Türkiye’nin Geri KalmışlığınınTarihini“DİN” Üstünden Okumak

Zihnimi uzun zamandır kurcalayan iki soru var:

1) Türkiye neden geri kaldı?

2) Türkiye’nin geri kalmışlığının tarihsel nedenleri ve aktüel çözüm çabaları teşhis-tedavi bağlamında isabetli tartışılıp değerlendirilebiliyor mu?

Bu konuyu hangi ortamda tartışırsak tartışalım, ideolojimiz ve bakış açımız ne olursa olsun, söz dönüp dolaşıp genel anlamda “din”, özelde “İslam” üzerinde odaklanıyor.

Kimileri doğrudan İslam’ı suçluyor, kimileri ise dinden uzaklaşmayı yani İslamsızlaşmayı temel neden olarak gösteriyor.

Biraz daha mürekkep yalamış olanlar “din” ile “dindarlık” yahut “İslam” ile “İslam algıları” arasındaki farklılıklara dikkat çekerek kısmen daha akademik, biraz da bir şeyleri koruma ve kurtarma adına yaşadıkları “kimlik sıkışması!” ile baş edebilmek için sosyal psikolojik bir perspektiften bakmaya çalışıyor.

Yine de çoğunluğumuz kafamızdaki dini (İslam’ı) idealize ederek “Hahhh… İşte dini, böyle yaşasaydık sorun olmazdı.” diyerek kestirip atıyoruz, kendimizi tanrılaştırdığımızın farkında olmadan.

Kısaca savruldukça savruluyoruz.

Savrulma bazen iyidir, ancak bizimkisi iyi olmayan cinsten.

Şimdi savrulmanın biçimlerini görme zamanı.

Osmanlı Devleti’nin özellikle son yüz yılı ve Cumhuriyet Dönemi sürekli “ıslahat”, “yenileşme” ve “modenleşme” ile Batıya uyum sağlayabilme konusunda yoğun, ama bir o kadar da travmatik tecrübelerle doludur.

Ara formlar hariç tutulacak olursa Türkiye’nin geri kalmışlığını izahta sokaktaki insandan akademisyenlere kadar hemen herkesin birbiriyle kıyasıya rekabet eden üç farklı biçimde tartışmaya çalıştığını görüyoruz.

1) “Din, siyasal ve sosyal hayattan çekilir ve (asıl mekânı olan) vicdandaki yerini alırsa sorunlar kendiliğinden çözülecektir” diyenler. Bunlar sekülarizmden ziyadesiyle etkilenmiş, kendileri Doğulu olsa da Doğuyu köhnemiş bulan, Batıyı gelişmiş model olarak gören, sunan ve savunanlardır.

Avrupa tarihinde -özellikle 18. ve 19. Yüzyıllarda- “izm”lerin ortalığı savaş alanına çevirdiği, bireysel ve sosyal bilincin bir o yana bir bu yana savrulduğu, modernitenin olanca ihtişamı (!) ve azameti ile hâkimiyetini kurduğu, insanın bu dünyada yaşamak için Tanrı’ya doğrudan ihtiyaç duymadığı, insan yurdu olan dünyanın metafizik Varlık ya da Varlıklar tarafından değil sadece insan(lar) tarafından yönetilebileceği varsayımına dayanan bu bakış açısı pozitivizm ve Toplumsal Evrimcilik (Sosyal Darwinizm) ile mualleldir.

Batı’da ortaya çıkan bu görüşün İslam dünyasındaki yansıması şöyle olmuştur: İslam ne kadar hayattan uzaklaşırsa o nispette gelişme gerçekleşecektir. Zira İslam, gelişmenin önünde pranga vazifesi görmektedir. Ziya Paşa’nın: “İslam imiş meğer devlete pabend-i terakki/evvel yoğ idi iş bu rivayet yeni çıktı” (Devletin ilerlemesine ayak bağı meğer İslam imiş. Daha önce böyle bir rivayet yoktu, yeni çıktı) diye eleştirdiği görüş budur.

Gerçi sekülerleşmeyi savunan yaklaşımlar kendi içinde mütecanis (homojen) değildir, bilakis cadı kazanı gibidir. Öyle ki birbiriyle az ya da çok uyuşan yahut az ya da çok birbirinden farklılaşan, hatta “Nasıl olur da bunlar tek bir grupta toplanabilir? Böyle bir şey mümkün olabilir mi?” tarzında şaşkınlıkla sorgulayacağımız görüşleri içermektedir. Örneğin “Din geçmiş zamanların kalıntısıdır.” “Modern dünyada dine yer yoktur.” “Tanrı’nın ölüm vaktini ilan zamanı gelmiştir.” gibi görüşler yanında “Din, siyasal hayattan çekilmeli! Hatta sadece siyasal değil sosyal hayattan da çekilerek yerini akıl ve bilimin yol göstericiliğine bırakmalı.” “Din, asli yeri olan bireysel vicdanlarda yaşamalı ve içsel-manevi bir form kazanmalı!” vb. görüşler en bilindik olanlarıdır.

2) Ne İslam’dan ne de sekülarizmden vazgeçemeyenler. Bunlar iki arada bir derede kalmış ve sıkışmış benlik yapılarıyla en çok acı çekenlerdir. İçte dindar dışta seküler yahut dışta dindar içte seküler olanlar. İşte bunlar yaralı bilinçleri ve şizofrenik kimlik yapılarıyla psikiyatrik tedavi görmeye en yakın (ve hatta en yatkın) olanlardır.

3) Genelde İslam ülkelerinin özelde ise Türkiye’nin geri kalmışlığını İslam dininden ve onunla yoğrulan geleneksel bilinçten kopuşa, İslam’ın siyasal ve sosyal hayattan uzaklaşmasına bağlayanlar. Bunlar tarihin belli dönemlerini kutsadıkları ve mitleştirdikleri için bir açıdan “nostaljik-romantikler” diye kavramlaştırabilir. “Ne kadar köfte, o kadar ekmek” tabirine uygun bir şekilde “ne kadar din, o kadar ilerleme ve yükselme” iddiasında olan bu kesim kendi içinde oldukça zengin ama bir kadar da ürkütücü çeşitlilik taşımaktadır.

Şimdilik birinci ve ikinci yaklaşımları bir kenara koyalım, “çuvaldızı kendimize batırma pahasına”  üçüncü yaklaşımı irdeleyelim.

Türkiye acaba İslam’dan uzaklaştığı için mi geri kaldı?

Evet, Türkiye’de böyle düşünen ciddi bir kesim var. İster iktidarda, ister muhalefette, ister dinî bir cemaatte, isterse bir tarikatta olsunlar bu düşünceyi savunanlara göre teşhis ve tedavi çok açıktır. İslam’dan uzaklaştıkça bela ve ıstıraplar akın akın gelmektedir. O halde yapılacak iş bellidir: İslam’a dönmek.

İslam’a dönmek nedir?”sorusuna verilen cevap basittir. Dinin emir ve yasaklarını hayatın her alanında uygulanmak.

Burada herhangi bir ayrım yapılmadan, neyin emir, neyin tavsiye, neyin yarı örfi yarı dinî olduğuna bakılmadan dinin emir ve yasaklarından bahsedilmektedir.

Şu konuda itiraz yok: İslam normatif yapısıyla hayatı kucaklayan bir dindir. Ancak İslam’da neyin gerçekten dinî, neyin örfi olduğu konusu sanıldığı kadar kolayca ayrıştırılacak kadar basit değildir. Örneğin tuvalete girmenin sol ayakla olması gerçekten dinî midir, yoksa dinî kılığa büründürülmüş toplumsal bir tercih midir?

 “Haydi, topyekûn İslam’a dönelim”, “Kurtuluş İslam’da” diyenlerin “Hangi İslam?”sorusuna verdikleri cevap maalesef peşin hükümlere dayalıdır. Genellikle de şöyle denir: “İslam’ın hangisi olmaz. İslam İslam’dır. İslam bölünmez, parçalanmaz. Asıl olan Kur’an ve Sünnetteki İslam’dır.” Bu durumda tekrar soralım. Diyanet’in anlattığı ile Süleymancıların naklettiği aynı İslam mıdır? Menzil Cemaati ile Furkan Grubu aynı kategoride değerlendirilebilir mi? Nur Cemaati ile İŞİD’ciler aynı perspektiften mi bakıyorlar İslam’a ve dünyaya? Bu çeşitliliğe -kendi içinde olanca farklılığına rağmen blok gibi görünen- İlahiyat Fakültelerini ve öğrencilerini eklemedim bile.

Burada bahsettiğin hemen her grupta yer alanlar Türkiye’nin kurtuluş reçetesinin din ile mümkün olduğu görüşünde.  Türkiye’de her dinî grup kendi çapında çalışmalar yapıyor, dahası herkes hakikati temsil iddiasında olduğu için birbirlerini rahatlıkla suçlayabiliyor, karalayabiliyor, en azından birbirlerine psikolojik açıdan zulmedebiliyor.

Gerek Milli Görüş gerekse 2000’li yıllarda Milli Görüş’ten düşünsel açıdan kısmen, reel-politik açıdan bütünüyle ayrılan ve bugün iktidarda bulunan AK Parti içinde de geri kalmışlığın tarihini din üstünden okunma arzusu şiddetle devam etmektedir. “Dindar gençlik” “muhafazakâr gençlik” söylemleri bu bağlamda dikkat çekicidir.

“Dindar gençlik” projesi “seküler gençlik” projesinin tam karşısındadır. Çünkü “İslam’dan uzaklaşmak ülkeyi de toplumu da geri bırakmıştır” varsayıma göre, Batı hayranlığıyla yetiştirilen seküler gençlik dinî inanç ve değerlerinden arınmış/arındırılmış ve kendi kültürüne yabancılaş(tırıl)mıştır. O halde dindar gençlik yetiştirerek süreci tersine çevirmek gerekir. Bunu sağlayabilmek için Kur’an-ı Kerim, ilmihal, siyer, hadis, tefsir ve fıkıh öğretimi her fırsatta artırılarak yapılmalıdır. İmam-Hatip Liseleri ve İlahiyat Fakülteleri çoğaltılmalıdır. Başörtüsü (hatta bazı dinî grup ve tarikatlarda çarşaf) dâhil dinî sembollerin kullanımı serbest hale getirilmelidir. Post modern dünyada modernitenin kalıntısı sayılabilecek tek tipleşmeden kurtulmak gerekir. (Unutulan ya da ıskalanan husus şudur: Post modern dünyanın üst dinî kimliklere verdiği zarar moderniteyle kıyaslanamayacak kadar fazladır,  ancak nedense herkesin dilinde post modernite türküsü vardır.)

Din eğitimi ve dini özgürlüklerle ilgili nicel verilerin nitelin önüne geçmesi ne büyük felaket. Nicelin egemenliği zaten pozitivist Batılı düşünme biçiminin damarlarınıza ne kadar sirayet ettiğinin açık göstergesidir. Nicelin egemenliği aynen bir Kayseri fıkrasında olduğu gibi “ananın boyanıp babaya satmaya benzemektedir. Sadece dış görünüş değiş(tiril)mekte, ancak içte sadra şifa olabilecek iç düzenlemeler yapıl(a)mamakdır. Kemiyyetin“keyfiyeti boğması… Nasılın niçini öldürmesi…

19. Milli Eğitim Şura’sında tavsiye niteliğinde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi (DKAB) derslerinin ilkokul 1., 2. ve 3. sınıflara getirilmesi de yine geri kalmışlığın tarihini din üstünden okuyarak dindar gençlikle sorunların aşılacağı varsayımına dayanmaktadır.

Bilmem hatırlatmak gerekir mi, Osmanlı Devleti medreselerde, tekkelerde ve -özel dersler statüsünde- camilerde oldukça yoğun bir din eğitimi verirken çökmüştü. Burasını neden kimse düşünmez. Bugün İslamcı (!) kesim tarafından pek itibar edilmeyen Tevfik Fikret’in Arapça dil bilgisi ve aldığı İslam din eğitimiyle Kur’an meali yazacak donanımda olduğu dikkatten kaçar. İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif’in medreseli değil mektepli olduğu da (kendisi veterinerdir) unutuluverir.

Sanırız ki ne kadar çok din eğitimi verirsek o nispette kaliteli dindar insan yetiştiririz. Ne büyük yanılgı!

“İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük” derslerini ilköğretimden üniversiteye kadar sürekli ve zorunlu olarak okuttuğumuz halde toplumun her ferdine Atatürk’ü sevdirebildik mi? Bırakın her ferdini, toplumun neredeyse yarısı Atatürk ile barışık değil. Her fırsatta “Atatürk” diye diye maalesef Guthrie’nin “Bıktırma” dediği durumu yaşattık insanlara. Korkarım ki DKAB dersleri için de aynı durum ortaya çıkacaktır. Korkarım ki “din” diye diye dinden soğutacağız insanları.

Bu arada “İlkokullarda DKAB derslerini kim ve nasıl verecektir?” sorusu hâlâ cevaplamayı bekliyor. Hali hazırda İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Eğitimi Bölümü’nün yok edilmekle karşı karşıya bulunduğu, adeta can çekiştiği/çekiştirildiği bir zamanda acaba pedagojik, pardon patolojik formasyon alarak ilkokullara atanan ilahiyatçı gençlerimizle mi bu dersi vereceğiz? Oyun ve drama eğitimi almayanlar, patolojik formasyonla çok iyi öğretmenlik yapacağını düşünenler (ekmek parası için başka türlü düşünemez ki…) bu derslerin üstesinden gelebilir mi? Üstüne basarak söylemek durumundayız: Sınıf öğretmenleri de bu işi başarabilecek düzeyde değildir. İster ilahiyattan ister eğitim fakültesinden birileri çıkıyor ve “Biz bunu başarırız.” diyorsa, bu durum sadece öğretmen atanarak sırtını devlete dayama (sağlama alma) psikolojinin verdiği içi boş (sanal) bir özgüvenden kaynaklanmaktadır.  19. Milli Eğitim Şurasında bu kararı dayatanlar çocuklarının kendilerine sorduğu dinî temelli sorulara (Allah nerededir? Neden göremiyoruz? vs.) uygun bir dille ve yöntemle cevap veremezken (sıklıkla bizlerden yardım istedikleri için biliyorum) iyi yetiştirilmemiş gençlerle bu iş nereye kadar götürülebilir?

Korkarım ki yanlış öğretme usulleri ile gelecekte dinî şüphe ve inkâr patlaması yaşanacaktır. Psikolojik sorunlarla boğuşan dindarları mı soruyorsunuz? Evet. Onlar da ziyadesiyle artacaktır.

Değerleri olmayan insan dindar olsa ne olur, olmasa ne olur?

Tarihsel tecrübelerimiz ve aktüel gözlemlerimiz göstermektedir ki din beraberinde zorunlu olarak ahlaklı ve erdemli olmayı getirmemektedir.

Türkiye’nin geri kalmışlığının tarihini yanlış okumaya devam edersek daha çok çile çekeriz.

Hamiş:

19. Milli Eğitim Şurasının en isabetli kararlarından birisi Okul Öncesi programında değerler eğitimine yer verilmesidir. Keşke İlkokul 1., 2. ve 3. sınıflar için de DKAB dersleri yerine değerler ve ahlak eğitimi dersi konsaydı, demeden edemeyeceğim. Oyun ve drama teknikleri başta olmak üzere çok farklı öğretim ilke ve yöntemiyle değerler kazandırılırken aralara dini unsurların yerleştirildiği bir program uygulanabilse. 

Prof. Dr. Asım Yapıcı

asimyapici@cu.edu.tr

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.