Peyami, dur, gitme, bak ne olacak?” dedi. Biz dinleyiciler kısmında Peyami Safa ile otururken, Necip Fazıl Bey ifade vermeye başladı mahkemede. Necip Fazıl Bey, tek tek söyler ve zabıt kâtibesine yazdırırdı ifadesini. Hatta nokta ve virgülüne kadar dikte ettirirdi savunmasını. Öteden beri âdeti buydu. Yine öyle yaptı. Bu kez savunmasında şöyle konuştu:” Şu anda piyasaya çıkmış bulunan dergimin kapağında da görüleceği üzere, Adalet Bakanlığına, reis bey, hakkınızda bir dilekçe sunmuş bulunuyorum. Siz, noterlikçe tasdikli belgedeki şahitlerin ifadeleriyle de sabittir ki, falan gün ve saatte, falan yerde “inkilap düşmanını bu kez tam faka bastırdık” diyerek aleyhimde konuşmuş ve tavrınızı belirtmişsiniz. Ve falan yer, falan gün ve saatte bir kez daha tekerrür etmiş bu. Sizi bu sebeple; yanınızdaki azalara gelince, onları da riyasetten kendilerine sirayet eden mana sebebiyle, hepinizi ve mahkemenizi reddediyorum “ dedi. Mahkeme heyetinde bir şaşkınlık oldu. Karar için ara verdiler. Necip Fazıl Bey, zafer gülümsemesi içinde yanımıza geldi: “Gördünüz mü?” dedi. “Nasıl vurduk?”. Biraz sonra, mahkeme heyeti, Necip Fazıl’ın reddini reddetti ise de, üstad için üst bir mahkemeye itiraz hakkı doğmuş oldu.
Büyük Doğu’nun bu döneminde sadece savcılık değil, başta İ. İnönü olmak üzere, tüm C.H.P. ileri gelenleri N. Fazıl aleyhine dava açmışlardı. Bunun da sebebi, Necip Fazıl Bey’in kapakta bu zatların resimlerini benzetmeleriyle birlikte yayınlamasıydı. İstenen ceza tutarı 80 seneyi geçiyordu. B. Doğu’nun bu dönemi sanırım 33 sayı sürdü. Sonra kapandı. Benim bu dönemde iki şiirim çıktı B. Doğu’da, onları da üstat başka bir dergiden almıştı...”

“Bir gün Marmara’da, Fethi Gemuhluoğlu, Mehmet Çavuşoğlu ve Erol Güngör’le oturuyorduk. Gemuhluoğlu bana Necip Fazıl Bey’in çocuklarının ismini sordu. Ben de, söyledim. Bu arada, Ali isminde bir oğlunun da olduğunu, fakat sonra vefat ettiğini ilave ettim. Bunun üzerine Gemuhluoğlu: ‘tabii’ dedi, “hiç Ali, Osman, Ömer, Ayşe’yle birlikte yaşayabilir mi?” Bu söz tuhafıma gitti. Şaka da olsa hoş bir söz değildi. Ben: “neden böyle söylüyorsunuz”, dedim. “Hz. Ali, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ayşe’yle beraber yaşamadı mı?” dedim. Konuşmam arasında: “Hz. Muaviye” sözü de geçmişti. Gemuhluoğlu, birden: “Hazreti” deme dedi. “Neden? Sahabe değil midir?” dedim. “Sen, çocuğuna Muaviye ismini kormusun? Bak, kimse çocuğuna Muaviye ismini koymuyor” dedi. Ben: “Muaviye ismi konmuştur. Ama daha büyüklerinin isimleri fazla tekerrür edip şöhret bulduğundan, Hz. Muaviye’nin ve diğer bir çok sahabenin ismi konmaz olmuştur” dedim. Biz tartışırken, Erol ile Mehmet’in kibrit kutusuna Kur’an yazısıyla, bir şeyler yazdıklarını gördüm. Erol, Mehmet ve ben, yazımızı biliyorduk. Gemuhluoğlu bizden bir hayli yaşlı olduğu halde eski yazımızı bilmiyordu. O sebeble Erol’le Mehmet bana o yazıyla bir mesaj veriyorlardı. Kibrit kutusundaki yazıları göz ucuyla okudum: “konuş, konuş” diyorlardı. Ben de sahabe arasındaki ihtilafın bir içtihat ihtilafı olduğunu, Hz. Ali’yi haklı bulmakla birlikte Hz. Muaviye’nin tezini de bir içtihat olarak kabul ettiğimizi söyledim. Ona, her sahabeye olduğu gibi saygı göstermemiz gerekir” dedim. “Hz. Muaviye, itirazında haksız olmakla birlikte, peygamber ailesinin mutlaka baş olması, hanedan olması gerektiği kanaatine karşı çıkmakla bir rutini kırmıştır” dedim. Gemuhluoğlu birkaç kez kendi kendine “rutin, rutin” diye tekrarladı. Ben: “Hz. Muaviye, hanedan kursa bile, kimse onu itikat olarak benimsemeyecekti. Hz. Ali’nin ve evlatlarının hilafet haklarıydı ama hanedan olarak halifenin hep onlardan olması itikadı kabul edilemezdi. Nitekim bu nokta, şii-sünni ayırımını doğurdu” dedim.
Gemuhluoğlu, yetiştiği çevre dolayısıyla hep aynı düşünceleri taşıdı ve bir türlü bu düşüncelerden kurtulamadı. Oysa, kendisine hep bizim gibi düşünenlerin muhitinde alaka gösterildi. Sonradan da, ilgi kurduğu gençler, bu iddialarını benimsemeyecek gençlerdi. O, yine de fırsat buldukça, çocukluğunda ruhuna işleyen bu iddiaları tekrarlardı.
O gün, Gemuhluoğlu gidince, Erol ve Mehmet, “iyi ki söyledin” dediler: “Bize, hep aynı düşünceleri söyler. Biz, saygımızdan konuşamıyoruz. Senin konuşman iyi oldu.”
Bense, acaba F. Gemuhluoğlu’nu kırdım mı? Beni yanlış mı anladı? Diye düşündüm, bir yıl sonra yayınladığım dergide, ona kırgın olmadığımı, Hz. Ali’den bahseden bir şiirimi ithaf ederek anlatmak istemiştim.” (Sezai Karakoç, Hatıralar, Diriliş dergisi, 1990, sayı:82)

 

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.