H. Ali Erdoğan

H. Ali Erdoğan

Ribâ ve Faiz Meselesine Çözüm Odaklı Bir Yaklaşım

riba.jpg

Ribâ ve Faiz Meselesine Çözüm Odaklı Bir Yaklaşım: İllet, Makâsıd ve İçtihat Ekseninde Kapsamlı Bir Değerlendirme

(A Solution-Oriented Approach to the Issue of Ribā and Interest: A Comprehensive Evaluation in Terms of Illah, Maqāṣid and Ijtihād)

H. Ali ERDOĞAN*

ÖZET

Bu makale, İslâm hukukunun en tartışmalı meselelerinden biri olan ribâ yasağını ve modern finansal faizi, çözüm odaklı bir perspektifle ele almaktadır. Çalışma; ribânın kavramsal ve tarihsel çerçevesini, klasik ve çağdaş İslâm hukukçularının konuya yaklaşımlarını, İslâmî finans kurumlarının uygulamalarını, enflasyon-ribâ ilişkisini ve bu meselelerin pratik çözümüne yönelik önerileri bütüncül bir bakış açısıyla incelemektedir. Kur'ân-ı Kerîm'in yasakladığı ribânın özünde "zulüm" (sömürü ve haksızlık) unsurunun yattığı; bu sebeple yasağın illetini (gerekçesini) esas alan makâsıd merkezli bir okumanın, modern bankacılık faizinin ribâ kapsamına girip girmediğini tayin etmede temel ölçüt olması gerektiği savunulmaktadır. Enflasyonist ortamlarda sermayenin reel değerini korumaya yönelik nominal bir fazlalığın zulüm unsuru barındırmadığı; dolayısıyla reel artış teşkil etmeyen bu tür uygulamaların ribâ sayılmayabileceği tezi, Hanefî fakihlerinin fulûs içtihadı ve makâsıd teorisiyle temellendirilerek geliştirilmektedir. Makale ayrıca, ribâ hassasiyetinin yanlış konumlandırılmasının Müslüman bireyleri kenz (atıl servet biriktirme) günahına nasıl sürükleyebileceğini ve bu durumun hem dinî hem ekonomik açıdan doğurduğu ciddî sonuçları mercek altına almaktadır. Çalışma, bu tartışmanın hâlâ yanıt bekleyen temel meselelerine dikkat çekerek dinamik bir içtihat faaliyetinin zarureti üzerinde durmakta; çözüm önerileri ise somut ve uygulanabilir bir zemine oturtulmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Ribâ, Faiz, Kenz, İslâm Hukuku, Makâsıd-ı Şerîa, Enflasyon, İçtihat, Tefecilik, Hîle-i Şer'iyye, Zulüm.

ABSTRACT

This article addresses the prohibition of ribā (usury), one of the most debated issues in Islamic law, and modern financial interest from a solution-oriented perspective. The study examines the conceptual and historical framework of ribā, the approaches of classical and contemporary Islamic jurists, the practices of Islamic financial institutions, the relationship between inflation and ribā, and proposals for practical solutions to these issues from a holistic standpoint. It is argued that the essence of the ribā prohibited by the Qur'an lies in the element of ẓulm (injustice and exploitation), and that a maqāṣid-centered reading based on the illah (underlying cause/ratio legis) of the prohibition should be the primary criterion for determining whether modern banking interest falls within the scope of ribā. The thesis that a nominal surplus aimed at preserving the real value of capital in an inflationary environment does not contain the element of injustice—and therefore may not constitute genuine ribā—is developed and grounded in the Ḥanafī jurists' ijtihād on fulūs (copper coins) and the theory of maqāṣid al-sharīʿah. The article also examines how a mispositioned sensitivity toward ribā may lead Muslim individuals toward the sin of kanz (hoarding idle wealth) and the serious religious and economic consequences thereof. The article highlights the core unresolved issues in this debate, emphasizes the necessity of dynamic ijtihād, and presents solution proposals on a concrete and applicable basis.

Keywords: Ribā, Interest, Kanz, Islamic Law, Maqāṣid al-Sharīʿah, Inflation, Ijtihād, Usury, Legal Stratagems (Ḥīlah), Injustice (Ẓulm).

1. GİRİŞ

İslâm dini, yalnızca bir inanç ve ibadet manzumesi değil; adaleti (el-adl), dengeyi (el-mîzân) ve kamu yararını (maslahat) merkeze alan kapsamlı bir hayat nizamıdır. Bu nizamın temel hedeflerinden biri, servetin adil biçimde dolaşımını sağlamak ve her türlü sömürüyü (istismar) ve zulmü ortadan kaldırmaktır. İslâm hukuk felsefesinde bu hedefler, makâsıdü'ş-şerîa (şeriatın amaçları) kavramıyla ifade edilmektedir. İmam Gazzâlî ve Şâtıbî gibi büyük âlimlerin sistemleştirdiği bu teoriye göre din; can, akıl, nesil, mal ve dini olmak üzere beş temel değeri korumayı hedefler.¹ Kur'ân-ı Kerîm'in açık ve kesin bir dille hükme bağladığı ribâ² yasağı da bu adalet ve denge prensibinin en somut ve doğrudan tezahürlerinden biridir.

Faiz meselesi, İslâm iktisat düşüncesinin en tartışmalı konularından biri olma özelliğini tarih boyunca koruyagelmiştir. Modern dönemde kapitalist sistemin küresel ekonomilere hâkim olması ve faizin bu sistemin temel işletim aracına dönüşmesiyle birlikte tartışmalar daha da derinleşmiştir. Özellikle küresel ekonomik krizler, enflasyon sarmalları ve pandemi sürecinin yol açtığı ekonomik çöküşler, faizin İslâm hukukundaki konumunu bir kez daha gündemin merkezine taşımıştır. Bu süreçte Müslümanlar, birikimlerini nasıl değerlendirecekleri konusunda ciddî bir ikilemle yüz yüze kalmıştır.

Söz konusu ikilem, birçok Müslüman bireyi dinî hassasiyetleri ile ekonomik zorunluluklar arasında derin bir gerilime sürüklemektedir. Geleneksel fıkıh söyleminde hâkim olan eğilim, modern finans sistemindeki kurumsal faiz işlemlerinin tamamını İslâm'ın yasakladığı ribâ ile özdeş kabul etmektedir.³ Ancak bu katı denklem, günümüzün karmaşık finansal yapıları ve kronik enflasyon olgusu karşısında sorgulanır hale gelmektedir. Kronik yüksek enflasyon dönemlerinde anaparasını geri alan alacaklı, gerçekte reel bir kayıp yaşamaktadır. Bu durumda her nominal fazlalığı ribâ saymak, nassların ruhunu değil yalnızca lafzını korumak anlamına gelir.

Öte yandan bu ikilemin göz ardı edilen ve son derece kritik bir veçhesi daha vardır: Ribâ hassasiyetinin yanlış veya eksik bir dinî bilgiye dayandırılması, Müslüman bireyleri farkında olmadan başka bir büyük günahın kucağına itebilmektedir. Faizli bankacılıktan uzak durmak amacıyla mali imkânlarını tedavülden çeken, banka mevduatına yatırmak yerine atıl tutan kesimlerin düştüğü bu tuzak, Kur'ân-ı Kerîm'de şiddetle kınanan kenz (servet biriktirme ve tedavülden çekme) yasağıyla doğrudan çakışmaktadır.

Bu makale, söz konusu ikilemi aşmaya yönelik teorik bir çerçeve sunmayı ve somut çözüm önerileri geliştirmeyi amaçlamaktadır. Ribâ yasağının Kur'ânî temelleri, fıkhî literatürdeki tanımları ve türleri ile modern dönemdeki yeniden değerlendirmeler sistematik bir çerçevede ele alınacak; yasağın illetini (hükmün konuluş gerekçesi) esas alan bir yaklaşımla tarihsel tefecilik ile modern bankacılık faizi arasında niteliksel bir ayrımın İslâm hukuk metodolojisi açısından meşru bir zemine oturtulabileceği argümanı geliştirilecektir. Bunun yanı sıra takvâ kaygısının yanlış yönlendirilmesinin kenz günahına zemin hazırlaması meselesi de kapsamlı biçimde irdelenecektir.

2. RIBÂNIN TANIMI VE KAVRAMSAL ÇERÇEVESİ

2.1. Sözlük ve Fıkhî Anlamı

Ribâ kelimesi sözlükte "artma, çoğalma, büyüme" anlamlarına gelmektedir. Fıkıh literatüründe iki temel tür üzerinden ele alınmaktadır: Ribâü'l-fadl (mislî mallarda değişim sırasında ortaya çıkan fazlalık) ve Ribâü'n-nesîe (vadeli işlemlerde ortaya çıkan fazlalık ya da gecikme ribâsı).⁴ Klasik tanımıyla ribâ, "aynı cinsten olan mislî malların (altın, gümüş, buğday, arpa, hurma, tuz) değişiminde veya borç (deyn) ilişkisinde, vadeye karşılık doğan her türlü fazlalık" olarak çerçevelenmiş ve bu fazlalık "faiz" ile aynı kavramsal alana yerleştirilmiştir.

Önemle belirtmek gerekir ki bu tanımın şekillendiği dönemde ekonomi; altın ve gümüş sikkeler üzerinden işleyen, enflasyonun neredeyse bilinmediği ve paranın sabit bir değer taşıdığı çok farklı bir yapıya sahipti. Bugün itibarî (fiat) para sistemi içinde yaşayan çağdaş ekonomiler ise bu klasik çerçeveyle örtüşmeyen yeni sorular doğurmaktadır.

2.2. Câhiliye Dönemi Ribâ Uygulamaları ve Kur'ânî Yasak

Kur'ân-ı Kerîm'de ribâ yasağını tafsilatlı biçimde ele alan Bakara Suresi'nin 275-279. ayetleri, câhiliye toplumunda yaygın olan "ribâ'n-nesîe"⁵ uygulamasını hedef almıştır. Bu uygulamada, vadesi gelen borcunu ödeyemeyen borçluya yeni ve artırılmış bir vade tanınır, karşılığında ise anapara katlanırdı. Pratik sonucu son derece ağırdı: Başlangıçta küçük bir borçla başlayan bir kişi, birkaç dönem içinde ödeyemeyeceği astronomik rakamlara mahkûm olabiliyordu.

"Alış-veriş de faiz gibidir" (Bakara, 2/275) şeklindeki Câhiliye itirazına karşı Kur'ân'ın verdiği yanıt, bu sömürü mekanizmasının ticarî muamele kisvesi altında işlediğini net biçimde ortaya koymaktadır. Nihayetinde ayet, "Eğer tevbe ederseniz ana malınız sizindir; böylece ne zulmetmiş ne de zulme uğramış olursunuz" (Bakara, 2/279) hükmüyle yasağın gerekçesini açıkça "zulmün ortadan kaldırılması" olarak ortaya koymuştur.⁶

İslâm'dan önce câhiliye Araplarının uyguladığı ribâ; borçlunun vadesinde ödeme yapamaması hâlinde alacaklının anaparayı kat kat artırmasına dayanan zalimane bir sistemdi. Bu sistemde borçlu çoğunlukla yoksul ve güçsüz biriyken alacaklı zengin ve güçlü konumdaydı. Güç dengesi tamamen alacaklıdan yanaydı ve sistem bu asimetriyi kurucu unsuru olarak barındırıyordu. İslâm, bu uygulamayı doğrudan sömürüye dayandığı gerekçesiyle yasaklamış; ticaret yoluyla elde edilen kârı ise meşru kabul etmiştir.

2.3. Ribânın Ahlakî Temeli ve Fıkhî Ölçütler

Ribânın fıkhî hükmünün temelinde güçlü bir ahlakî gerekçe yatmaktadır: İslâm dini bireysel çıkarı değil, kamusal maslahatı esas almaktadır. Sömürü odaklı işlemler olan ribâlı akitler bu ilkeyle bağdaşmamaktadır. Fıkhî mezhepler, ribânın uygulama alanını belirlemek için çeşitli ölçütler geliştirmiştir. "Altı mal hadisi" olarak bilinen ve altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuzu konu alan rivayetler, ribânın temel referans noktasını oluşturmuştur.⁷

İslâm hukuk tarihi boyunca ribânın tanımı, çeşitleri ve yasaklama gerekçesi üzerindeki tartışmaların odağında bilhassa "illet-hikmet" ayrımı yer almaktadır. İllet odaklı yaklaşıma göre ribânın haramlığının gerekçesi, malların mislî olması ve değişim anındaki fazlalık ya da gecikmedir; bu yaklaşım hükmün lafzî boyutuna vurgu yapar. Hikmet odaklı yaklaşıma göre ise esas gerekçe sömürünün önlenmesi ve toplumsal adaletin tesisidir; bu yaklaşım yasağın amacını ve ruhunu öne çıkarır.⁸

İslâm hukukçuları, hükümlerin lafızlarına değil bu lafızların taşıdığı hikmet ve illetlere bağlı olduğunu (el-hükm yedûru mea'l-illeti vücûden ve ademen) kabul etmişlerdir. Bu ilke, fıkıh metodolojisinin köklü bir esasıdır ve şu anlama gelir: Hükmün varlığı illetin varlığına, yokluğu da illetin yokluğuna bağlıdır. Dolayısıyla bir muamelede yasağın illeti olan "zulüm" ve "sömürü" bulunmuyorsa, o muamelenin haramlığının yeniden değerlendirilmesi fıkıh metodolojisinin doğal bir gereğidir.

3. KLASİK VE ÇAĞDAŞ İSLÂM HUKUKÇULARININ RIBÂ VE FAİZE YAKLAŞIMLARI

3.1. Ebussuud Efendi'nin Yaklaşımı

Kânûnî döneminin Şeyhül İslâmı olan Ebussuud Efendi ve dönemi, ribâ meselesine dair tartışmalarda önemli ve özgün bir yer tutmaktadır. Ona göre muâmele-i şer'iyye (hîle-i şer'iyye) yoluyla gerçekleştirilen işlemler (beyʻu'l-îne, beyʻ bi'l-vefâ, teverrük vb.) ribâ kapsamında değerlendirilmemelidir. Devletin belirlediği (%12-15) oranlar esas alındığı sürece ve bu oranların aşılmadığı hallerde söz konusu uygulamalar ribâ sayılmaz.⁹

Ebussuud Efendi'nin bu anlayışı doğrultusunda kurulan para vakıfları, hem dönemin tartışma gündemini şekillendirmiş hem de halkı tefecilerin elinden korumaya yönelik somut ve pratik bir çözüm niteliği taşımıştır. Bu vakıflar sayesinde dar gelirli halk, piyasa koşullarına uygun ve devlet denetimindeki oranlarla finansmana ulaşabilmiş; böylece tefecilik fiilen kırılmaya çalışılmıştır. Bu uygulama, ribâ yasağının çözüm üretmeye değil, çözümsüzlüğe terk etmeye araç edilemeyeceğini gösteren tarihin en somut örneklerinden biridir.

3.2. Fazlurrahman'ın Yaklaşımı

Pakistan asıllı önemli bir Müslüman düşünür olan Fazlurrahman (ö. 1988), Kur'ân'ın Âl-i İmrân suresinde kullandığı "kat kat artan" (edʻâf-ı mudaaf) ifadesinin ribânın tanımlayıcı ve ayrıştırıcı özelliği olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre Kur'ân'ın yasakladığı ribâ, câhiliye dönemindeki borcun sürekli kat kat büyütülmesi şeklinde işleyen zalimane sistemdir.¹⁰ Bu temel üzerinde yükselen görüşüne göre modern bankacılık faizi, özünde bu denli fahiş ve sömürücü bir nitelik taşımamaktadır. Fazlurrahman, ribâya illetten ziyade hikmet açısından bakmakta ve bu yaklaşımıyla geleneksel fıkıhçıların büyük çoğunluğunun tutumundan ayrışmaktadır. Fazlurrahman'ın yaklaşımı, nass'ların bağlamsal okunmasını ve maksada yönelik yorumu ön plana çıkarması bakımından makâsıd teorisiyle güçlü bir örtüşme sergilemektedir.

3.3. Mansurîzâde Said Bey'in Yaklaşımı

Osmanlı döneminin önemli hukuk reformcularından Mansurîzâde Said Bey (ö. 1923), İslâm hukuk metodolojisinde köklü yenilikleri savunmuş; dinî alanda içtihat kapısının açık kalması gerektiğini ısrarla vurgulamıştır. Klasik fıkıhçıların katı ve değişmez tutumunu eleştiren Said Bey, özellikle ticaret hayatının gereklilikleri bağlamında faizin caiz görülebileceğini ileri sürmüştür.¹¹ Said Bey'in döneminde tartışmalara neden olan bu görüşlerinin metodolojik çerçevesi —nassların illet ve maksat ekseninde okunması gerektiği argümanı— günümüz içtihat tartışmalarında hâlâ referans değeri taşımaktadır.

3.4. Abdürrezzak Senhûrî'nin Yaklaşımı

Mısırlı hukuk âlimi Abdürrezzak Senhûrî (ö. 1971), İslâm hukukunun çağdaş hukuk sistemleriyle karşılaştırmalı incelenmesi alanında öncü bir isimdir. Senhûrî, ribânın asıl sömürü boyutuna odaklanmış; ticarî amaçlı ve üretken yatırımlara yönelik kredilerdeki faizin, câhiliye dönemi tefecilik uygulamalarıyla aynı kefeye konulamayacağını savunmuştur.¹²

Senhûrî'ye göre belirleyici olan faizin varlığı değil, niteliği ve işlevidir. Üretimi, ticareti ve ekonomik büyümeyi destekleyen bir kredi mekanizması, borçlunun aczini istismar eden câhiliye ribâsıyla özdeş tutulamaz. Bu yaklaşım, modern İslâm hukuku tartışmalarında sıklıkla başvurulan temel argümanlardan (makâsıd) biri olmayı sürdürmektedir.

3.5. Çağdaş Tartışmalar: Kurumsal Fetvalar ve Akademik Görüşler

İslâm dünyasında banka faizi konusundaki en dikkat çekici kurumsal tutum, 2002 yılında Mısır İslâm Araştırmaları Kurulu'nun yayımladığı fetvada somutlaşmıştır. Şeyh Tantâvî başkanlığında toplanan kurul; önceden belirlenmiş süre ve kâr oranına dayanan işlemlerin her iki tarafın rızasını içermesi hâlinde, Kur'ân ve Sünnet'te bu tür işlemleri yasaklayan açık bir nas bulunmadığını gerekçe göstererek banka faizinin caiz olduğuna hükmetmiştir.¹³

Endonezya'da ise 1938 yılında Nahdatü'l-Ulemâ, banka faizini maslahat ilkesi çerçevesinde caiz saymıştır. Buna karşın geleneksel tutumu benimseyen âlimler, her türlü önceden belirlenmiş faizi ribânın kapsamında değerlendirmeyi sürdürmektedir. Bu akademik ve kurumsal çoğulculuk, meselenin kolay ve tek tip bir çözüme kavuşturulamayacağını; aksine bağlamsal, illet merkezli ve dinamik bir içtihat sürecini zorunlu kıldığını açıkça ortaya koymaktadır.

4. MAKÂSID-I ŞERÎA EKSENİNDE RIBÂ-FAİZ AYRIMI: ÇÖZÜM ODAKLI BİR YAKLAŞIM

4.1. Ribânın İlleti: Zulüm Unsuru

İslâm hukuk felsefesinin temelini, hükümlerin konuluş maksatları olan makâsıd-ı şerîa oluşturur. İmam Şâtıbî'nin sistemleştirdiği bu teoriye göre tüm hükümler; din, can, akıl, nesil ve mal emniyetini korumayı hedefler.¹⁴ Ribâ yasağının temel maksadı da, finansal ilişkilerde adaleti tesis ederek zulmü ortadan kaldırmak ve malın korunmasını (hıfzü'l-mâl) sağlamaktır.¹⁵

Bakara Suresi'nin 279. ayeti yasağın temel gerekçesini "zulmün ortadan kaldırılması" olarak ilan etmiştir: "Ne haksızlık etmiş (zâlim) ne de haksızlığa uğramış (mazlûm) olursunuz." Bu tarihsel ve metinsel bağlam, ribâ yasağının illetinin (hikmet-i teşrî); borç ilişkisinden doğan keyfî, orantısız ve sömürüye dayalı bir kazanç olduğuna işaret etmektedir. Bir muamelede yasağın illeti olan "zulüm" ve "sömürü" bulunmuyorsa, o muamelenin haramlığının da yeniden değerlendirilmesi fıkıh metodolojisinin bir gereğidir.

4.2. Modern Faizin Yapısal Analizi: Tefecilik ile Kurumsal Faiz Arasındaki Fark

Ribâ (tefecilik) ile modern bankacılık faizinin aynı şey olmadığını savunan araştırmacılar, bu iki kavram arasında hem yapısal hem de işlevsel açıdan önemli farklar bulunduğuna dikkat çekmektedir.

Birinci fark: Güç dengesi

Geleneksel tefecilik sisteminde —yani İslâm'ın yasakladığı ribâda— alacaklı her zaman borçludan çok daha güçlü bir konumdadır. Zengin olan, borçlu olan yoksulu ezer; bu eşitsiz ilişki, sistemin ta kendisidir ve onun kurucu unsurudur. Oysa modern bankacılıkta tablo farklıdır. Mevduat sahibi, yani bankaya para yatıran kişi, çoğunlukla orta ya da dar gelirli bir vatandaştır. Krediyi kullanan taraf ise genellikle tüccar, girişimci ya da iş insanıdır; yani mevduat sahibinden ekonomik açıdan çok daha güçlü biridir.¹⁶

Bu durumda klasik ribâdaki güç dengesi modern bankacılık sisteminde tam anlamıyla tersine dönmektedir. Ribâda güçlü olan alacaklı, zayıf olan borçluyu ezerken; bankacılık sisteminde küçük tasarruf sahibi, büyük iş insanına kredi vermekte ve bu süreçten bir kazanım elde etmektedir. Dolayısıyla bankacılık faizinin, ribânın temel vasfı olan "güçlünün zayıfı sömürmesi" mantığıyla örtüşmediği ileri sürülmektedir.

İkinci fark: Faizin bileşenleri

Modern kurumsal faiz, basit ve tek bir fazlalık değildir; aksine birkaç farklı unsurdan oluşan karmaşık bir yapıdır: (1) Enflasyon payı: Zamanla paranın değer kaybetmesi beklentisiyle bu kayıpları telafi etmek amacıyla alınan pay. (2) Risk primi: Borcun ödenmeme ihtimaline karşılık olarak talep edilen ek oran. (3) Reel faiz: Yukarıdaki iki bileşen düşüldükten sonra geriye kalan gerçek anlamdaki fazlalık.

Bu ayrım son derece önemlidir. Asıl tartışmalı ve belirleyici olan nominal (sözleşmede yazılan) faiz değil, reel faizdir. Şöyle formüle edilebilir:

Reel Faiz = Nominal Faiz Oranı − Beklenen Enflasyon Oranı.

Buna göre örneğin yıllık %40 enflasyonun yaşandığı bir ortamda %38 faiz alan bir mevduat sahibi, aslında reel anlamda kâr değil, %2 zarar etmektedir. Bu kişinin fazladan bir şey kazandığını söylemek güçtür. Dolayısıyla her nominal fazlalığı kolaycı, indirgemeci bir mantık ile ribâ olarak nitelendirmek, faizin ekonomik gerçekliğini göz ardı etmek anlamına gelir.

4.3. İtibarî Para, Enflasyon ve Adalet İlkesi

Klasik fıkıh, paranın (altın/gümüş) kendi başına bir meta ve sabit değere sahip olduğu bir ortamda şekillenmiştir. Modern ekonomilerde ise para (banknot, kağıt para) itibarî (fiat) niteliktedir ve değeri devlet otoritesi ile piyasa koşullarına bağlıdır. Bu sistemin kaçınılmaz sonucu, paranın satın alma gücündeki sürekli aşınma, yani enflasyondur.¹⁷

Bu durumu somutlaştırmak gerekirse: %50 enflasyonun yaşandığı bir ekonomide 100.000 TL borç veren bir kişi, vade sonunda yalnızca anaparayı geri aldığında 50.000 TL'lik bir reel alım gücü kaybına uğramış olur. Sadece anaparanın iadesi, bu koşullarda alacaklı aleyhine fiilî bir zulme dönüşür.¹⁸ Paradoks şudur: Faiz alınmaması, ribânın önlemek istediği zulmü değil; başka bir zulüm biçimini, yani alacaklının enflasyon eliyle soyulmasına neden olur.

Bu çerçevede enflasyon oranını aşmayan bir nominal faiz, ribânın temel niteliği olan "zulüm" ve "haksız kazanç" unsurunu barındırmamaktadır. Aksine, alacaklının malî gücünün reel değerini korumaya hizmet etmekte; böylece hıfzü'l-mâl (malı koruma) maksadıyla uyumlu bir işlev görmektedir.¹⁹ Her nominal fazlalığı otomatikman ribâ saymak, nass'ların lafzına takılıp maksadını ıskalamak anlamına gelir.

4.4. Tarihsel Bir Dayanak: Hanefî Fakihlerinin Fulûs İçtihadı

Bu yaklaşımı destekleyen önemli bir tarihsel argüman, Hanefî ekolünün "fulûs" (bakır veya diğer değersiz madenlerden yapılmış paralar) konusundaki içtihadıdır. İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe, faiz hükümlerinin yalnızca altın ve gümüş için geçerli olduğunu savunurken; talebeleri Ebû Yusuf ve İmam Muhammed, fulûsun da para (semen) olması hasebiyle altın ve gümüş gibi işlem göreceğini, dolayısıyla borcun (değer kaybını telafi etmek için) borç verildiği andaki alım gücüne denk gelecek biçimde ödenmesi gerektiğini belirtmişlerdir.²⁰

Bu içtihat, günümüz itibarî (kağıt para) paraları için de son derece değerli bir emsal teşkil etmektedir. Paranın nominal değil reel değerinin korunmasının adaletin bir gereği olduğunu göstermesi bakımından çığır açıcı bir yaklaşımdır. Enflasyonist ortamlarda borcun reel değer üzerinden iadesini talep etmek bu içtihada dayanılarak meşrulaştırılabilir; bu da enflasyon kadar getiri sağlayan bir faiz uygulamasının ribâ kapsamında değerlendirilemeyeceğini destekler.

5. TARİHSEL BİR KANIT: OSMANLI'DA HÎLE-İ ŞER'İYYE VE İÇTİHADIN TIKANMASI

Ribâ yasağının bağlamsız ve katı biçimde yorumlanmasının yol açtığı sorunlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde çok somut bir biçimde gözlemlenmiştir. Sanayi Devrimi ile birlikte üretim ve kalkınma için büyük ölçekli finansmana duyulan ihtiyaç katlanmıştır. Ancak ribâ yasağının geleneksel ve katı yorumu, devletin ve ticarî kesimin bu ihtiyacını meşru yollardan karşılamasının önünde ciddi bir engel teşkil etmiştir.²¹

Bu ikilem, "hîle-i şer'iyye" adı verilen, şeklen İslâm hukukuna uygun görünen fakat özü itibarıyla faizli işlemi gizleyen yöntemlerin yaygınlaşmasına zemin hazırlamıştır. İstiglâl ve muâmele-i şer'iyye gibi yöntemler, lafzı şeriata uydurarak maksadından saptırmanın tipik örnekleridir.²² Bu durum, dinamik içtihadın terk edilip şekilciliğin (literalizm) hâkim olduğu bir hukuk anlayışının doğal sonucudur.

Hedef, değişen iktisadî şartlara cevap vermek ve toplumsal maslahatı gözetmek yerine donmuş kalıpları muhafaza etmek hâline gelmiştir. Bu zihniyet, Osmanlı'nın modernleşen küresel ekonomiye entegrasyonunu geciktirmiş ve iktisadî gerilemesinde belirleyici bir rol oynamıştır.²³ Hîle-i şer'iyye uygulamaları, makâsıd merkezli ve dinamik bir içtihat anlayışının varlığı hâlinde büyük ölçüde gereksiz kalacaktı. Bu tarihsel ders, statik ve lafızcı bir yorumun ne gibi ağır pratik sorunlara yol açabileceğini ve içtihadın işlevsel tutulmasının ne denli hayatî olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.

6. İSLÂMÎ FİNANS VE KATILIM BANKACILIĞI: MEVCUT DURUM VE ELEŞTİREL DEĞERLENDİRME

6.1. Tarihsel Gelişim

Faizsiz finans düşüncesinin kurumsal bir kimlik kazanması 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gerçekleşmiştir. 1963 yılında Mısır'da Ahmed en-Neccar tarafından kurulan banka, İslâmî bankacılığın öncüsü olarak tarihe geçmiştir. Ardından 1971 yılında devlet desteğiyle hayata geçirilen Nasr Sosyal Bankası, ilk faizsiz ticarî banka örneği niteliği taşımaktadır. Günümüzde İslâmî finans sektörünün en ileri aşamada olduğu ülkeler arasında İran, Suudi Arabistan ve Malezya yer almaktadır. Bu kurumsal gelişim, teorik içtihat tartışmalarının pratiğe yansımasının önemli bir göstergesidir. Ancak bu sektörün büyümesi, beraberinde yeni sorular ve eleştiriler de getirmiştir.

6.2. Temel Enstrümanlar ve Eleştiriler

İslâmî finans kurumlarının temel işlem araçları arasında murâbaha (maliyet artı kâr marjıyla satış), mudârebe (emek-sermaye ortaklığı), müşâreke (ortak girişim), icâre (finansal kiralama) ve sukuk (İslâmî tahvil/kira sertifikası) yer almaktadır. Bu enstrümanlar, geleneksel faizli bankacılığın alternatifi olarak tasarlanmış olmakla birlikte bazı uygulamalarda faizli sistemle ekonomik açıdan benzer sonuçlar doğurduğu eleştirilerine konu olmaktadır.²⁴

Özellikle murâbaha işlemlerinin yapısı bu tartışmanın odağındadır. Eleştirmenler, murâbahanın çoğu zaman yalnızca faizli kredinin farklı bir isim altında sunulduğunu; alınan komisyon ve kâr marjlarının faiz oranlarıyla neredeyse birebir örtüştüğünü ileri sürmektedir. Buna göre söz konusu uygulamalar, özde değil biçimde İslâmî olmaktadır ki bu durum hîle-i şer'iyye tartışmasını yeniden gündeme taşımaktadır.

7. TAKVÂ VE DİNÎ HASSASİYETİN YANLIŞ KONUMLANDIRILMASINDAKİ KENZ TEHLİKESİ

Ribâ-faiz tartışmasının odaklandığı illet ve makâsıd meselesi, yalnızca teorik bir fıkıh sorusu değildir; aynı zamanda gündelik hayatta Müslüman bireylerin hangi tercihleri yaptığını —ve bu tercihlerin fark edilmeden başka hangi yasakları ihlal edebileceğini— doğrudan etkileyen pratik bir meseledir. Bu bölümde, ribâ kaygısıyla hareket eden dinî hassasiyetin paradoksal olarak nasıl bir başka büyük yasağın, yani kenz yasağının ihlaline zemin hazırlayabileceği; bu durumun bireysel, toplumsal ve siyasi boyutlarıyla ne gibi sonuçlar doğurduğu sistematik biçimde ele alınacaktır.

7.1. Kenz Yasağının Kur'ânî ve Fıkhî Temeli

İslâm'ın servet ahlakına ilişkin en temel düzenlemelerinden biri, ribâ yasağıyla doğrudan eşdeğer bir ağırlık taşıyan kenz yasağıdır. Kenz; altın, gümüş ve benzeri değerli varlıkların gerekli mali yükümlülükler yerine getirilmeksizin ve toplumsal dolaşımdan koparılarak atıl biçimde biriktirilmesidir.²⁵ Kur'ân-ı Kerîm bu yasağı son derece çarpıcı bir üslupla ortaya koyar:

"Altın ve gümüşü biriktirip de onu Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onlara elem verici bir azabı müjdele! O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak, bunlarla alınları, böğürleri ve sırtları dağlanacak." (Tevbe, 9/34-35)

Bu ayet yalnızca servetin harcama biçimini değil, dolaşımdaki işlevini de düzenlemektedir. Servetin "Allah yolunda harcanması" emri, onun toplumsal fayda üretecek alanlarda —ticarette, yatırımda, vakıf ve zekât gibi yeniden dağıtım mekanizmalarında— aktif tutulmasını içermektedir. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) bu ayetle doğrudan bağlantılı hadis-i şerifi de aynı mesajı pekiştirmektedir:

"Altın ve gümüşü biriktirip de gerekli haklarını ödemeyen kimseye ateşten levhalar yapılır, bunlar ateşte kızdırıldıktan sonra o kimsenin yanı, alnı ve sırtına dağlanır..."²⁶ (Müslim, Zekât, 24)

Fıkıh âlimleri bu nasları yorumlarken kenz kavramının iki temel unsur içerdiğini belirtmişlerdir:

1. Zekât ve diğer mali yükümlülüklerin ödenmemesi;

2. Servetin toplumsal dolaşımdan fiilen çekilmesi. Ancak burada önemli bir fıkhî tartışma söz konusudur: Zekâtı ödenen servetin kenz sayılmadığına ilişkin bazı âlim görüşleri, modern dönemde zaman zaman bu yasağın kapsamını aşırı biçimde daraltmak için araçsallaştırılmıştır. Hâlbuki kenz yasağının makâsıd boyutu çok daha geniştir: Malın korunması (hıfzü'l-mâl) prensibi, yalnızca bireysel servetin muhafazasını değil, toplumsal düzeyde servetin üretken bir dolaşımda kalmasını da hedeflemektedir. Zekât bu hedefe hizmet eden bir araçtır; kendisi başlı başına hedef değil.

Dolayısıyla zekâtı ödenmiş olsa dahi toplumsal dolaşımdan fiilen kopuk, üretim ve yatırıma katılmayan, spekülatif saklama biçiminde tutulan servet; ruhun değil lafzın korunduğu, maksada değil şekle takılan bir tutumu temsil etmektedir. Bu noktada ribâ-kenz gerilimi, salt bireysel ahlak düzeyinde değil; İslâm'ın bütüncül iktisadî anlayışı ekseninde değerlendirilmek durumundadır.

7.2. Takvânın Paradoksu: Bir Yasaktan Kaçarken Diğerine Düşmek

Dinî hassasiyeti yüksek Müslüman bireyler, banka faizinin ribâ kapsamında değerlendirilebileceği kaygısıyla mevduatlarını finansal sistemin dışında tutma eğilimi göstermektedir. Bu eğilim, görünürde dinî bir sorumluluk bilincinin tezahürüdür. Ancak bu tutumun farkında olmayan bir paradoks içerdiği, makâsıd odaklı bir perspektiften hareketle ortaya konulabilir.

Faizden sakınmak amacıyla birikimini bankaya yatırmayarak altın, döviz veya gayrimenkul biçiminde elinde tutan ya da nakit biriktiren bir Müslüman, söz konusu varlıkları üretken bir ekonomik faaliyete yönlendirmiyorsa, bu birikimler fiilen kenz niteliği kazanmaktadır. Bu bağlamda kaçınılması gereken temel soru şudur: Ribâ ile kenz arasında sıkışan bir mü'min gerçekten bir tercih yapmak zorunda mıdır? Yoksa bu ikilik, meselenin yanlış kurgulanmasından mı kaynaklanmaktadır?

Bu soruyu cevaplamadan önce, söz konusu davranış kalıbının neden bu denli yaygınlaştığını anlamak gerekir. Üç temel etken öne çıkmaktadır:

a) Mahalle Baskısı ve Toplumsal Normlaşma

Ribâ hassasiyeti, zaman zaman bireysel fıkhî bir kanaatin ürünü olmaktan çıkarak toplumsal bir kimlik göstergesine dönüşmektedir. Bankaya para yatırmamak ya da faize dokunmamak, bazı çevrelerde "takvâlı kimlik"in görünür işareti hâline gelmiştir. Bu durum, bireyin kendi içtihadından değil; çevresinin beklentilerinden, mahalle baskısından ve sosyal kabulden beslenen bir tutumu üretmektedir. Fıkhî meseleler toplumsal kimlik siyasetine araç hâline geldiğinde, gerçek maslahatı gözeten nesnel bir değerlendirme yapmak güçleşmektedir.

b) "Ehven-i Şer" Kültürünün Tıkayıcı Etkisi

Meselenin sıklıkla çerçevelendiği biçimde "faiz mi, kenz mi?" sorusu aslında yanlış bir ikilemin ürünüdür. "Ehven-i şer" (iki kötünün daha hafif olanını tercih etmek) argümanı, yalnızca gerçek bir zorunluluk durumunda başvurulabilecek fıkhî bir araçtır; var olmayan alternatifleri meşrulaştırmak ya da köklü çözüm arayışlarını ertelemek için kullanılamaz. Kenz ile ribâyı iki kutup gibi sunarak bireyleri bu ikilem içinde bırakmak, aslında her iki yasağı da bertaraf edebilecek yaratıcı içtihat arayışının önünü tıkamaktadır. İslâm hukuk tarihinin her dönemi, böyle görünen ikilemlere "üçüncü yol" üretmiş; mudârebe, müşâreke, vakıf ve enflasyona endeksli ödeme araçları gibi mekanizmalar bu üretken içtihadın somut ürünleridir.

c) Zekât Fetvasının Araçsallaştırılması

"Zekâtı ödenen servet kenz değildir" ²⁷ fetvasının geniş yorumlanması, kenz yasağının ruhunu fiilen devre dışı bırakma riskini taşımaktadır. Zekât yükümlülüğü yerine getirildiğinde servetin kenz sayılmayacağına dair görüş, orijinal bağlamında dolaşımdan çekilmiş serveti topluma geri kazandırmayı amaçlayan bir teşvik mekanizmasıdır. Ancak bu fetvanın, servetin atıl tutulmasına genel bir meşruiyet zemini sağladığı biçiminde yorumlanması, nassın ruhundan sapan lafızcı bir okuma hatasıdır. Zekât, kenzin cezasını hafifletir; kenz fiilini ortadan kaldırmaz.

Bu üç etkenin bir arada işlediği ortamda, ribâ kaygısıyla hareket eden takvâ bilinci; paradoksal biçimde, Kur'ân'ın şiddetle kınadığı bir başka yanlışın —kenzin— sürdürücüsü hâline gelebilmektedir. Bu yalnızca bireysel bir ahlâk açmazı değildir; makroekonomik ve siyasi boyutları olan toplumsal bir sorundur.

7.3. Kenzin Makroekonomik Yansımaları: Spekülatif Fiyat Artışı ve Yatırım Daralması

Kenz olgusu, yeterince büyük ölçeğe ulaştığında bireysel servet tercihinin çok ötesine geçen sistemik sonuçlar doğurmaktadır. Dinî hassasiyeti yüksek çok sayıda bireyin birikimlerini finansal sistemden çekerek altın, döviz ve gayrimenkule yönlendirmesi şu etkileri yaratmaktadır:

Birinci etki — Spekülatif varlık balonları: Talep artışına rağmen arzı sınırlı olan altın, döviz ve özellikle konut gibi varlıklara yönelik yoğun ve sürekli talep, bu varlıkların fiyatlarını üretim maliyetlerinin çok üzerinde şişirmektedir. Bu fiyat artışı; kira yükünü artırarak dar gelirlileri konut sahibi olmaktan alıkoymakta, döviz kurunu baskı altında tutarak ithalat maliyetlerini yükseltmekte ve enflasyonu beslemektedir. Dolayısıyla ribâdan kaçmak amacıyla yapılan bu tercih, dolaylı biçimde en büyük zararı toplumun en kırılgan kesimlerine vermektedir.

İkinci etki — Üretken yatırımın daralması: Finansal sisteme katılmayan tasarruflar, reel sektörün kredi kaynaklarını kısıtlamaktadır. Bankaların kaynak tabanı daraldığında ya kredi maliyetleri artmakta ya da üretken yatırımlar için gerekli finansman karşılanamaz hâle gelmektedir. Bu tablo, istihdam üretemeyen, ihracat kapasitesi gelişemeyen ve teknoloji yatırımı yapamayan bir ekonomik yapıya zemin hazırlar.

Üçüncü etki — Zekâtın yetersizliği: Servetin yalnızca %2,5'i oranındaki zekât ödemesi, büyük çaplı atıl birikimin yol açtığı toplumsal zararın telafisi için yapısal olarak yeterli değildir. Zekât, dolaşımdaki servetin tabana yayılmasını destekleyen bir mekanizmadır; dolaşımdan tamamen çekilmiş servetin topluma yeniden kazandırılması için tasarlanmamıştır.

7.4. Devlet Finansmanı, Dış Borç ve Dolaylı Ribâ Lobisi

Meselenin boyutu bireysel tercihlerin çok ötesine geçmektedir. Devlet, kamu hizmetlerini yürütmek, altyapı yatırımlarını finanse etmek ve borç yükümlülüklerini yerine getirmek için sürekli kaynak ihtiyacı duymaktadır. Bu ihtiyacı karşılamanın en verimli ve bağımsızlık zeminini koruyan yolu, kendi vatandaşlarına iç borçlanmaktır. Devlet tahvili ve Hazine bonosu mekanizmaları bu işlevi görmektedir.

Dinî hassasiyetleri nedeniyle banka mevduatına ve devlet iç borçlanma araçlarına mesafeli duran kesimler, kendilerini çoğunlukla "devlete ve topluma en sadık" bireyler olarak konumlandırmaktadır. Ancak bu tutumun doğrudan siyasi bir sonucu mevcuttur: Vatandaşların iç borçlanma araçlarına katılımının düşük kalması, devleti dış finansal çevrelere, uluslararası kredi kuruluşlarına ve yabancı yatırımcılara mahkûm etmektedir.

Bu noktada son derece çarpıcı bir paradoks belirginleşmektedir: Takvâ gerekçesiyle iç finansal sistemden uzak duran kesim, farkında olmadan dış finans oligarklarının ülke üzerindeki gücünü pekiştirmektedir. Yabancı kredi kuruluşları ve uluslararası yatırımcılar devlet borçlanması üzerinde yüksek faiz oranları talep ederken; bu faiz yükünü nihai olarak taşıyan bizzat o takvâlı vatandaşlardır —vergi ödeyicisi olarak. Ribâ lobisinin gücünü artıran dolaylı etkenler arasında, ribâdan sakınma kaygısıyla iç borçlanma araçlarından uzak duran kesimin tutumu da paradoksal biçimde yer almaktadır.

​Bu tablo, dini hassasiyetleri sadece bireysel çerçevede ele alan ve işin ekonomik ya da siyasi boyutunu görmezden gelen fıkıh anlayışının nasıl bir boşluğa düştüğünü kanıtlıyor. İslam hukuku, hayattan kopuk teorik bir yapı değil; toplumun ve devletin çıkarlarını gözeten dinamik bir sistemdir.

Bu sistemin günümüzdeki temsilcilerinden beklenen, bireysel ibadet hassasiyetinin ötesinde, toplumsal ve siyasi sonuçları da hesaba katan bir içtihat derinliğidir.

7.5. İslâm'ın Bütüncül Servet Ahlakı: Ribâ ile Kenz Arasındaki Denge

İslâm'ın servet anlayışı, iki büyük yasağı bir arada barındırmaktadır: ribâ yasağı ve kenz yasağı. Bu iki yasak, birbirine zıt görünmekle birlikte özde tamamlayıcı ve eş ağırlıklıdır. Ribâ yasağı; sömürücü, haksız ve üretimden kopuk bir servet transferini önlemeye yönelirken, kenz yasağı servetin toplumsal dolaşımdan çekilmesini ve dolayısıyla toplumun bu servetten mahrum kalmasını engellemeye yöneliktir. Her iki yasak da aynı nihaî makâsıdı —toplumsal adaleti ve iktisadî dengeyi— gözetmektedir.

Bu dengeyi şöyle formüle etmek mümkündür: İslâm ne haksız kazanımı ne de üretken dolaşımı engelleyen birikimi meşru saymaktadır. Servetin İslâm'ın öngördüğü ideal konumu; ne sömürücü bir faiz geliri üretmek ne de atıl spekülatif bir yığın oluşturmaktır. İdeal olan; mudârebe, müşâreke, ticaret ve hayır gibi kanallarla aktif, adil ve toplumsal fayda üretir biçimde dolaşımda kalmaktır.

Bu perspektiften bakıldığında şu sonuç kaçınılmaz hâle gelmektedir: Enflasyon oranına yakın getiri sağlayan bir mevduat faizini ribâ kapsamında değerlendirerek birikimini finansal sistemden çekip altın, döviz veya gayrimenkul olarak atıl tutan bir Müslüman; ribânın tehdidinden uzaklaşırken kenzin tehdidine yaklaşmaktadır. Tevbe 34-35'teki ilahi uyarı, altın ve gümüşü biriktirenlere yönelik son derece ağır bir hitap içermektedir. Bu hitabın bir yasağı diğerinin gölgesinde bırakarak görmezden gelinmesi, Kur'ân'ın bütüncül okunmamasının bir sonucudur.

Gerçek takvâ, seçici bir korku değil; bütüncül bir bilinçtir. Bu bilinç, bir yasağa karşı uyanıkken diğerini göz ardı etmeyi değil; her ikisini birlikte gözetmeyi gerektirir. Dinî hassasiyetin olgunlaşmış formu, yalnızca ribâya değil; kenze karşı da uyanık olmayı; yalnızca bireysel haram sınırını değil; toplumsal maslahatı da hesaba katmayı içermektedir.

7.6. Sonuç: "Üçüncü Yol" ve Doğru Konumlanma

Bu bölümde ortaya konan çerçeve, bir tercih sorusuna değil, bir yeniden kurgu sorusuna cevap aramaktadır. Ribâ ile kenz arasında sıkışmış bir Müslüman aslında yanlış bir soruyla muhatap kılınmıştır. Doğru soru şudur: İki büyük yasağın da ötesinde, İslâm'ın önerdiği üretken, adil ve toplumsal dolaşıma katkı sağlayan servet yönetimi nasıl gerçekleştirilebilir? Ribâdan kaçmak için kenze sığınmak ne fıkhî ne ahlâkî ne de ekonomik açıdan savunulabilir bir konum değildir. İslâm'ın önerdiği yol, her iki yasağı da aşan üretken, adil ve toplumsal fayda eksenli bir servet düzenidir.

Müslüman bireylere ve toplumlara düşen sorumluluk şudur: Hem ribânın özüne —haksızlık ve sömürüye— hem de kenzin özüne —toplumsal dolaşımdan kopuşa— karşı aynı anda uyanık olmak; her iki tehlikeyi de bertaraf eden meşru, üretken ve adil finansal davranış kalıpları geliştirmektir. Bu sorumluluk, hem bireysel hem kurumsal hem de fıkhî boyutlarıyla ele alınmayı bekleyen güncel ve acil bir içtihat görevidir.

8. ÇÖZÜM ÖNERİLERİ: DİNAMİK BİR İÇTİHAT PROGRAMI

8.1. Makâsıd Merkezli Bir İçtihat Metodolojisi

Çözümün birinci ve en temel ayağı, nass'ları lafzî bir şekilde değil maksat ve illetleri çerçevesinde anlamaktır. Ribâ yasağının özü —zulmü ortadan kaldırmak— muhafaza edilerek, modern iktisadî realiteler makâsıd merkezli bir perspektifle yeniden değerlendirilmelidir. "Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız" (Bakara, 2/279) ilkesi, bu içtihadın pusulasını oluşturmalıdır. Bu çerçevede enflasyon gibi modern iktisadî faktörler dikkate alınarak nass'lar yeniden yorumlanmalıdır. Bu yorum faaliyeti, nassları inkâr etmek değil; onların ruhunu ve maksadını koruyarak yaşayan bir hukuk üretmektir.²⁸

Aynı metodoloji, kenz yasağına da uygulanmalıdır. Faiz hassasiyetinin kenz ihlalini meşrulaştırmadaki paradoksunu aşmanın yolu, ribâ ve kenz yasaklarının birlikte değerlendirildiği bütüncül bir fıkhî çerçeve oluşturmaktır. Bu çerçeve, Müslüman bireylere tek bir yasağa değil; servet ahlakının tamamına uygun davranma yolunu göstermelidir.

8.2. Tefecilik ile Kurumsal Faiz Arasında İllet Merkezli Ayrım

Fıkıh çevrelerinin öncelikli gündem maddesi, illet odaklı metodolojiye dayalı olarak tefecilik (ribâ) ile kurumsal faiz arasında net ve uygulanabilir bir ayrım zemini oluşturmak olmalıdır. Bu ayrımda belirleyici ölçütler şunlardır: Yasağın illeti olan zulüm unsurunun somut olarak var olup olmadığı; borçlunun acz ve çaresizlik durumunun bilinçli olarak sömürülüp sömürülmediği; işlemin kayıtlı, yasal ve denetimli olup olmadığı; faiz oranının enflasyon oranını anlamlı biçimde aşıp aşmadığı, yani reel bir artış oluşturup oluşturmadığı. Bu ölçütler çerçevesinde değerlendirilen bir işlem, ribânın tanımlayıcı özelliklerini —zulüm, sömürü, acz istismarı— taşımıyorsa, aynı kategoride değerlendirilmesi fıkıh metodolojisinin ruhuna aykırı olacaktır.

8.3. Enflasyon Endeksli veya Altın Endeksli Borçlanma Araçları

Pratik düzlemde uygulanabilir somut bir çözüm olarak, değeri nispeten sabit bir ölçü birimine —örneğin altın gramı ya da güvenilir bir döviz sepetine— endekslenmiş borçlanma araçları geliştirilmesi önerilmektedir.²⁹ Bu yöntem, hem alacaklının reel değer kaybını önler hem de net bir zulüm unsuru barındırmadığından ribâ yasağının özüyle çelişmez. Üstelik bu yaklaşım, Hanefî fakihlerinin fulûs içtihadıyla da doğrudan örtüşmektedir.

Altın endeksli veya döviz sepetine bağlı borçlanma, pratikte şöyle işleyebilir: 100 gram altın eş değerinde borç veren kişi, vade sonunda 100 gram altın karşılığı alır. Aradaki fiyat farkı faiz değil, paranın değer kaybının telafisidir. Bu model hem dinî açıdan savunulabilir hem de ekonomik açıdan âdil bir zemin sunar.

8.4. İslâmî Finans Sektörünün Derinleştirilmesi

İslâmî finans enstrümanlarının fıkhî geçerlilik ile ekonomik etkinliği eş zamanlı olarak karşılayabilecek bir olgunluğa kavuşturulması gerekmektedir. Murâbaha'nın faizi gizleyen bir araç olmaktan çıkarılarak gerçek anlamda ortaklık ve risk paylaşımını esas alan mudârebe ve müşâreke modellerinin yaygınlaştırılması, sektörün hem fıkhî meşruiyetini hem de toplumsal güvenilirliğini artıracaktır.

Burada asıl mesele şudur: İslâmî finans, yalnızca faiz sözcüğünü etiketlerden kaldırmakla yetinmemeli; gerçek anlamda risk paylaşımı ve ekonomik adaleti hayata geçirmelidir. Aksi hâlde özde konvansiyonel bankacılıkla aynı sonuçları doğuran ama biçimde farklılaşan bir yapı, hem dinî bakımdan sorunlu hem de toplumsal meşruiyet açısından kırılgan kalacaktır.

8.5. Alternatifsiz Eleştiriden Kaçınma ve Kenz Riskinin Gözetilmesi

Bugünkü şartlarda gerçek anlamda ribâ niteliği taşıyan —şahıslar arasındaki kayıt dışı, denetimsiz, borçlunun aczini istismar eden tefecilik— ile yasal, kayıtlı ve enflasyon oranına yakın seyreden kurumsal modern banka faizi arasındaki farkı gözeten bir içtihat ihtiyacı artık kaçınılmazdır. Alternatifsiz bir model geliştirmeden modern banka sistemini eleştirmek, görünüşte dinî bir hassasiyeti yansıtsa da dinî nassları makâsıd merkezli bir yaklaşımla okuyamamanın bir sonucudur.

Bu bağlamda son derece kritik bir uyarı yapılmalıdır: Ribâya yönelik dinî hassasiyet, beraberinde kenz riskini getirmemelidir. Faizden kaçmak için birikimini finansal sistemden çeken, altın ve gayrimenkule yığan Müslüman bireyler; yalnızca kendilerini değil, devleti ve toplumu da dolaylı olarak zarar ettiren bir tutum sergilemektedir. Kenz yasağı, ribâ yasağından daha az önemli değildir. Makâsıd eksenli bir dinî anlayış, her iki tehlikeye karşı birlikte uyanık olmayı zorunlu kılmaktadır.

Müslüman bireylere ve toplumlara düşen sorumluluk şudur: Hem ribânın gerçek anlamına —zulüm ve sömürüye— karşı uyanık olmak, hem kenz tuzağından uzak durmak, hem de içinde yaşanılan ekonomik gerçekliği inkâr etmeden âdil ve üretken bir finansal düzen inşa etmek için çaba harcamaktır.

SONUÇ

Ribâ ve faiz kavramları arasındaki ilişki, İslâm hukukunun en girift ve hâlâ çözüme kavuşturulamamış meselelerinden biri olmaya devam etmektedir. Bu çalışma, meseleyi çözüm odaklı bir perspektifle ele almış; ribânın Kur'ânî temelleri, fıkhî literatürdeki tanımları, farklı akademik yaklaşımlar ve modern ekonomik realiteler bütüncül bir bakış açısıyla incelenmiştir.

Kur'ân'ın yasakladığı ribânın, câhiliye döneminin sömürücü, fahiş ve bileşik faiz sistemini hedef aldığı; yasağın özünde "zulüm" unsurunun yattığı, akademisyenlerin büyük çoğunluğunca paylaşılan bir kanaattir. Tartışmanın asıl odak noktasını ise modern bankacılık faizinin bu yasak kapsamına girip girmediği sorusu oluşturmaktadır.

Ribâ ile modern kurumsal faiz arasında köklü bir mahiyet farkı bulunmaktadır. Kur'ân'ın yasakladığı ribâ tefecilik niteliğinde; zulüm ve sömürüye dayalı, karşılıksız ve haksız bir fazlalıktır. Modern finansal sistemdeki faiz ise özellikle enflasyonist bir ortamda paranın zaman değerini yansıtan ve sermayenin reel değerini korumaya matuf nominal bir mekanizmadır. Enflasyon oranını aşmayan bir nominal faiz, reel bir artış ve dolayısıyla gerçek anlamda ribâ teşkil etmemektedir.

Bu iki olguyu aynı kategoride değerlendiren geleneksel yaklaşım, dinî nassları bağlamından koparan ve makâsıd-ı şerîayı ihmal eden lafızcı bir okumanın ürünüdür. Bu statik, indirgemeci yaklaşım, tarihte olduğu gibi bugün de ya Müslüman toplumları üretim ve toplumsal refahı amaçlayan iktisadî hayattan dışlamakta ya da hîle-i şer'iyye gibi ahlakî ve dinî açıdan sorunlu yollara sevk etmektedir.

Daha da önemlisi: Faiz konusundaki hassasiyetin eksik ve yanlış dinî bilgi zeminine oturtulması, üretime ve toplumsal refaha hiçbir katkısı olmayan, Tevbe 34-35'te şiddetle men edilen kenz (biriktirme) özelliği taşıyan atıl alanlara —altın, döviz ve gayrimenkul— yönelmeye sebep olmaktadır. Ribâ anlamında faizden sakınan kesim, mali imkânını tedavülden çekip bu alanlara kaydırdığında söz konusu varlıkların fiyatlarını yapay biçimde artırmakta, emtia ve gayrimenkul balonlarının oluşmasına zemin hazırlamaktadır.

Bunun yanı sıra devlet ve hükümet, hizmetlerini yürütmek ile iç ve dış borcu ödemek için sıcak paraya ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyacını karşılamak için iç ve dış finans kurumlarına başvurmak durumundadır. Devletin mer'î yasalarına en saygılı kesim olarak kendini konumlandıran dinî hassasiyet sahibi bireyler, banka mevduatına mesafeli durarak aslında çelişkili bir pozisyona düşmektedir: Bu tutumlarıyla devletin iç kaynaklardan finansman kapasitesini zayıflatan bu kesim, seküler ve dış finansal çevrelerin devlet üzerindeki gücünü dolaylı olarak beslemektedir. Söz konusu dış çevreler, devleti sağmal bir koyun olarak görür ve güçlü faiz lobileri oluşturur. Bu faiz lobilerinin oluşmasına —farkında olmadan— zemin hazırlayanların başında ise takvâ gerekçesiyle bankaya faizli para yatırma günahından kaçıp kenz günahına düşen dindar kesim gelmektedir.

Çözüm; İslâm hukukunun canlı damarı olan içtihadı yeniden işlevsel hâle getirmek, nass'ları "ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız" ilkesi merkeze alınarak ve enflasyon gibi modern iktisadî realiteler dikkate alınarak yorumlamaktır. Bu içtihat faaliyeti, aynı zamanda ribâ hassasiyeti ile kenz hassasiyetini birlikte gözetmeyi; yani İslâm'ın bütüncül servet ahlakını hayata taşımayı da kapsamalıdır. Gerçek takvâ, yalnızca bir yasağa dikkat etmek değil; Kur'ân'ın tamamının gözetilmesini gerektirmektedir. Bu yaklaşım, ribâ yasağının özünü koruyarak hem dinî değerlere bağlı kalınmasına hem de âdil ve üretken bir iktisadî hayatın inşa edilmesine imkân tanıyacaktır.

**Bağımsız Araştırmacı, [[email protected]] | ORCID:0009-0004-3764-0172

DİPNOTLAR

¹ İslâm hukuk felsefesinde "Makâsıdü'ş-Şerîa, Şâtıbî, Ebû İshâk, el-Muvâfakât fî Usûli'ş-Şerîʿa, thk. Meşhûr Hasan Âl Selmân (Riyad: Dâru İbni Affân, 2004), II, 112.

² Ribâ yasağını konu alan ayetler için bkz. Bakara, 2/275-279; Âl-i İmrân, 3/130; Nisâ, 4/161; Rûm, 30/39.

³ Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili (İstanbul: Eser Neşriyat, 1979), II, 952-953.

⁴ Serahsî, Şemsüddîn, el-Mebsût (Beyrut: Dâru'l-Ma'rife, 1989), XII, 109. Ayrıca bkz. Kâsânî, Alâüddîn Ebû Bekr, Bedâîʿu's-Sanâîʿ fî Tertîbi'ş-Şerâîʿ (Beyrut: Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye, 1986), VII, 131-132.

⁵ "Vadeye dayalı faiz" anlamına gelen ribâ'n-nesîe, klasik tanımıyla "borç karşılığında alınan fazlalık"tır.

⁶ Taberî, Câmiu'l-Beyân, ilgili ayetin tefsiri.

⁷ İbn Rüşd, Ebü'l-Velîd, Bidâyetü'l-Müctehid ve Nihâyetü'l-Muktesıd (Kahire: Dârü'l-Hadis, 2004), II, 345.

⁸ Hayreddin Karaman, İslam Hukukunda İçtihat (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1996), s. 145.

⁹ Ahmet Akgündüz, Ebussuud Fetavâsı (İstanbul: Osav Yayınları, 2018), Osmanlı Kanunnameleri ve Hukukî Tahlilleri (İstanbul: Fey Vakfı Yayınları, 1996), VIII, 221.

¹⁰ Esra Şentürk Aksu – Mansur Koçinkağ, "Ribâ ve Faiz Kavramlarına Dair Bir Değerlendirme", Theosophia / Theosofia Dergisi 7 (2023): 50-73.

¹¹ Abdullah Kahraman, "Mansûrîzâde Said'in Klasik Fıkıhçılara Yönelttiği Bazı Eleştiriler", Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 5/1 (2001): 223-262.

¹² Abdürrezzak Senhûrî, Masâdiru'l-hak fi'l-fıkhi'l-İslâmî (Beyrut: Dâru İhyâi't-Türâsi'l-Arabî, ts.), III.

¹³ Nihat Dalgın, "Faiz Yasağıyla İlgili Farklı Yaklaşımlar", İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi (2010): 77-110.

¹⁴ Şâtıbî, el-Muvâfakât, II, 112.

¹⁵ Mevzu Dergisi, "İslâm'da Ribâ Yasağının Makâsıd ve Hikmet-i Teşrî' Açılarından Değerlendirilmesi".

¹⁶ Esra Şentürk Aksu – Mansur Koçinkağ, "Ribâ ve Faiz Kavramlarına Dair Bir Değerlendirme", Theosophia / Theosofia Dergisi 7 (2023): 50-73.

¹⁷ Frederic S. Mishkin, The Economics of Money, Banking, and Financial Markets, 12. Baskı (New York: Pearson, 2019), s. 53-55.

¹⁸ Bu durum, enflasyonist ortamlarda "ne zulmetmiş ne de zulme uğramış olursunuz" ilkesinin ancak paranın reel değerinin korunmasıyla gerçekleşebileceğini göstermektedir.

¹⁹ Süleyman Uludağ, İslâm'da Faiz Meselesine Yeni Bir Bakış (İstanbul: Dergâh Yayınları, 1988).

²⁰ el-Mavsılî, Abdullah b. Mahmud, el-İhtiyâr li Ta'lîli'l-Muhtâr, thk. Mahmud Ebû Dakîka (Beyrut: Dârü'l-Ma'rife, 1994), II, 55-56.

²¹ Murat Çizakça, İslam Dünyasında ve Batı'da İş Ortaklıkları Tarihi (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1995).

²² Ahmed Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri ve Hukukî Tahlilleri (İstanbul: Fey Vakfı Yayınları, 1996), VIII, 221.

²³ Murat Çizakça, İslam Dünyasında ve Batı'da İş Ortaklıkları Tarihi (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1995).

²⁴ Eleştiriler özellikle murâbaha işlemlerinin faizli kredi işlemleriyle aynı ekonomik sonucu doğurduğu, ancak farklı bir hukuki yapıyla kurgulandığı noktasında yoğunlaşmaktadır.

²⁵ Serahsî, el-Mebsût (Beyrut: Dâru'l-Ma'rife, 1989), II, 195-200; İbn Kudâme, el-Muğnî (Kahire: Mektebetü'l-Kâhire, 1968), II, 620-625.

²⁶ Müslim, Zekât, 24 (Hadis no: 987). Yusuf el-Kardâvî, Fıkhu'z-Zekât (Beyrut: Müessesetü'r-Risâle, 1981), I, 272-285.

²⁷ İbn Abbâs'tan aktarılan rivayet: Taberî, Câmiu'l-Beyân, X, 119. Bu görüşün sınırları ve eleştirisi için bkz. Kardâvî, Fıkhu'z-Zekât, I, 278.

²⁸ Mehmet Erdoğan, İslâm Hukukunda Ahkâmın Değişmesi (İstanbul: M.Ü İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 10. Basım, 2017).

²⁹ Süleyman Uludağ, İslâm'da Faiz Meselesine Yeni Bir Bakış (İstanbul: Dergâh Yayınları, 1988).

KAYNAKÇA

İbn Rüşd, Ebü'l-Velîd. Bidâyetü'l-Müctehid ve Nihâyetü'l-Muktesıd. Kahire: Dârü'l-Hadis, 2004.

Kâsânî, Alâüddîn Ebû Bekr. Bedâîʿu's-Sanâîʿ fî Tertîbi'ş-Şerâîʿ. Beyrut: Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye, 1986.

Serahsî, Şemsüddîn. el-Mebsût. Beyrut: Dâru'l-Ma'rife, 1989.

Senhûrî, Abdürrezzak. Masâdiru'l-hak fi'l-fıkhi'l-İslâmî. Beyrut: Dâru İhyâi't-Türâsi'l-Arabî, ts.

Şâtıbî, Ebû İshâk. el-Muvâfakât fî Usûli'ş-Şerîʿa. thk. Meşhûr Hasan Âl Selmân. Riyad: Dâru İbni Affân, 2004.

Akgündüz, Ahmet. Osmanlı Kanunnameleri ve Hukukî Tahlilleri. Cilt 8. İstanbul: Fey Vakfı Yayınları, 1996.

Çizakça, Murat. İslam Dünyasında ve Batı'da İş Ortaklıkları Tarihi. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1995.

Dalgın, Nihat. "Faiz Yasağıyla İlgili Farklı Yaklaşımlar." İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi (2010): 77-110.

Erdoğan, Mehmet. İslâm Hukukunda Ahkâmın Değişmesi. İstanbul: M.Ü İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 10. Basım, 2017.

Kahraman, Abdullah. "Mansûrîzâde Said'in Klasik Fıkıhçılara Yönelttiği Bazı Eleştiriler." Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 5/1 (2001): 223-262.

Karaman, Hayreddin. İslam Hukukunda İçtihat. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1996.⁶

Şentürk Aksu, Esra – Koçinkağ, Mansur. "Ribâ ve Faiz Kavramlarına Dair Bir Değerlendirme." Theosophia / Theosofia Dergisi 7 (2023): 50-73.

Uludağ, Süleyman. İslâm'da Faiz Meselesine Yeni Bir Bakış. İstanbul: Dergâh Yayınları, 1988.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
H. Ali Erdoğan Arşivi