İslâmcılığın İktidar Tecrübesi ve Entelektüel Kriz

İslâmcılığın İktidar Tecrübesi ve Entelektüel Kriz
Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) iktidarı döneminde modern Türkiye’de İslâmcılığın siyasal tecrübesinin yol açtığı entelektüel kırılmaları, hayal kırıklıklarını ve yöneltilen köklü eleştirileri epistemolojik ve sosyolojik bir perspektifle analiz...

İslâmcılığın İktidar Tecrübesi ve Entelektüel Kriz: Devletleşme, Sivil Alan ve Kurumsal Dil Sorunu Üzerine Bir Analiz

(The Political Experience of Islamism and the Intellectual Crisis: An Analysis on Statization, the Civil Sphere, and the Problem of Institutional Language)

H. Ali ERDOĞAN
Bağımsız Araştırmacı | ORCID: 0009-0004-3764-0172

Özet
Bu makale, Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) iktidarı döneminde modern Türkiye’de İslâmcılığın siyasal tecrübesinin yol açtığı entelektüel kırılmaları, hayal kırıklıklarını ve yöneltilen köklü eleştirileri epistemolojik ve sosyolojik bir perspektifle analiz etmektedir. Çalışma, 2010 sonrası dönemi kritik bir tarihsel eşik olarak ele alarak, İslâmcı söylemin başlangıçtaki sivil ihyâ ve toplumsal ıslah iddiası ile modern ulus-devletin kuşatıcı, tekelci ve araçsal rasyonalitesi arasındaki yapısal gerilimi merkeze yerleştirmektedir. Geleneksel İslâmcı entelektüel havzada yükselen ve yapısal krizleri radikal bir kopuş ekseninde kavramsallaştıran muhalif söylemler, salt rasyonel birer analiz birimi olmaktan ziyade ahlakî bir şokun dışavurumu olarak belirmiştir. “Sivil masûmiyet” miti, iktisadî dönüşümün tetiklediği yeni dindar orta sınıfın pratikleri ve sivil toplumun aşamalı olarak gerçekleştirdiği “devletleşme” süreci çerçevesinde incelenen temel iddia, yaşanan entelektüel krizin tek bir siyasî aktörün pratik hatalarından öte, İslâmcılığın modern iktidar mekanizmalarını ahlakî ve hukukî sınırlarla kuşatacak tutarlı, kurumsal ve özgün bir teorik dil üretmekteki tarihsel yetersizliğinden kaynaklandığıdır. Türkiye tecrübesi, İslâm dünyasındaki paradigma arayışlarının bir parçası olarak Mısır ve Tunus gibi bölgesel ve tarihsel modernleşme örnekleriyle karşılaştırmalı olarak tartışılarak bu sav desteklenmektedir.

Anahtar Kelimeler: İslâmcılık, AK Parti, Devletleşme, Siyasal Etik, Sivil Toplum, Entelektüel Kriz, Kurumsal Dil, 2010 Sonrası Türkiye.

ABSTRACT
This article analyzes the intellectual disappointments, ruptures, and foundational criticisms arising from the political experience of Islamism in modern Turkey during the Justice and Development Party (AK Party) rule from an epistemological and sociological perspective. Treating the post-2010 period as a critical historical threshold, the study places at its center the structural tension between the civil revivalist and societal reformist claims of Islamist discourse and the encompassing, monopolistic, and instrumental rationality of the modern nation-state. The oppositional discourses that arose in the traditional Islamist intellectual sphere, which conceptualized structural crises along the lines of a radical rupture, emerged as expressions of an moral shock rather than merely rational units of analysis. Examining the myth of “civil innocence,” the practices of the new pious middle class triggered by economic transformation, and the gradual “statization” process of civil society, the main argument posits that the intellectual crisis stems not from the practical errors of a single political actor but from Islamism’s historical failure to produce a coherent, institutional, and original theoretical language capable of enclosing modern power mechanisms within moral and legal boundaries. The Turkish experience is supported by a comparative discussion with regional and historical modernization examples such as Egypt and Tunisia, as part of the search for a paradigm in the Islamic world.

Keywords: Islamism, AK Party, Statization, Political Ethics, Civil Society, Intellectual Crisis, Institutional Language, Post-2010 Turkey.

Giriş

Kavramlar, toplumsal ve siyasal gerçekliği yalnızca pasif bir biçimde tasvir etmenin ötesinde, onu aktif olarak inşâ eden, dönüştüren ve kimi zaman da arka planındaki derin anlam katmanlarını örten ontolojik araçlardır. Türk siyasal hayatının son çeyrek asrına damga vuran AK Parti tecrübesi, yalnızca makro düzeyde bir sosyo-ekonomik dönüşüm yaratmakla kalmamış, aynı zamanda Türkiye’deki İslâmcı entelektüel gelenek açısından derin bir düşünsel yarılma ve iç muhasebe süreci doğurmuştur. Bu süreçte, yerleşik dinî-muhafazakâr havzanın içerisinden yükselen ve mevcut siyasal evrilmeyi tarihsel ve ahlakî bir yıkım, bir tür entelektüel kopuş zemininde niteleyen radikal eleştiriler belirmiştir. Bahse konu eleştirel yaklaşımların, yaşanan sosyo-politik dönüşümü yakın tarihin en büyük kolektif kırılma eşikleriyle kıyaslayacak radikal bir terminolojiyle ifade etmesi, meselenin metodolojik sınırları aştığını göstermektedir. Bu durum, tartışmayı analitik bir düzlemde yürütmekten ziyade, ontolojik bir reddiyeye ve mutlak bir epistemolojik kopuşa sürüklemektedir.

Bu çalışma, söz konusu eleştirel retoriğin ardında yatan epistemolojik, sosyolojik ve yapısal dinamikleri; İslâmcılığın iktidar, modern ulus-devlet ve sivil toplumla kurduğu tarihsel-teorik ilişkiler çerçevesinde çözümlemeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın temel yapısal argümanı; İslâmcı entelektüel hafızada beliren krizin kökenlerinin, somut bir siyasal iktidarı pratik düzeyde ele geçirmenin ötesinde, ele geçirilen ya da eklemlenilen o modern iktidar aygıtını sınırlandıracak, denetleyecek ve ahlakî-hukukî bir normatif zemine oturtacak kurumsal bir dil, metodoloji ve kuramsal mekanizma geliştirememiş bir düşünce geleneğinin kendi iç tıkanıklığında aranması gerektiğidir. Bu iddia ekseninde çalışma, nitel bir literatür taraması ve felsefi-teorik kurgu yöntemine dayanmaktadır. Makalede, 2010 sonrası Türkiye’deki İslâmcı entelektüel havzada üretilen eleştirel metinler üzerinde nitel bir söylem analizi (discourse analysis) yürütülmüş; bu söylemler modern devlet teorisi ve küresel kapitalizmin yapısal kodları bağlamında sorunsallaştırılmıştır. Çalışmanın karşılaştırmalı analitik modeli ise Mısır ve Tunus pratiklerinin makro-sosyolojik tipolojileriyle desteklenmiştir.

1. Tarihsel Ölçek, Analitik Sapma Ve Toptancı Eleştirinin Sınırları

Bir siyasal dönemi, makro toplumsal dönüşümü veya somut bir iktidar tecrübesini analitik nosyonlardan arındırarak mutlak bir "yıkım" ya da "kıyametvari bir çöküş" olarak mühürlemek, tarihin nesnel ve analitik ölçeğini bozma riski barındırır. Tarihsel tecrübede, bir toplumun fiziksel, biyolojik ve coğrafi olarak topyekûn imha tehdidiyle yüz yüze geldiği kolektif varoluş krizleri ile meşru, rasyonel ve sosyolojik dinamiklere dayanan siyasal süreçler doğası gereği birbirinden farklı paradigmaları içerir. AK Parti iktidarı, modern Türkiye'nin yapısal dönüşüm dinamiklerinden beslenen, toplumsal rızaya dayalı sandık meşrûiyetiyle uzun yıllar boyunca geniş halk kitlelerinin sosyo-ekonomik ve dinî-kültürel taleplerini bünyesinde konsolide etmiş bir siyasal deneyimdir¹. Dolayısıyla, yapısal ve dönemsel pratik aksaklıkları barındıran bir hükümet etme tecrübesi ile mutlak varoluşsal krizleri aynı ahlakî ve tarihsel düzlemde eşitlemek, eleştiriyi analitik derinlikten uzaklaştırarak duygusal bir patlamaya ve köktenci bir söyleme hapsetmektedir.

Siyasal ve entelektüel alanda üretilen toptancı çöküş nitelemeleri, düşüncenin aslî işlevi olan karmaşık toplumsal ilişkileri çözümleme, ara mekanizmaları anlama ve anlam katmanlarını aralama potansiyelini zayıflatır. Bu tür retorikler, yapıcı birer analiz birimi olmak yerine, tartışmayı peşinen sonlandıran birer "kapanış hükmü" işlevi görmektedir. Buradaki temel düşünsel sancının, fildişi kuleden üretilen teorik İslâmcı ideallerin, iktidarın reel, pragmatik ve makyavelist doğasına temas etmesiyle yaşanan derin bir entelektüel hayal kırıklığı olduğu söylenebilir. Bu durum, entelektüelleri pratik çözümler üretmekten alıkoyarak, güç ve iktidar ilişkilerinden tamamen yalıtılmış, tarih dışı ve "saf" addedilen arkaik bir geçmişe duyulan nostaljik bir özleme sığınmaya zorlamaktadır.

2. Sivil Mâsûmiyet Miti, Modern Devletin Ontolojik Kuşatması Ve Epistemolojik Kopuş

Geleneksel İslâmcı muhalefetin ürettiği eleştirilerin temel epistemolojik çıkış noktası, iktidar ve devlet mekanizmalarıyla kurulan her türlü organik temasın, kaçınılmaz olarak bir "ahlakî kirlenme", yozlaşma ve ilkesel tavizler silsilesine yol açacağı inancıdır. Bu yaklaşım biçiminde, devletin dışında konumlanan, kendi içine kapalı ve mutlak manada lekesiz kabul edilen bir "sivil mâsûmiyet" miti kutsanmaktadır. Oysa İslâm düşünce, hukuk ve siyaset geleneği, tarihsel tecessümünün en erken evrelerinden itibaren iktidar, şehir yönetimi ve kurumsal egemenlik mekanizmalarıyla doğrudan ilişki içinde olmuş; bu doğrultuda devasa bir fıkıh külliyatı üretmiş, medeniyet merkezleri inşâ etmiş ve adaleti kamusal alanda kurumsallaştırmaya odaklanmıştır². Klasik dönem İslâm hukukçularının ve müçtehitlerinin siyasi otoriteye karşı koydukları ahlakî mesafe, çağdaş entelektüeller tarafından sıklıkla kavrandığı gibi apolitik bir inziva veya devleti kökten reddeden bir sivil alan savunusu değildir. Aksine bu duruş, meşrûiyetini vahiyden ve hukuktan alan, zulme ortak olmamayı hedefleyen aktif bir ahlakî-hukukî denetim çabasıdır³. Dolayısıyla asıl mesele, devletle kurulan temasın kendisi değil; bu temasın hangi normatif ahlakî ilkeler, evrensel hukukî normlar ve kurumsal denetim sınırları çerçevesinde yürütüldüğüdür.

Bu bağlamda, Türkiye'de 2010 sonrası dönem, siyasal ve düşünsel dönüşüm açısından kritik bir epistemolojik kırılma eşiğini temsil eder. Bu tarihsel kesitte devlet, İslâmcı aktörlerin zihin dünyasındaki o kurucu "öteki" ve "çevre" pozisyonundan sıyrılarak; bizzat içine girilen, bürokratik olarak dönüştürülmeye çalışılan ancak doğası gereği özneyi kendi rasyonalitesine göre dönüştüren totaliter bir aygıta evrilmiştir. Modern ulus-devletin "hikmet-i hükümet" (raison d'état) olarak kodlanan geleneksel bekâ, egemenlik ve güvenlik rasyonalitesi, İslâmcı söylemin evrensel adalet, hakkaniyet ve sivil özgürlük iddialarını aşamalı olarak kendi bünyesinde eritmiştir⁴.

Yaşanan bu süreç, basit bir hükümet değişimi ya da politik makas değişikliği değil, derin bir epistemolojik kopuştur. Eleştirel ve sınırlandırıcı işlevini yitiren entelektüel söylem, bir yandan iktidarın pragmatik meşrûiyet zeminini üreten araçsal bir ideolojiye dönüşürken; diğer yandan bu kurumsal kuşatmanın dışına itilen kesimlerde rasyonel analiz yeteneğini kaybederek yapısal gerçekliği sadece bir "felaket" olarak adlandırma sığlığına düşmüştür. Dönemin en belirgin sosyolojik çıktısı ise, daha önce sivil alanı tahkim eden vakıflar, dernekler, cemaatler ve entelektüel platformlar gibi aracı yapıların, özerk yapılarını yitirerek finansal ve idarî açıdan devlet mekanizmasıyla bütünleşmesi, yani yapısal olarak "devletleşmesi" (statization) olmuştur⁵.

3. İktisadî Dönüşüm, Yeni Dindar Orta Sınıf Ve Kapitalizmin Yapısal Kuşatması

Eleştirilerin bir diğer odağı, AK Parti döneminde zenginleşen dindar kesimlerin yaşam tarzı, tüketim alışkanlıkları ve özellikle “güvenlikli siteler”de yaşama eğilimleridir. Bu durum, sıklıkla “dinin içinin boşaltılması”, “zâhitlikten gösterişçiliğe” geçiş şeklinde okunmaktadır. Ancak bu analiz, olguyu bireysel ahlakî zaferler veya düşüşler düzeyine hapsetmekte, yapısal bağlamı gözden kaçırmaktadır. Yaşanan dönüşüm, öncelikle Türkiye’nin neoliberal ekonomi politikalarıyla derinleşen eklemlenme sürecinin ve küresel kapitalist tüketim kültürünün bir sonucudur. Bu kültür, seküler, sol ya da muhafazakâr fark etmeksizin tüm kimlikleri dönüştüren homojenleştirici bir güce sahiptir.

Sorun, salt zenginleşmede değil, bu zenginliğin hangi hukukî ve ahlakî çerçevede üretildiği, kamusal sorumluluk bilinciyle ne ölçüde bağdaştığı ve toplumsal dokudan ne derece koptuğundadır. Güvenlikli siteler, sadece fiziksel değil, aynı zamanda sınıfsal ve sembolik bir ayrışmanın mekânsal ifadesi haline gelmiştir. Eleştirinin, bu yapısal gerilimleri kişisel tercihlere indirgemesi, kapitalist modernitenin Müslüman birey ve topluluklar üzerindeki dönüştürücü/eritici gücünü anlamanın önüne geçmektedir.

İslâmcılığın modernleşme ve kapitalizmle imtihanı, yapısal düzeyde üç temel dönüşüm alanında somutlaşmaktadır. İlk olarak mekânsal kamusallık boyutunda, geleneksel ve sivil İslâmcı söylemin öngördüğü toplumsal dokuyla iç içe, mahalle kültürü ve sivil dayanışma odaklı kamusal alan yaklaşımı; modern ve kapitalist dönüşüm pratiğinde yerini güvenlikli sitelere, sınıfsal/sembolik ayrışmaya ve genel toplumsal dokudan yalıtılmış lüks mekânlara bırakmıştır. İkinci olarak ekonomik paradigma düzeyinde, züht, kanaat, âdil paylaşım ve üretimin/bölüşümün ahlakî sınırlar içinde dengelenmesi ideali; yerini neoliberal sistemle kurulan derin eklemlenmeye, küresel kapitalist piyasa mantığına ve gösterişçi tüketim pratiklerine terk etmiştir. Son olarak siyasal konumlanış ekseninde ise, devlete mesafeli, eleştirel duruşunu koruyan ve sivil alanı ihyâ etmeyi hedefleyen çoğulcu duruş; iktidar tecrübesiyle birlikte devlet aygıtının kadim bekâ rasyonalitesini benimseyen kurumsal bir bütünleşmeye ve yapısal bir devletleşme sürecine evrilmiştir.

4. Karşılaştırmalı Perspektif Ve Kurumsal Dil Krizi: Türkiye, Mısır Ve Tunus Örnekleri

İslâmcılığın modern devlet aygıtı ve iktidar ilişkileriyle yaşadığı bu yapısal imtihan, yalnızca Türkiye coğrafyasına özgü tikel bir durum değildir. Özellikle 2010 sonrası süreçte Ortadoğu ve Kuzey Afrika'yı sarsan toplumsal dalgalanmalar (Arap Baharı), bölgedeki İslâmcı hareketlerin iktidar, modern devlet yapıları ve hukuk karşısındaki teorik açmazlarını net bir biçimde gözler önüne sermiştir. Bu süreçte ortaya çıkan farklı pratik modeller, Türkiye tecrübesinin yapısal konumunu anlamlandırmak adına aydınlatıcı mukayese imkânları sunmaktadır:

Mısır (İhvan-ı Müslimîn) Tecrübesi: Müslüman Kardeşler hareketi, modern ulus-devletin kadim ve köklü derin yapılarıyla (ordu, yargı, bürokrasi) yapısal bir uzlaşma zemini yakalayamadan ve bu aygıtı demokratik-hukukî kanallarla dönüştüremeden kırılgan bir iktidar tecrübesi yaşamıştır. Kısa sürede askerî-bürokratik bir darbeyle tasfiye edilen bu tecrübe, kurumsal anlamda bir "devletleşememe", modern devlet mekanizmasının işleyiş rasyonalitesini kavrayamama ve gücü konsolide edememe krizi olarak kayıtlara geçmiştir.

Tunus (Nahda) Tecrübesi: Bölgesel hareketler arasında daha esnek bir çizgiyi benimseyen bu model, siyasal İslâm paradigmasından "Müslüman demokratlık" zeminine geçiş yaptığını ilan etmiştir. Sivil toplumu, anayasal uzlaşıyı ve demokratik kazanımları korumak adına siyasî iktidarın mutlak kontrolünden kademeli olarak feragat edebilen, koalisyonlara açık ve uzlaşmacı bir stratejik model sergilemiştir⁸.

Türkiye (AK Parti) Tecrübesi: Diğer iki örnekten farklı olarak Türkiye, uzun süreli, kesintisiz ve sandık meşrûiyetine dayalı istikrarlı bir iktidar sürecine sahne olmuştur. Ancak bu süreçte, merkezî devlet aygıtıyla derinden bütünleşen, devletin kadîm reflekslerini (aşırı merkeziyetçilik, güvenlikçi bürokrasi, devlet merkezli hiyerarşi) büyük ölçüde tevarüs eden ve başlangıçtaki sivil toplum iddialarını giderek devletin bekâsı ve kurumsal tahkimi retoriğine tâbi kılan bir "tahkim edilmiş kurumsal iktidar" modeli ortaya çıkmıştır.

Bu üç farklı bölgesel tecrübe, temelde ortak ve derin bir yapısal soruna, yani "kurumsal dil krizine" işaret etmektedir. İslâmcılığın tarihsel ve teorik birikimi; modern iktidarı ahlakî, evrensel ve hukukî ilkelerle denetleyecek, keyfiliğe karşı kurumsal fren-denge mekanizmalarını işletecek tutarlı, rasyonel ve çağdaş bir siyaset dili üretmekte yetersiz kalmıştır. Geleneksel fıkıh terminolojisinde yer alan ve devlet başkanının geniş takdir yetkisini ahlakî sorumlulukla sınırlamayı uman "siyaset-i şer'iyye" kavramsallaştırması, modern pozitif hukukun katı rasyonalitesi, kurumsal bürokratik mekanizmalar ve yürütme odaklı modern devlet yapısı karşısında işlevsel bir karşılık bulamamıştır⁹. Bu kuramsal kısırlık, Muhammed Âbid el-Câbirî’nin İslâm siyasi aklını yapılandıran 'ganimet, akide ve kabile' triptiğiyle de yakından ilişkilidir; iktidarla karşılaşan modern İslâmcı söylem, rasyonel bir kurumsal hukuk dili üretmek yerine, farkında olmadan kadîm kabilevî/grupçu reflekslerin (asabiyye) ve ganimet (iktisadi rant) rasyonalitesinin kuşatması altına girmiştir. Nitekim Taha Abdurrahman’ın da vurguladığı üzere, modernitenin araçsal taklidine dayanan bir siyasal pratik, İslâm düşüncesinin özgün ahlakî-amelî (ethico-practical) modernliğini inşâ edememiş; neticede ortaya çıkan kurumsal dil krizini aşacak felsefi bir özne üretememiştir. İslâmcı siyasal zihin, iktidarı çoğunlukla ele geçirilmesi, fethedilmesi ya da muhaliflere karşı korunması gereken ideolojik bir "mevzi" olarak kodlamış; buna karşılık gücün bizzat kendisinin nasıl sınırlandırılması, denetlenmesi ve kurumsal olarak dağıtılması gerektiği üzerine derinlikli bir siyaset teorisi geliştirememiştir¹⁰. Bu kuramsal boşluk, iktidarın hegemonik dilinin İslâmcı entelektüel düşünceyi kuşatmasına, eleştirel aklın yerini pragmatik bir sadakate bırakmasına ya da sistemin tamamen dışına savrularak toptancı bir çöküş retoriğine sığınılmasına yol açmıştır.

Sonuç

Modern Türkiye'de İslâmcı entelektüel havzadan yükselen çöküş ve kriz söylemleri, 2010 sonrası dönemde İslâmcılığın iktidar tecrübesiyle geçirdiği köklü dönüşümün, yaşanan derin teorik hayal kırıklıklarının ve sivil iddiaların aşınmasının sosyolojik birer yansımasıdır. Ancak bu toptancı retorik, tüm tarihsel ve yapısal sorumluluğu sadece dışsal, pratik bir siyasî aktörün ya da figürün üzerine yıkarak entelektüeller için konforlu ve rahatlatıcı bir arınma işlevi görse de, derinlikli bir teorik gelecek inşâ etme potansiyelinden yoksundur. Entelektüel dürüstlük ve kuramsal tutarlılık, tarihsel süreçte "kendi payına düşen" yapısal yetersizliklerle, teorik boşluklarla ve zihniyet tıkanıklıklarıyla yüzleşmeyi zorunlu kılar. Siyasal sahada tecrübe edilen krizler, basitçe bir ilkeden sapma, ihanet ya da ahlakî yozlaşma parantezine alınarak açıklanamaz; aksine bu durum, İslâmcı düşünce geleneğinin modern ulus-devletin ontolojik doğası, kapitalizmin küresel ve yapısal mantığı ile modern iktidar aygıtının dönüştürücü gücü karşısındaki teorik, kurumsal ve metodolojik hazırlıksızlığının doğrudan bir sonucudur.

Bugün İslâmcı entelektüel birikim için asıl yapılması gereken, geçmişin romantize edilmiş, tarih dışı ve pratik karşılığı olmayan bir "sivil mâsûmiyet" mitine sığınarak bugünü mutlak olarak reddetmek değildir. Tam aksine, modernitenin ürettiği karmaşık güç, sermaye, bürokrasi ve devlet ilişkileriyle; rasyonel, nesnel, ahlakî ve evrensel bir hukuk zemininde yeniden hesaplaşmaktır. İslâmcılığın düşünsel geleceği ve entelektüel krizden çıkış imkânı; devleti ve siyasî iktidarı nihaî bir aşkın kurtuluş mekanizması veya ele geçirilmesi gereken mutlak bir mevzi olarak görme refleksinden vazgeçebilmesinde yatmaktadır. Çözüm; devleti ve her türlü kurumsal iktidar odağını hukuken sınırlandıracak güçlü sivil toplum kurumlarını, tam bağımsız ve evrensel normlara dayalı hukuk mekanizmalarını ve özerk eleştirel kamusal alanı yeniden tahayyül edip kuramsallaştırmaktan geçmektedir. Siyasal alanda yaşanan bu yoğun pratik tecrübe, İslâmcı düşünce için tarihin sonu değil; aksine rasyonel bir özeleştiri, köklü bir zihniyet muhasebesi ve yeni bir kuramsal dil inşâsı için zorunlu bir başlangıç noktası olarak okunmalıdır.

Dipnotlar

¹ Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi (İstanbul: İletişim Yayınları, 1991), 82.

² Wael B. Hallaq, Modernite Trajedisi: Ahlak, Hukuk ve Siyasi Modernite, çev. Ömer Çelik (İstanbul: Ketebe Yayınları, 2020), 112.

³ Muhammed Ebû Zehra, Ebû Hanîfe: Hayatı, Görüşleri ve Fıkhı, çev. Osman Keskioğlu (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1970), 64-68.

⁴ Tanıl Bora, Cereyanlar: Türkiye’de Siyasi İdeolojiler (İstanbul: İletişim Yayınları, 2017), 492.

⁵ Nilüfer Göle, Seküler ve Dindar: Yeni Çatışmalar, Yeni Birleşmeler (İstanbul: Metis Yayınları, 2012), 67.

⁶ Ali Köse, Modern Dünyada Müslüman Olmak (İstanbul: Timaş Yayınları, 2015), 203; Cihan Tuğal, Pasif Devrim: İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi, çev. Aras Özgün (İstanbul: Metis Yayınları, 2010), 124.

⁷ Ayşe Çavdar, “Yeni Orta Sınıf Dindarlık ve Mekânsal Ayrışma”, Toplum ve Bilim 125 (2012): 88.

⁸ Râşid el-Gannûşî, İslam Devletinde Kamusal Özgürlükler, çev. Özcan Güngör (İstanbul: Mahya Yayınları, 2014), 85-90.

⁹ Wael B. Hallaq, İmkânsız Devlet: Modern Çağda Bir İslam Devleti Neden Mümkün Değildir?, çev. Aziz V. Kahraman (İstanbul: Babil Yayınları, 2019), 45-48.

¹⁰ Hayrettin Özler, Siyaset ve Ahlak: İslam Siyaset Düşüncesinde Meşruiyet Sorunu (Ankara: Nobel Yayınları, 2015), 198.

¹¹ Muhammed Âbid el-Câbirî, Arap-İslam Siyasal Aklı, çev. Vecdi Akyüz (İstanbul: Mana Yayınları, 2016), 142-145.

¹² Taha Abdurrahman, Ahlak Modernitesi, çev. Ahmet Özdemir (İstanbul: Pınar Yayınları, 2018), 89.

KAYNAKÇA

Abdurrahman, Taha. Ahlak Modernitesi. Çev. Ahmet Özdemir. İstanbul: Pınar Yayınları, 2018

Bora, Tanıl. Cereyanlar: Türkiye’de Siyasi İdeolojiler. İstanbul: İletişim Yayınları, 2017.

Bulaç, Ali. İslamcılığın Türkiye Serüveni. İstanbul: Çıra Yayınları, 2018.

Çavdar, Ayşe. “Yeni Orta Sınıf Dindarlık ve Mekânsal Ayrışma”. Toplum ve Bilim 125 (2012): 78-95.

Câbirî, Muhammed Âbid el. Arap-İslam Siyasal Aklı. Çev. Vecdi Akyüz. İstanbul: Mana Yayınları, 2016.

Duran, Burhanettin. “İslamcılık: Dönüşüm mü, Çöküş mü?”. Kritik 1/2 (2013): 34-52.

Ebû Zehra, Muhammed. Ebû Hanîfe: Hayatı, Görüşleri ve Fıkhı. çev. Osman Keskioğlu. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1970.

Gannûşî, Râşid. İslam Devletinde Kamusal Özgürlükler. çev. Özcan Güngör. İstanbul: Mahya Yayınları, 2014.

Göle, Nilüfer. Seküler ve Dindar: Yeni Çatışmalar, Yeni Birleşmeler. İstanbul: Metis Yayınları, 2012.

Hallaq, Wael B. İmkânsız Devlet: Modern Çağda Bir İslam Devleti Neden Mümkün Değildir?. çev. Aziz V. Kahraman. İstanbul: Babil Yayınları, 2019.

Hallaq, Wael B. Modernite Trajedisi: Ahlak, Hukuk ve Siyasi Modernite. çev. Ömer Çelik. İstanbul: Ketebe Yayınları, 2020.

Köse, Ali. Modern Dünyada Müslüman Olmak. İstanbul: Timaş Yayınları, 2015.

Mardin, Şerif. Türk Modernleşmesi. İstanbul: İletişim Yayınları, 1991.

Özler, Hayrettin. Siyaset ve Ahlak: İslam Siyaset Düşüncesinde Meşruiyet Sorunu. Ankara: Nobel Yayınları, 2015.

Tuğal, Cihan. Pasif Devrim: İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi. çev. Aras Özgün. İstanbul: Metis Yayınları, 2010.

Türköne, Mümtaz’er. İslamcılığın Doğuşu. İstanbul: İletişim Yayınları, 1994.

Kaynak:Adanapost

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.