Mehmet Yürekli
Bir Altınlık Vali
Bir Altınlık Vali
17 Mayıs 1880, Adana. Usul gereği, bir valinin elbiseleri çıkarılmadan önce cepleri aranıyor. Örme bir kesenin içinden yalnızca bir altın lira çıkıyor; başka hiçbir şey yok. Odadakiler birbirine bakıyor, çünkü usulünce bir cenaze kaldırmak için en az iki altın gerekiyor. Sonunda bir memur, ayın dördü olduğunu hatırlatıyor ve dört günlük maaş farkının hazineden alınabileceğini söylüyor. Böylece Osmanlı’nın en büyük şairlerinden biri, maaşından artan birkaç kuruşla toprağa veriliyor.
O Vali Ziya Paşa’ydı. Aylarca rüşvet aldığı, servet biriktirdiği konuşulan; hakkında İstanbul gazetelerinde yazılar çıkan, şikâyet dilekçeleri Babıâli’nin masalarında biriken adam.

Tarihçi araştırmacı yazar Ahmet Karataş ile gazeteci-yazar Mehmet Uluğtürkan’ın "Bir Osmanlı Valisinin Adana Yılları / Ziya Paşa" adlı kitabını okurken bu sahnede uzun süre durdum. Bir insanın hakikati bazen bütün bir ömrün savunmasından değil, ölümünden sonra açılan bir keseden çıkıyor. O an Ziya Paşa’nın şu beyti de bir şiir olmaktan çıkıp bir hükme dönüşüyor:
“Dehrin ne safa var acaba sîm ü zerinde / İnsan bırakır hepsini hîn-i seferinde.”
“Dünyanın gümüşünde ve altınında ne keyif, ne huzur olabilir ki? İnsan (bu dünyadan göçüp giderken, yani ölüm yolculuğuna çıkarken) hepsini geride bırakır.”
Kitap, bir valinin icraat listesinden çok daha fazlasını sunuyor; bir vicdanın iki yıllık muhasebesini tutuyor. Okudukça insan şu soruyu sormadan edemiyor: Dürüstlüğün bedeli neden hep bu kadar ağır?
Ziya Paşa Adana’ya geldiğinde tefeciler köylüyü faizin faiziyle soyuyordu. Seyhan her bahar şehri basıyor, Taşköprü’den geçenler hayvanlarıyla birlikte nehre düşüyordu. Mühürdar ise valinin mührünü kullanarak onun adına para topluyordu. Paşa bunların her birinin üzerine gitti ve karşılığında bir “şikâyetçiler kumpanyası” buldu. Çıkarı zedelenen memurlar, eşraf ve yabancı konsoloslar aynı safta birleşti. Telgraflar çekildi, gazete sütunları dolduruldu. Adı “zalim”e, “keyfî”ye, “kan ağlatan”a çıktı.
Tanıdık geliyor mu? Bana fazlasıyla geldi.
Kitabı benim için değerli kılan, Ziya Paşa’yı bir aziz gibi anlatmaması. Paşa öfkeli bir adamdı; tavlada zarları havuza fırlatacak kadar sinirliydi ve muhaliflerine zaman zaman ölçüyü aşan bir sertlikle davrandı. Ama o öfkenin altında, Ulu Cami’de protokoldeki yerini bırakıp cemaatin arasına oturan bir alçakgönüllülük de vardı. Kendisini hicveden on altı yaşındaki Mıstan’ı falakaya yatırmak yerine “Sende büyük yetenek var” diyerek İstanbul’a okumaya gönderdi; üstelik ona kendi adını verdi. O çocuk, ileride “Adanalı Ziya” olarak anılacaktı.
Kuraklıkta yağmur duasına çağrıldığında verdiği cevap ise bugün hâlâ üzerinde düşünülmesi gereken bir cümle: “Yaradan bana ‘Koca vilayetin valisi idin, yağmur dileneceğine nehirden istifade edip tarlaları sulatmayı akıl etseydin ya!’ demez mi?”
Bu, inancı reddeden değil, inancı sorumluluğa dönüştüren bir sesti. Tevekkülü tembelliğe kılıf yapmayan, duayı emeğin yerine koymayan bir iman. Bu cümleyi bugün her makam odasının duvarına asmak gerekir.
Kitapta ilk kez yayımlanan savunmasında Ziya Paşa, çoğunluğun yararına yapılan her işin elbette bir kesimi hoşnutsuz edeceğini yazar. Kamu yararı yerine şahsi menfaatini koyanların feryadına kulak verilirse halka hizmet edilemeyeceğini söyler. Bu satırlar yüz kırk küsur yıl önce yazıldı; ama dün yazılmış gibi duruyor.
Cenaze gününe dönelim. Musalla taşının başında imam cemaate soruyor: “Bu zatı nasıl bilirdiniz?” Kalabalık “İyi biliriz!” diye cevap veriyor. Tam o sırada tek bir ses yükseliyor: “Büyük bir şair bilirdik!” Herkes dönüp bakıyor. Ses, Ziya Paşa’nın Adana’ya geldiği ilk gün yazdığı kudümiyeye karşılık alamayınca şehrin duvarlarına onu hicveden mısralar yazdıran Şair Hakkı’ya ait. Ziya Paşa’nın en büyük muhalifi, son sözü ona saygıyla söylüyor.
Belki de asıl ders burada saklı: Hakikat geç gelir ama gelir. Bazen bir kesede, bazen bir hasmın dilinde.
Namık Kemal’e “vatan şairi” diyoruz. Bu kitabı okuduktan sonra, Ziya Paşa’ya neden “ahlâk şairi” demediğimizi düşündüm. Çünkü onun bıraktığı miras ne bir konak ne bir arsa ne de bir servet; geriye yalnızca bir soru bıraktı ve o soru hâlâ cevabını bekliyor: Bugün bu dünyada doğru olmanın bedelini ödemeye kaç kişi razı?
Bu kitabı yalnızca Adanalılar değil, devlet kapısında görev yapan herkes okumalı.


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.