H. Ali Erdoğan

H. Ali Erdoğan

Mutlak Hiçlik İle İlâhî Sekîne Arasında İnsan: Anlamın Ontolojik Temellendirmesi

Mutlak Hiçlik İle İlâhî Sekîne Arasında İnsan: Anlamın Ontolojik Temellendirmesi

İnsanoğlunun iki sonsuz yokluk arasındaki minnacık mevcûdiyeti, rasyonel ve metafiziksel bir odak noktası olmaksızın sürdürülebilir değildir. Eğer aşkın bir Yaratıcı ve ölüm sonrası ebedî bir hayat (âhiret) yoksa; insanın ürettiği edebiyat, sanat, felsefe, ticaret ve bilim gibi tüm entelektüel ve pratik değerler havada kalmaya, askıda kalmaya ve mutlak hiçliğin karanlığında yok olmaya mahkumdur. Ölümün soğuk gerçekliği, aşkın bir zemin olmaksızın hayatın tüm tatlarını ve çabalarını henüz yaşanırken zehirler. Bireyin tarihten silinecek olması ve bilincin mutlak yokluğu karşısında üretilen tüm seküler anlam modülleri, nihâî ve bütüncül anlam bakımından yetersizdir. Russell’ın “sarsılmaz umutsuzluk” üzerine kurulu ruh evi, Camus’nün isyanı, Sartre’ın kendi kendini kuran projesi ve Weinberg’in “anlamsız” evreni, bu yetersizliğin dürüst bir biçimde kabul edilişidir.

Bu çalışma boyunca incelendiği üzere, modern felsefenin Sartre, Camus ve Heidegger çizgisiyle düştüğü varoluşsal açmaz ve Dostoyevski’nin dikkat çektiği metafiziksel kaos, İslâm düşüncesinde ‘Sekîne’ kavramının sağladığı ontolojik güvenle aşılmaktadır. Klasik kelâm geleneğinde Mâtürîdî ve Gazzâlî’nin temellendirdiği gâye-nizâm delili evrenin amaçlılığını ortaya koyarken, İbn Rüşd’ün inâyet ve ihtirâ delilleri bu amaçlılığın insan merkezli yapısını göstermektedir; modern din felsefesinde Plantinga ve Flew gibi düşünürler nesnel bilginin ve rasyonelliğin kaynağını aşkın bir Akla bağlamaktadır, Leibniz’den Heidegger’e uzanan “niçin hiçbir şey yerine bir şey var?” sorusu ise anlamın ontolojik zeminini teşkil eder. Tasavvuf dünyasında ise İbnü’l-Arabî ve Mevlânâ, dünyevî geçiciliği İlâhî tecellîlerin ve aşkın ebediyetin bir parçası kılarak insanın anlam krizini kökten çözüme kavuşturur. Muhtemel itirazlar (Epikürcü teselli, seküler anlam teorileri, Williams’ın sıkıcılık itirazı, Freud’un yanılsama tezi) ciddiye alındığında bile, bu itirazların hiçbiri nihâî ve bütüncül anlamın zemini sorusuna ikna edici bir cevap vermemektedir.

Allah, sadece soyut bir inanç nesnesi değil; tüm varlığı, yaşantıları, ahlakı ve kozmik düzeni yapısal bir cinnetten, absürtlükten ve hiçlikten kurtarıp onlara hakikî anlamını veren yegane hakikattir. Başka bir ifadeyle, Allah demek anlamın ta kendisi demektir. Bu sonuç, anlamsızlıkla yüzleşmeyi engelleyen bir teselli değildir; nihilizmin tüm ağırlığını kabul ettikten sonra ona verilen ontolojik bir cevaptır. Kur’ân’ın ifadesiyle, “Biz gökleri ve yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık” (Sâd 38/27); ve bu yaratılış boş değilse, onun içinde yaşayan insanın hayatı da, gülüşü de, acısı da, sevdikleri de, hatta adının unutulması da boş değildir.

(Bu yazı yirmi beş sayfalık henüz yayımlanmamış bir makalenin sonuç bölümüdür)

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
H. Ali Erdoğan Arşivi