Mustafa Yürekli

Mustafa Yürekli

28 Şubat?ta deşifre olan postmodernlikten kurtuluş



Türkiye, 1946?dan beri postmodern bir savaşta ve karmaşa içinde kendini arıyor.

500 yıllık insanlık tarihine bakılacak olursa, yeryüzünün, üç asırdan fazla Osmanlı Düzeni (1453 ? 1770), iki asra yakın İngiliz Düzeni (1770 -1945) ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında da Amerikan Düzeni (1945 ve sonrası) olmak üzere üç yapılandırmadan geçtiği görülecektir.

Dünya hakimiyetinin Osmanlı?dan İngiltere?ye geçişinde millet olarak pek çok savaşta büyük topraklar kaybettik, büyük yaralar aldık.. 150 yıllık yıkılış döneminde 20 milyon metre kare olan yurdumuz 800 bin metre kareye düştü. Dolayısıyla dünya hakimiyetini İngilizlere bırakırken maddi ve manevi çok büyük kayıplarımız oldu; sadece toprak değil, medeniyetimizi, kültürümüzü, bize ait her şeyimizi kaybettik..

İngiltere dünyayı Fransa, Rusya, Almanya ve Amerika?yla birlikte yeniden yapılandırdı. 19.yüzyıldan sonra modernleşme, batıdan doğuya ve kuzeyden güneye doğru, kademeli olarak tüm dünyaya yayıldı ve toplumların dokusuna derinden nüfus etti. Böylece bütün dünya batı haline getirilirken, İslam coğrafyası da modernleşti. İslam coğrafyası, dünya sisteminde sömürge olarak yer aldı.

Bu süreçte, Osmanlı coğrafyasının modernleştirilmesi, 1839 Tanzimat döneminden başlatılmaktadır. Bu tarihten günümüze kadarki 170 yıllık dönem, modernleşmenin gerek yayılma alanı, gerekse de yayılma biçimleri açısından homojen bir zaman dilimi olmadığı bilinmektedir.

Bu yüzden dünyayla birlikte coğrafyamızın da modernleşmesi, birbirlerine göre farklılıklar gösteren alt-dönemlere ayrılarak sınıflandırılmaları ve anlaşılmaları gerekmektedir. Her biri modernleşmenin farklı biçimlerine işaret eden bu alt-dönemleri önceki dönemlerden ayırt eden ilk temel özellik, toplumsal/ekonomik/siyasal etkiler bakımından evrensel ve yerel dönüm noktalarının tarihsel olarak üst üste çakışmasıdır.

İNGİLTERE?YE İNTİBAK: MODERNLEŞME

Türkiye?nin modernleşmesini kavramak için öncelikle küresel bir perspektif kurulması gerekir:

Birinci dönem, 19. yüzyıl başından 1920?ye kadar olan dönemdir. Bu dönemde
küresel düzlemin, sanayi kapitalizminin etkilerinin dünyaya yayılmaya başlamasından Birinci Dünya Savaşı'na kadar süren süreç olduğu görülmektedir. Buna koşut olarak yerel düzlemin de Tanzimat'tan Cumhuriyet'e geçiş süreci olduğu görülmektedir.

İkinci dönem ise, 1920 ile 1946 arası tarih kesitini oluşturmaktadır. Bu dönemde küresel düzlemin, iki savaş arası kriz ve belirsizlik dönemi olduğu görülmektedir. Paralel yerel düzlem de Cumhuriyet'in kuruluşu ve tek partili devlet eliyle modernleşme olarak görünmektedir.

Bu ilk iki dönem, İngiltere?nin yapılanmasına intibakımızı göstermektedir ve Avrupa odaklı bir modernleşmeye maruz kaldığımızı ifade etmektedir. Burada modernleşmeden ne anladığımı da kısaca dile getirmeliyim: Anthony Giddens "modernleşme?nin toplumlar üzerinde yaptığı etkiyi şu kelimelerle kavramlaştırmıştır: ?Süreksizlik? (discontinuity); ?bağlamdan koparma? (decontextualise) ve ?düşünümsellik? (reflexivity) kavramlarıyla modernliği tanımlar.

?Süreksizlik?, sıçramalı bir gelişme eğilimine işaret eder. Ortaya çıkan yeniliklerin geçmişle (yani toplumun belleğiyle, alışkanlıklarıyla, kültürüyle) ilişkisinin kesildiğini; devr-i miras zincirinin koptuğunu; geçmişle şimdiki zamanın ilişkisinin arızi ve tesadüfi olmanın ötesine geçemediğini gösterir.

?Bağlamdan koparma?, ilişkilerin, kurumların ve nesnelerin bir yere ait olma özelliklerini yitirme eğilimlerine işaret eder. Yeni bir ilişki biçiminin, kurumun ya da nesnenin bir yerde ortaya çıkmasının onu oraya ait kılmadığını, dünyanın her tarafına taşınabileceğini, her şeyin her yerde olabilirliğini gösterir.

?Düşünümsellik? ise, doğallığın, dolayımsızlığın, kendiliğindenliğin yitirilmesine, kendinin farkına varma eğilimine işaret eder. Her şeyin zihinsel süreçler üzerinden dolayımlanan bir projeye, vizyona dönüştüğünü gösterir.

Kuşkusuz bu özellikleri birer eğilim olarak kavramak gerekir: Geleneği, aidiyeti, doğallığı hemen ortadan kaldırmayan, ama sürekli aşındıran eğilimler olarak; eskisinden farklı bir zaman, mekan ve varoluş biçimini ortaya çıkaran eğilimler olarak.

Tanzimat?tan itibaren aşama aşama resmi politika haline gelen Batıcılık, Cumhuriyet devrimleriyle birlikte, milletimizi, tarih mecrası olan İslam medeniyetinden birden, keskin, sert ve hızlı bir şekilde uzaklaştıracaktı.. Bir kaç yıl sonra tek parti döneminin seküler ve laik politikalarıyla milletimiz İslam'dan iyice koparılacaktı. Cumhuriyet, kuruluşundan itibaren, vitrin olarak seçtiği İstanbul, Ankara, İzmir, Adana gibi büyük şehirlerde, modernleşme projesine uygun bir şehirli elit ve orta sınıf oluşturmaya çalıştı. Cumhuriyet balolarıyla sembolize edilen, alabildiğince seküler Batıcı hayat biçimi dar bir kesimle sınırlı kaldı; nüfusunun büyük kısmı köylüydü ve köylü kalmalıydılar. Şehirlerde modernleşme projesinin seküler eğitimden geçmiş, İslami referanslarıyla bağı kopmuş ya da alabildiğince zayıflamış bir şehirlilik hayatı kurdu.

Bu dönemi belirleyen en önemli gelişme, modernleşmenin erken sanayileşmiş ülkelerdeki gibi insanı (işgücünü) mobilize eden sınai sektörüne değil, esas olarak mal ve parayı mobilize eden ticaret ve finans sektörlerine dayanmasıdır. Bu, işgücünü belirli merkezlere çekerek düzenli nüfus artışına yol açan, dolayısıyla da şehirlerin mekansal strüktürünü kısa zamanda tamamen ve köklü biçimde dönüştüren bir modernleşme biçiminin bu dönemde yaşanmadığı anlamına gelmektedir. Gerek şehir ölçeğinde, gerekse de Anadolu'nun bütününde modernleşenle ve geleneksel kalanın kutuplarını oluşturdukları dualistik bir yapı egemen olmuştur.

Anadolu ölçeğinde bakıldığında modernleşme kanadını temsil eden örgü, liman şehirleriyle (İstanbul, İzmir, Adana/Mersin, Trabzon) diğer yerleşmeleri bu limanlara bağlayan demiryolu şebekeleri olmuştur. Bu dönemde demiryolu şebekeleri birbirlerinden kopuktur, yani birbirlerine bağlanarak bir sistem oluşturmamaktadırlar. Bu olgu, birbirlerinden kopuk, yani her biri dünyaya farklı kanallardan açılan bölge ekonomileri anlamına gelmektedir: Beyrut ve Şattülarap üzerinden dünyaya açılan Basra ekonomisi, İzmir üzerinden dünyaya açılan ve Ege Bölgesi'ni içeren İzmir ekonomisi, Balkan pazarlarını bütünleştiren ve Selanik'ten dışa açılan Selanik ekonomisi, Adana/Mersin üzerinden dünyaya açılan Güney İçanadolu/ Doğu Akdeniz/Çukorva/Güneydoğu bölgeleri ekonomileri, izleri demiryolu örgülerinden de izlenebilen ve dışarıya kendi kanallarıyla açılabilen ayrışmış bölge ekonomileridir. İstanbul'un ise, primate city (tek hakim şehir) olarak, bölgelerüstü bir konumu bulunmaktadır.

Uluslararası ticaret ve finans sektörlerine dayanan ve düalistik bir mekansal yapı üreten modernleşmenin taşıyıcı aktörleri de yeni orta ve üst-orta tabakalar olmuşlardır. Devlet yapısı içindeki modernleşme eğilimi ile bürokrat kimliği kazanan yönetici eliti de bu aktörler arasına katmak gerekir. Modernleşmeyle, sermaye, sivil/ askeri bürokrasi, bu iki kesimi temsil eden siyaset ve medya, ülkede iktidarı oluşturan ittifakı kurmuştur.

Yeni konut ve yerleşme formları da, bu aktörlerin talep ettiği yeni kentsoylu yaşama tarzına cevap vermek üzere ortaya çıktı. Gerek bu yeni tabakaların gündelik yaşam örgütlenmesi, gerekse de bunları karşılayan yeni konut ve yerleşme biçimleri, merkez ülkelerdeki emsalleriyle paralellik ve benzerlik göstermektedirler: Bitişik nizam apartman, sıra-ev ve bahçe içinde banliyö evi, Avrupa'nın herhangi bir şehrinde rastlanabilecek tipik özellikleri taşımaktadırlar. Yeni orta tabakaları barındıran apartman ve sıra-ev tipleri, parsel-yapı adası-cadde-meydan hiyerarşisi ile kurulan bir yerleşme bağlamı içinde yer alıyordu, ki bu da barok planlama geleneğinin 19.yüzyıla devşirilmiş versiyonudur.

İngiltere?nin 1839?dan 1945?e kadar iki aşamada gerçekleşen ulus devlet yapılandırması Türkiye?nin modern dönemini oluşturmaktadır. 1946?dan başlayıp günümüze kadar gelen Amerika?ya intibak çabalarımız da iki aşamada gerçekleşen postmodern dönemi teşkil etmektedir..

AMERİKA?YA İNTİBAK: POSTMODERNLEŞME

Türkiye?nin postmodernleşmesini kavramak için de öncelikle küresel bir perspektif kurulması gerekir:

Üçüncü dönem, 1945 ile 1980 arası, 35 yıllık tarih kesitidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki bu üçüncü dönemde, küresel düzlemin iki kutuplu ekonomik ve kurumsal entegrasyon; sermaye, sanayi +teknoloji ihracı dönemi olduğu görülmektedir. Dolayısıyla yerel düzlem de çok partili, popülist, ithal ikameci sanayileşme dönemi olarak görünmektedir.

Bu post modern dönemi belirleyen en önemli gelişme, modernleşmenin erken sanayileşmiş ülkelerdeki gibi insanı (işgücünü) mobilize eden sınai sektörü?nün devreye girmesi ve esas olarak mal ve parayı mobilize eden ticaret ve finans sektörlerine eklemlenmesidir. Bu, işgücünü belirli merkezlere çekerek düzenli nüfus artışına yol açan, dolayısıyla da şehirlerin mekansal strüktürünü kısa zamanda tamamen ve köklü biçimde dönüştüren bir modernleşme biçiminin yaşandığı anlamına gelmektedir. Gerek şehir ölçeğinde, gerekse de Anadolu'nun bütününde modernleşenle ve geleneksel kalanın kutuplarını oluşturdukları dualistik yapı çatışarak devam etmiştir..

Çok partili döneme geçişle somutlaşan Türkiye?ye Amerikan etkisi, Türkçe ezandan yeniden Arapça ezana geçip İmam Hatip Okulları ve Yüksek İslam Enstitüleri açma noktasına kadar milletin iradesi doğrultusunda yapılan değişikliklerle milletle devleti kaynaştırma çabalarıyla temayüz etti. Cumhuriyetin başında kurulan, sermaye, sivil/asker bürokrasi ve medya ittifakının belirlediği düzen, belli oranda revize edilerek, fakat 27 Mayıs ve 12 Mart müdahaleleriyle kontrol altında tutularak 1980'lere kadar devam etti.

Türkiye, Kore?ye asker göndererek Birleşmiş Milletler ve NATO?ya girmiş, Batılı ülkelerin açtığı kredilerle sanayileşme başlamış ve şehirler canlanmıştı. Bu yüzden büyük şehirlere göçler de başladı. Rusya?nın Akdeniz?e inmesini engelleyen bir duvar olarak uluslar arası düzende yerini alan Türkiye?de, modernleşenle ve geleneksel kalanın kutuplarını oluşturdukları dualistik yapı şehirlerde çatışarak devam etti. İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerde, sol ve sağ kutuplarda batılılaşma ve sekülerleştirme çabalarına karşı dinle irtibatını korumaya çalışan Müslüman bir kitle görüldü. Yüzlerce yılın ürettiği Müslüman şehir geleneğinin kesintiye uğradığı, bunu temsil eden toplumsal ve bireysel figürlerin görünür plandan sürüldüğü bir şehir hayatı vardı ama Müslüman kimliğini her şeye rağmen korumaya çalışan yeni bir kitle çıktı ortaya.

Şehirler kültür savaşına sahne oluyordu.. Bu arada Cuma namazını kılan, alkol almasa bile yılbaşı kutlayan şehirli tipler çıktı ortaya, toplumda. Özellikle göçlerle birlikte taşra, büyük şehirlere ve şehir merkezlerine aktıkça, Cumhuriyet?in modernleştirici düzeni altüst oldu. Köylü milletin efendisi olduğunu unutup şehre taşınınca da toplum mühendisliği yetersiz kaldı. Şehirde Müslümanlığını sürdürmek isteyenler, gelenekten mahrum bir Müslümanlığı yaşamak zorunda kaldı. Müslümanlığı modern şehirde yeniden icat, hatta ihdas etti. Bu çabaların imdadına Kur?an Kursları, İmam Hatip Okulları, Yüksek İslam Enstitüleri ve İlahiyat Fakülteleri yetişti..

Türkiye?nin post modernleşmesinin bu ilk aşamasında, modernleşenle ve geleneksel kalan kutupları Rusya?nın Afganistan?ı işgali ile İran İslam devrimi gibi dış dinamiklerden de etkilenince, üçüncü müdahaleye, 12 Eylül darbesine gelindi: Türkiye, 12 Eylül 1980 askeri müdahalesine doğru sürüklenirken; özellikle üniversite olan şehirler terör olaylarına sahne oluyorlardı.. Gençler, darbe ortamı hazırlama amacıyla üniversitelerde sağ ve sol kutuplara ayrılıp çatıştırılıyordu; bütün bir ülkeyi kaplayan terör, şehirleri gençliğin kanıyla boyuyordu.

Seçkinlerin vesayetindeki ülkede, 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül?de siyasete müdahalede, medyanın öncülüğünde gerçekleşen psikolojik harekata sermaye, yargı ve üniversite destek veriyor, asker de her şeye el koyuyordu.

Dördüncü dönem, 1980?den günümüze kadar gelen süreçten oluşmaktadır. Dördüncü dönemde küresel düzlem, çok kutuplu, global, dezorganize, komunikasyon odaklı dönem olarak görünmektedir. 1980 sonrası yerel düzleme baktığımızda da, komunikasyon teknolojisinin dünya standartlarında kullanıldığı, ithal ikameci sanayileşmeden uzaklaşılıp liberal para politikalarının ve ihracatın öne çıkarıldığı dönem olduğunu görmekteyiz.

Türkiye?de post modernleşmenin bu ikinci aşaması, liberal para politikaları, sanayileşme ve ihracatla, modernleşene karşı, geleneksel kalanı göreceli de olsa güçlendirecekti.. Anadolu sermayesi, kendi medyasını da kurarak AB?ye katılma ekseninde yeni yolu çizecekti.

Post modernleşmenin 30 yıllık ikinci aşamasına baktığımızda 28 Şubat ile 27 Nisan müdahalelerini görmekteyiz. Bu iki müdahale, vesayetçi rejimin deşifre olmasıyla sonuçlandı. Darbecilerin yargı önüne konulmasına varan bu postmodern süreçte, geleneksel kalan da değişime uğradı, postmodernleşti.

Türkiye, 1946?dan beri postmodern bir savaşta ve karmaşa içinde kendini arıyor.

İSLAM VE SEMANTİK BUNALIM

Türkiye, Avrupa?nın dayattığı modernleşmeyi, Amerika?nın dayattığı postmodernleşmeyle aşmaya çalışıyor. Postmodernizm, milletimizi Avrupa?nın içinden çıkamadığı semantik bunalıma savurdu. İletişim bunalımı olarak hayatımızda somutlaşan bu sorunu ancak İslam?la aşabiliriz. İslam, sanal İslam?la karşı karşıya..

Sekülerleşmenin birer aşaması olarak modernizm ve ona tepki olarak doğan postmodernizm, insanlığın ve milletimizin problemlerini teşhiste ve çözümünde birer çaresizlikten ibarettir.

İslam, piyasa haline getirilen dünyayı yeniden mabede, yüksek ve karmaşık teknolojilerin derinleştirdiği bunalımın kaynağı iletişimi de duaya dönüştürerek insanlığa hayat vaat etmektedir.

İslam, insana ?kalu bela?da Allah?a verdiği sözü hatırlatıyor.

İslam, Hz.Muhammet?in (s.a.v.) Miraç?ta gerçekleştirdiği Allah?la iletişimi kurtuluş olarak önümüze koyuyor..

Mustafa Yürekli / Haber 7
mustafa.yurekli@gmail.com

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.