Vav’lı Türkler

Cami Baykurt, İstanbul’da yüksek mektep öğrencileri arasında İttihat ve Terakki hareketi başladıktan sonra, Jön Türklüğün medreselerden ziyada tekkeler çevresinde yayıldığını belirtiyor ve nedenini de şöyle açıklıyor..

1861 yılında, Sipahi Beyliği’ne mensup bir ailenin çocuğu olarak Kilis’te dünyaya gelen Necip Asım, Şam’da başladığı “idadî” öğrenimine İstanbul’da Kuleli Askerî İdadîsi ve Harbiye Mektebi’nde devam etmiştir. Ahmet Mithat Efendi’yle tanışması ve ondan yararlanmaya başlaması da henüz çok genç yaşlardayken bu öğrencilik yıllarına rastlar. Harbiye Mektebi’nin son sınıflarına geldiğinde Ahmet Mithat Efendi’nin çıkardığı Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yazılar yazmaya başlamıştır.

Adaşı ve hemşehrisi Mütercim Asım gibi Necip Asım da, Türk dilinin gelişmesi ve zenginleşmesi için çalışmıştır. Fakat onun dil görüşleri belirli bir istikrardan yoksun görünüyor. Döneminde revaçta olan “milliyetçilik” görüşleri onu daha fazla etkisi altına almış ve bir ara “tasfiyecilik” derecesine varan bir dil milliyetçiliği görüşünü savunmuştur.

Gerçekte Necip Asım, zamanı için oldukça yenilikçi sayılabilecek yöresel dil araştırmalarının ilk temsilcilerindendir. Kilis, Besni ve Erzurum lehçeleriyle ilgili araştırmalar yapmış ve bu çalışmalarının sonuçlarını Peşte’de çıkan Keleti Szemle dergisinde yayınlamıştır. Ayrıca Paris’te oryantalistlerce çıkarılan ünlü Journal Asiatiquete de makaleleri yayınlanmıştır. Türk millî aruzu hakkında La Versification nationale turque başlığını taşıyan bir makale de bunlar arasındadır. Kendisi, bu tür çalışmalarını Fransızca yayınlamaktaki amacının, Türklerin de bu gibi işlerle uğraştıklarını Avrupalılara göstermek olduğunu yazar. Gerçekten de Necip Asım, artık Avrupa bilim dünyasının yabancısı olmadığı bir isim haline gelmiştir. Daha 1890 yılında bir Rus oryantalisti olan V. Gordlefski, onun bu çalışmalarını övgüyle anar ve: “Necip Asım, uzun süre, vatandaşlarıyla Avrupa bilim dünyası arasındaki bağlantıyı sağlayan hemen yegâne Osmanlı bilginiydi” der.

Necip Asım İkdam gazetesinde çıkan iki yazısında, Arapça ve farsça kelimeleri büsbütün atarak tam bir tasfiyecilik örneği ortaya koymuş, fakat çok büyük bir eleştiri sağanağına tutulduğu, aynı zamanda bunun tatsız ve zevksiz bir şey olduğunu bizzat fark ettiği için, düşüncelerinden vazgeçmiştir. Lisan Bahsi başlıklı yazısında bu geri adımını şu sözlerle açıklar:

Yalnız istediğim, özendiğim şey Türkçemizin mütemeddin bir kavm lisanı olduğunu ve terakkıyatına himmet olunursa, bugünkü Avrupa lisanlarından aşağı kalmayacağını isbattı. Hatta safî Türkçe birkaç makale yazışım da o maksada mebni idi. Bunu görenler lisanımızdan, bütün arabîden, farsîden, Avrupa dillerinden aldığımız kelimeleri çıkarıp yerine Çağataycadan, Kıpçakçadan, Özbekçeden, Azerbaycancadan vesaireden kelime koymak istiyorum sandılar. Hatta o fikri de beğenerek münasib görenler ve ‘mektub’ yerine ‘bitik’ yazanlar da bulundu. Yine tekrar ederim, fikr ü nazarım hiç de öyle değildir… Arabî ve farsîden aldığımız kelimelerin lüzumlularını, taammüm edenlerini çıkarmak lisanı züğürtleştirir.

Aslında Necip Asım’ın, böyle bir çabanın sonuçsuzluğunu anlayarak bu geri adım atışı akıllıca bir davranıştır. Ayrıca Süleyman Nazif gibi birçok güçlü kalem, tasfiyeciliğin karşısındadır ve bu anlayışı şiddetle eleştirmektedir. Örneği, Yeni Tasvir-i Efkârda yayınlanan bir yazısında Süleyman Nazif, başta Necip Asım olmak üzere, onun gibi düşünenleri, kurmuş oldukları Türk Derneği’nden de söz ederek şu ağır sözlerle eleştirmiştir:

Lisanı sadeleştirmek, bizi yedi asır geriye ve dört beş bin kilometre uzağa atmaktır. Niçün?.. Eğer bu fedakârlık ırsî veya kisbî ataletlerinin cezası olarak, idrakin derekât-ı pestinde sürünen ba’zı avâmı memnun etmek içün ise günahtır. Havâsın derece-i zevkini tenzil edeceklerine, avâmın dereke-i idrâkini terfi etmeğe çalışsınlar. Kavmiyet muhabbetini şayân-ı takdir bir derece-i ifrata vardıran ba’zı zevâtın teşkil ettikleri Türk (‘vav’sız yazılmıştır) veya Türk (‘t’ harfinden sonra bir ‘vav’ harfi vardır) Derneği’nden lisanımız fâide-yâb olur. Ecdadımızın Asya-yı vasatîden firar ederken kargaşalığa tesadüfle getiremedikleri kelimâtı bulmak bir hidmettir. Fakat bu kelimeleri yerleştirmek içün bizim altı asırlık kedd-i yemin ve hem de vefakarînimiz olan elfâzı tensîkata uğratmak muvâfık-ı insaf olamaz.

Süleyman Nazif’in eleştirilerinin hedefinde Necip Asım ve onunla aynı görüşü paylaşan “Türkçüler” olduğu, “vav”lı ve “vavsız” olarak yazdığı “Türk” kelimesinden hemen anlaşılır. Çünkü o zamana kadar, o günkü alfabemizle “Türk” kelimesi “t-r-k” harfleriyle yazılmaktayken, Necip Asım ilk olarak kendisinin “t”den sonra bir de “vav” ekleyerek yazdığını iddia ediyor. Aynı iddianın bir diğer sahibi de Veled Çelebi’dir.

Necip Asım 1897 yılından itibaren, hemen her Cuma, Ahmet Mithat Efendi’nin Beykoz’daki yalısına gidip gelmeye başlar. Yusuf Akçura onun, daha sonra Türkçülük hareketinde ve bu arada dil milliyetçiliği konusunda ayrılmaz arkadaşı olan, büyük İslâm düşünürü Mevlânâ Celâleddin Rûmî’nin onsekizinci göbekten torunu Veled Çelebi ile bu yalıda tanıştıklarını yazar. Oysa tam tersine Çelebi’yi Ahmet Mithat’la tanıştıran ve “o tarihte Efendi merhumun yalısına benim gibi onu özleyenler sıkça, gelirler, meclise şenlik getirirlerdi” diye tasvir ettiği bu şenlikli toplantılara ilk götüren de Necip Asım’dır. 

Henüz Konya’da bulunduğu sıralarda, Ahmet Mithat Efendi’nin damadı Muallim Naci ile haberleşen Veled Çelebi, 1889 yılında İstanbul’a gelir gelmez, kendisini aydın bir çevre içinde bulmuştur. Önce üç yıl boyunca Eyüp’te Bahariye Mevlevihânesi’nde kalan Çelebi, 1892 yılında evlenerek, yine Eyüp’te kayınpederinin ceddi olan Yahya Bey’in adını taşıyan konakta oturmaya başlar. O sıralarda “Halıcıoğlu’ndaki mühendishane yerinde dersi” olan Necip Asım da, dersinden sonra sık sık bu konağa uğrardı. Veled Çelebi, anılarında şunları yazıyor:

Bahariye’deki evimiz yanınca bir müddet Bebek’te kaldıktan sonra Beykoz’a, Ziya Bey’in yanına geçtik. Meşhur Ahmed Mithat Efendi de Beykoz iskelesi yanındaki bir yalıda oturuyordu. Ahmed Mithat Efendi her cuma günü dostlarına ziyafet çekerdi. Burada ilmî mübâhaseler olurdu. Buraya o devrin ilim adamları, edipleri devam ederdi. Beni Ahmed Mithat Efendi’yle tanıştıran Necip Asım Bey’dir.

Veled Çelebi, İstanbul hayatının ilk dönemlerinde şiir ve Mevlevî edebiyatıyla uğraşmış, ama Necip Asım’la tanıştıktan sonra dil çalışmalarında karar kılmıştır. Necip Asım, Türk Yurdu dergisinde yayınlanan “Veled Çelebi Hazretleri” başlıklı yazısında, Veled Çelebi’nin, Fuzûlî’nin Su Kasidesine yazdığı Aynü’l-Hayat adlı şerhi görünce, onun Türkçe, Arapça ve Farsça kelimeler konusunda üstün yeteneğini anladığını ve Türkçe kelimeleri toplamaya teşvik ettiğini belirtiyor: “Yazma, basma, eski, yeni birçok kitaplarımı kendisine verdim. O da bunları tamamen okuyup kelimelerini defterlerine kaydetti. Kendisi de sağladığı kitapları ve kütüphanedekileri böylece eledi… ‘Türk Dili’ ünvanlı büyük lügat kitabını hazırlamaya başladı”.

Yusuf Akçura, Veled Çelebi’nin Necip Asım etkisiyle dilde Türkçülüğe yönelişini, kendi ifadeleriyle, onun sayesinde yaratılışındaki Türkçülük istidadının ortaya çıkışını, basılmamış risâlesinden şöyle nakleder:

Matbuât âleminde, Necip Asım üstâdımızla görüştüm. Kendisini aşırı bir Türkçü buldum. Osmanlı edebiyatının mükellef şiirlerini, nesirlerini gayr-ı tabiî ve gayr-ı mâkul buluyor. ‘Türklerin en hakikî edebiyatı halktan doğan ve halka hitâb eden eserlerdir’ diyordu. Ben bu uyarmaları o vakit hakkıyla kavrıyamamış olduğum halde, yaratılışımda bulunan, 16–17 yaşında ‘Abuşka’yı istinsaha beni sevkeyleyen anadan doğma istidâdım beni artık Türkçü yapmıştır. 

İşte Çelebi Efendi, kendisini Türkçü yapan bu anadan doğma istidat ve onun farkına varmasını sağlayan Necip Asım’ın teşvikiyle lügatini hazırlamaya başlıyor. Hatıratından şunları okuyoruz:

Necip Asım Bey bana müsteşriklerin tabettiği eski Türkçe eserleri ve eski lügat kitaplarını gösterdi, ben de tedarik ettim. Vefik Paşa ile görüştüm. Lehçe(-i Osmânî)sini verdi. Ben Lehce’yi bir edebî kitap gibi baştan başa okudum. Gözümün önünde başka bir âlem açıldı. Zaten İmam Süyutî’nin el-Mizherini, Ahmed Fâris’in el-Câsûs ale’l-Kâmûs adlı eserini okuyarak eskilerin, sonra da Corci Zeydan’ın Târihu Adâbi’l-lüga ve sâir eserlerini okuyarak garbtaki mütebahhirânın ilm-i lügatini öğrenmiş bulunuyordum.

Necip Asım, Veled Çelebi’yi kendisiyle tanıştırırken, doğal olarak onun Türk diliyle meşgul olduğunu söyleyince, bu durum Ahmed Midhat Efendi’nin ilgisini çekmiştir. Çelebi, Eyüp’teki konakta çıkan yangını ve evle birlikte hazırladığı kitabın müsveddelerinin de yandığını söyleyince, hemen kütüphanesinin anahtarlarını ona teslim etmiş ve: “Kütüphanem sizindir. Arzu ettiğiniz şekilde istifade ediniz” diyerek bu yolda tekrar çalışması için âlicenapça bir hareketle onu teşvik etmiştir. Veled Çelebi, Ahmed Mithat’ın kütüphanesinde binlerce cilt eser olduğunu, “buradan koman koman eser evine taşıdığını” söylüyor. Necip Asım ise, kendisinde bulunan kitapları ona verdiği gibi, bulunmayanları da kütüphanelerden temin ederek ayağına getiriyor. İşte bugün elde bulunan 12 ciltlik yazma Türk Dili sözlüğü böylece meydana geliyor.

Ancak bütün bu içten dostluk ve düşünce birlikteliğine rağmen, Necip Asım’la Veled Çelebi arasında bir anlaşmazlık konusu vardır: “Türk” kelimesinin Arap harfleriyle yazılışında “te” harfinden sonra bir “vav” ilâvesini önce kimin yaptığı konusu.

Necip Asım “Türk” kelimesini ilk defa kendisinin “terk” gibi, yani “vav”sız biçimde yazmayıp “vav”lı olarak “Türk” şeklinde yazdığını söylüyor. Yusuf Akçura’ya yazdığı özel mektupta şöyle diyor: “Tarihimizde ‘etrâk-i bîidrâk’ yazdığını gördüğümden (…) ‘Türk’ü ‘vav’la yazdım. Niye böyle yazıyorsun diyenlere de ‘etrâk-i bîidrâk’ yazılmasın diye cevap verdim. Ve Bâbıâli Caddesinde adım ‘Vavlı Türk’ oldu.”

Yusuf Akçura’nın yazdığına göre Veled Çelebi de, basılmamış bir kitabında “Türk” kelimesini ilk önce “vav”la kendisinin yazdığını ve Necip Asım’ın da bunu görerek onu izlediğini öne sürmektedir. İşte Süleyman Nazif de Asım’la Çelebi arasındaki bu anlaşmazlığa işaret ederek Türk Derneği’ndeki “Türk” kelimesinin her iki yazılış biçimine dikkat çekmekte ve bu “Vav’lı Türk” olayına göndermede bulunmaktadır.

Yine Yusuf Akçura’nın, özel mektuplarına dayanarak yazdığına göre “Necip Asım Bey, Midhat Efendi’yi de, Veled Çelebi Efendi’yi de kendisinin “Türkçü ettiğine” inanır”mış. Akçura’ya göre “Muhakkak olan şudur: Necip Asım ile Veled Çelebi, bu iki “Vavlı Türkler”, Abdülhamid devrinin en tanınmış Türkçüleri idi.” Yine, “1893 senesinde Ahmed Cevdet Bey, İstanbul’da “İkdam” gazetesini çıkarmaya başlamıştı. “ikdam” başlığında “Türk Gazetesidir” diye yazan ilk Türkçe gazetedir. Zaten İkdam’ın Türkçülüğü, ilk nüshalarından itibâren göze çarpar.” 

Akçura daha sonra şu değerlendirmeyi yapıyor: “Milliyetini açıktan açığa ilândan çekinmeyen bu Türk gazetesinde Necip Asım Bey, arkadaşı Veled Çelebi’nin dediği gibi ‘Ortak konular ile ilm-i mevzû el-kütüb ve lügat felsefesi vesâir gerçekliği belli konularda makâleler yazagelmiş’ ve muharrirliğine ‘bahse muktedir olduğu konular o fennin uzmanlarına hakîkaten beğendirmek suretiyle başlamış, git gide çalışmasının ürünü o derece artarak İslâm fâzılları ve Avrupalı müsteşrikler (türkologlar) arasında bugünkü hâiz olduğu dereceye ulaşmıştır.”

Şunu da belirtelim ki, “Vav”lı Türk olan Veled Çelebi, aynı zamanda “Jön Türk”tür de. O dönemde İttihat ve Terakki yolunda giden tek şeyh bu Mevlevi şeyhinin kendisi değildir kuşkusuz. Onun yanında söz gelimi Koca Mustafa Paşa civarındaki Mirahur Tekkesi Şeyhi Necmeddin Efendi, yine Koca Mustafa Paşa Bedevi Tekkesi şeyhi Naili Efendi gibi İttihatçılık dolayısıyla Trablusgarb ve Fizan sürgünleri de vardır. Cami Baykurt (kendisi de bir sürgündür) Naili Efendi ile ilgili şunları yazıyor:

Canik vapurunun İstanbul’dan getirmiş olduğu kafile arasında Kocamustafapaşa Bedevi Tekkesi Şeyhi Nailî Efendi, Trablus’taki sürgünler camiasının en sevimli siması oldu. İki kardeşi ve bütün aile efradıyla beraber İstanbul’dan çıkarılmıştı. Kendisi ihtiyar validesi ve çocuklarıyla beraber Urfelle kalesinde; Hacı Ahmet Efendi komitesine dahil bulunmak suçuyla sürülen kardeşi Hakkı Bey Humus’ta; küçük kardeşi Yümni Bingazi’de ikamete memur edilmişlerdi. Fakat Osmanlı Afrikası’nın üç köşesine saçılan kardeşlerin iki yıl sonra Trablus’ta birleşmeleri kaderleriydi. Şeyh Naili nev-i şahsına mahsus bir Türk’tü. Parlak zekâsıyla bulunduğu meclise zevk ve neşe getiren, çok sevimli, emsali arasında cidden serbest fikirli bir adamdı. Trablus’ta herkese kendisini sevdirmişti. 

İstanbul’daki dergâhı da kendisi gibi serbest fikirli insanları bir araya toplayan bir yer olmuş, nihayet Nailî Efendi’den şüphelenen hafiye güruhu şeyhin Avrupa’daki Jön Türklerle gizli haberleşmede olduğunu Saray’a bildirmişler ve Kacamustafapaşa Dergâhı bu yüzden sönmüştü.

Cami Baykurt, İstanbul’da yüksek mektep öğrencileri arasında İttihat ve Terakki hareketi başladıktan sonra, Jön Türklüğün medreselerden ziyada tekkeler çevresinde yayıldığını belirtiyor ve nedenini de şöyle açıklıyor:

Abdülhamid devrinin hafiye hükümranlığı birkaç dostun bir evde toplanmasını suç sayarken, tekkelerde ayinler yapılmasına, tarikata mensup sadık dostlar ve sevenlerin sohbet toplanmalarına mani olamamıştı. Bu suretle birbirlerini yakından tanıyan dervişler arasında inkılapçılık fikri, daha emin surette yayılmaktaydı. Tekkeler de bir çeşit kulüplerdi. Hele ki Tekke şeyhi Nailî Efendi gibi serbest fikirli bir adam olursa…

Baykurt’un tanıdığı diğer şeyh de yukarda belirttiğimiz gibi İmrahor Tekkesi şeyhi Necmeddin Efendi’dir. Ona göre tarikatların serbest ve bağımsız birer fikir ocağı olarak kalmasının saltanatları için tehlikeli olacağını Osmanlı padişahları çok zaman önce anlamışlardı.

Nitekim Veled Çelebi’nin hatıralarında anlattıklarıyla, bazı tekkelerin nasıl İttihat ve Terakki ocakları haline geldiğini ve kendisinden söz ettiğimiz Şeyh Nailî Efendi’nin Paris’ten gelen Meşveret dergisinin dağıtımcısı olduğunu öğreniyoruz:

Sultan Hamid ihtiyarladı. Vehmi o derecede arttı ki maiyetleri de kendisinden artık usandılar; Abdülhamid'i saymamaya başladılar. O vakit işittiğimize göre bir takım alelâde iradeler bile, Başkitabet Dairesi'nde Arap İzzet tarafından uydurulmuş. Rumeli'de çeteler, iğtişaşlar son dereceyi bulmuş; Paris'te 'İttihat', Selanik'teki 'Terakki' cemiyetleri kuvvetini artırmış; memleketin mühim vilayetlerinde, Rumeli'nin birçok memleketinde, İzmir'de birçok taraftar bulmuşlardı.

İttihat Cemiyeti'nin İstanbul'da birkaç şubesi vardı ki biri de bizim şubemizdi. En emin yer olduğu için Beyazıt ve Zabtiye Nâzırı Ziya Paşa'nın konağının tam karşısında bizim Mevlevî Ali Paşazâde Derviş Kemaleddin Bey'in evinde toplanırdık. Oraya hafiyeler giremezdi. Pencerelerden dinleyemezlerdi. Müvezziimiz Bedevî şeyhi Nâili Efendi fevkalâde cesur olduğundan Paris'ten gelen Meşveret gazetelerini, sâir tevzî olunacak yazıları, dergâhta bulundurmak ihtiyatsızlığını yapmış. Avrupa'dan gelen bir mektuptan şüphelenilerek dergâh taharri edilmiş. Şeyhi ve biraderini envai işkenceye düçar ettikleri halde hiçbirimizi ele vermedi. Zavallı doksan yaşında büyük validesi, annesi, çocukları, biraderleri, o kadar nüfus Trablusgarb'a nefyedildi.

 

Yüksel Kanar

ulukanal.com / yazının devamı..

 

Önceki ve Sonraki Yazılar