Songül Kundakçı Cansız

Songül Kundakçı Cansız

Avrupa’nın Çirkin Yüzüne “TÜRK’üm ve düşmanım sana kalsam da bir kişi!” Diyebilmek

Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Teknofest’te yaptığı konuşmada “Ey Yunan, bak tarihe bak, tarihe dön, çok daha fazla ileri gidersen bunun bedeli ağır olur, ağır. İzmir’i unutma!” dedi.

Elbette Avrupa’nın şımarık çocuğu Yunanistan, hemen büyüklerine şikâyete gitti.

Ne oldu peki?

Avrupa Birliği Komisyonundan hemen Yunan'a destek açıklaması geldi. Şaşırmadık, Avrupa'nın bu iki yüzlülüğünü artık saklamaya bile gerek görmediği yüzünü Türk milleti geçmişten iyi bilir. Avrupa ve Yunan’ın el ele vererek geçmişte yaptıklarını öğrenmek zorundayız. Çünkü ne yazık ki tarih hep tekerrür ediyor.

Cumhurbaşkanının bu konuşmasının uluslararası ilişkilerdeki yerini ben bilmem, onu diplomatlar bilir. Yunanistan’ın yaptıkları karşısında devleti yönetenler çok dikkatli adımlar almalıdır. Mesele şu ki karşımızdaki sadece Yunanistan değildir. Cumhurbaşkanımızım tarihi unutma dediği Yunanistan, benim bildiğim kadarıyla o tarihi hiç unutmadı zaten. Bu yüzden dün neyse bugün de aynı davranıyor. Tarihi unutan asıl biziz. 19. yüzyıldan beri Batı cephesinin Yunan’a ve Türk’e bakış açısında değişen bir şey yok.

Mevlâna “Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni bir şeyler söylemek lazım” der ama Türk-Yunan ilişkilerine ve Avrupa’nın bu konudaki tutumuna bakınca maalesef dünün dünde kalmadığı anlaşılacaktır.

Olaylara tarihin aynasından bakmak bize yol gösterir.

Devlet güç demektir. Devletin gücü zayıflarsa başka odaklar güç kazanacaktır. Osmanlı Devleti’nin gücü zayıflayınca emperyalist devletlerin desteğiyle Yunan, Sırp, Ermeni, Arnavut, Arap yüzlerce yıldır birlikte yaşadığı Türk’e hançer sapladı. Günümüzde de aynı emperyalist güçler, terör örgütlerine destek vererek Türkiye Cumhuriyeti’ni zayıflamaya çalışmaktadırlar.

Geçmiş tekrarlanıyor anlayacağınız. Yıllar çakalı aslan yapar mı? Yapmaz ama birilerinin canı kurdu çakala boğdurmak istiyor? Güçlü olursan korkarlar, güç düşmanı caydırır. Biraz zayıf düşersen diş göstermeye başlarlar. Tarih sayfaları hep şanlı zaferlerle dolu değildir. Tarihi doğru okumak gelecek adına doğru adımlar atmamızı sağlar. Tarihte ne olmuştu diye biraz geçmişimize bakalım o halde.

Osmanlı Devleti eski ihtişamlı gücünü yeniden toplamak, zafer günlerine dönmek için reform hareketlerini 17. yüzyılda başlatmıştı. II. Mahmut zamanından beri yapılan yenilikler, açılan mühendislik, tıp, eczacılık vb. okullar, düzenlemeler ve bütün iyi niyetli çabalar Osmanlı Devleti’nde istikrar sağlamaya yetmedi.

III. Ahmet ve Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın yaşadığı, “zevk ve sefâ” devrinin zirve yaptığı Lâle Devri, Osmanlı Devleti’nin duraklama devriydi aslında. Devrin şaşaasından durakladığı fark edilmedi bile, 1730’daki Patrona Halil İsyanı ile devir sona erdi.

19. yüzyıla geldiğinde artık Osmanlı Devleti, hazan mevsiminin sonundaydı, yaprak yaprak dökülmeye başladı. Osmanlı dağılırken hâkim olduğu coğrafyadan 27 farklı devlet ortaya çıktı. 1804’te Sırpların, ardından da 1821’de Rumların isyanı patladı. Rumların isyanı çok kısa bir sürede acımasız bir din ve ırk savaşı haline geldi. Yaşananlar çok acıydı.

Osmanlı coğrafyasında azınlıkların bağımsız devlet kurmasında Avrupa devletleri ve kamuoylarının büyük desteği etkili oldu. Yunan bağımsızlığı sürecinde isyancılara Avrupa ve Amerika’nın desteği artarak büyük bir coşkuyla devam etti.

Ama bu neden böyle?

Çünkü Avrupa; Rönesans, Reform ve Aydınlanma çağıyla birlikte Antik Yunan’ı tanıdı.

Eski Yunan’ı kendi medeniyetinin temeli, Anadolu’yu da eski Yunan medeniyetinin anavatanı olarak gördü ve Türkleri Anadolu’dan atmanın hayalini kurmaya başladı.

Yunanların Osmanlı’ya karşı bağımsızlık savaşını destekleyen Victor Hugo, Lord Byron, Chateaubrıand, Shelley, Goethe gibi Avrupalı romantiklerin ve ressamların, bestekârların Yunanseverliği 19. yüzyılda bir akım haline geldi. Avrupa tarafından kurdurulan Yunanistan’ın Birinci Dünya Savaşı’nda özellikle İngiltere’nin desteği ve teşvikiyle Anadolu’yu işgal etmeye kalkışmasının sebebi de bu Filhelenizm’di.

“Avrupalı aydınlar ve kamuoyunun önemli bir kısmı, sahip oldukları uygarlığın kültürel ve laik köklerinin Antik Yunanistan’dan kaynaklandığı tezini kabul etmekteydi. Özellikle aydın kesim, Antik Helen dünyasına olan hayranlıklarını, Rum isyanına destek vererek tatmin etmek, bu şekilde manevi borçlarını ödemek istiyorlardı. Avrupalı edebiyatçı, ressam, kompozitör ve sanatçılar Yunan bağımsızlığını ya da Osmanlı zulmünü konu alan abartılı eserler ortaya koymuşlardı. Bu şekilde yönlendirilen Avrupa kamuoyu, Yunan bağımsızlığına olumlu bakıyor ve isyanı destekliyordu. Her rütbeden subaylar ve halk isyana katılım için gönüllü yazılıyordu. Başta İngiltere olmak üzere Avrupa’nın pek çok yerinde kurulan komiteler eliyle para toplanıyor, isyana fiilen katılan gönüllü gruplar Mora’ya akın ediyordu. İngiltere’den başka Fransa’dan Bavyera’dan, İsviçre’den, İtalya’dan ve Amerika’dan yüzlerce Yunan sempatizanı ve Avrupa’da yaşayan Rum gönüllüler, işsiz, güçsüz takımı bağımsızlık için çarpışmaya gelmişlerdi. Almanlar, Rumlarla birlikte din ve özgürlük için savaşmak üzere özel bir gönüllü birlik dahi oluşturdu. Amerika’da Rum isyanına ilgi büyük bir hızla artış göstermişti. Rum isyanı ile Amerikan Devrimi arasında irtibat kuruluyordu. New York gibi büyük şehirlerde para ve mühimmat yardımları toplanıyor, gönüllülerle birlikte isyan bölgesine gönderiliyordu.” (1)

Mora’da ve Girit’te çıkan bu ayaklanmalarda Avrupa’nın ve Rusya’nın desteğiyle komşuları Yunanlar tarafından Türkler birkaç hafta içinde hunharca ve sistemli şekilde yok edildi. Günümüzdeki tabirle Türklere soykırım yapıldı.

Osmanlı Devleti, kamuoyundan gelecek tepkileri önlemek ve imparatorluğun diğer bölgelerinde yaşayan Rumlara yönelik şiddet eylemlerine mâni olmak için ölen Müslümanların sayısını gizledi. Mora ve Rumeli tarafında katledilen Türkler sessiz bir şekilde tarih sahnesinden silindi. Balkanlardaki bu ilk kopuş Mora’da tek bir Türk bırakmayacak kadar kanlı oldu. (1)

Yunanlar Mora’da ve dünyada hiçbir Türk’ün bırakılmayacağını söyleyerek Türkleri kökten yok etme savaşına giriştiler.

Dionysios Solomos, 1823’te kaleme aldığı şiirinde Yunanların Osmanlıya başlattığı bu isyandan ve Türk katliamından şöyle bahsediyor:

“...Derin okyanusu

İşte böyle uğuldasın isterdim

Ve dalgasında boğulsun

Her Türk tohumu

Neden muharebe yavaşladı bi an?

Neden az kan? …”[1] (3)

“Neden az kan?” diyerek isyancıları daha kanlı eylemlere teşvik ediyorlardı ama aslında bu isyan aynı zamanda büyük bir soykırımdı. Bu isyan öyle kanlıydı ki Mora yarımadasındaki doksan binin üzerindeki Müslüman nüfustan bağımsızlıktan sonra eser kalmadı, çoğu öldürüldü.

Ayaklanmaların bastırılması için II. Mahmut Mısır’dan yardım isteyince Kavalalı İbrahim Paşa, Yunanistan’a girdi ve Mora’ya egemen oldu.

Yunan isyanını Kavalı’nın bastırmasını hazmedemeyen Victor Hugo, “Çocuk” isimli şiirinde Yunan isyanına destek verdi. Lord Byron Mora’ya gönüllü gitti. Yunanistan’ın yenilmesinden rahatsız olan İngiltere, Fransa ve Rusya donanma göndererek 20 Ekim 1827’de Navarin Deniz Savaşı’nda Osmanlı-Mısır donanmasını yaktı. Bunun sonucu 1829 yılında Edirne Antlaşması’yla Yunanların bağımsızlık, Sırpların özerklik kazanması oldu.

Avrupa’nın hayran olduğu Helen kültürünün devamı olduğunu iddia eden ve “medeniyet beşiği” olmakla övünen Yunanistan’ın Mora Türklerine yönelik katliamı daha sonra silinmek istese de tarihin sahifelerinde bir utanç ve günah lekesi olarak kaldı. Prof. Dr. Justin McCarthy Osmanlı Müslümanlarının etnik kıyımını eserinde şu cümlelerle nakleder:

“Üç gün boyunca zavallı Türk yerleşimciler, bir vahşiler güruhunun şehvetine ve zulmüne teslim edildiler. Ne cinsiyet ve ne de yaş yönünden bir esirgeme yapıldı. Kadınlarla çocuklar dahi öldürülmeden önce işkenceden geçirildiler. Kıyım öylesine büyük ölçekteydi ki, çetecilerin sergerdesi Kolokotronis’in kendisi bile, kasabaya girdiğimde yukarı hisar kapısından başlayarak atımın ayağı hiç yere değmedi demektedir. İlerlediği zafer kutlama töreni yolu, cesetlerden bir örtüyle döşenmişti”. (3)

Avrupalılar Yunanların bütün bu yaptıklarını gördükleri halde Yunanlar hakkındaki olumlu fikirlerini değiştirmemiş, Avrupa’da günümüzde olduğu gibi Yunanperverlik devam etmiştir.

Yunanlar, isyanın bağımsızlıkla bitmesinin coşkusu ve Avrupa’nın verdiği desteğe güvenle “Megali İdea”yı hedeflediler. İzmir’i işgal ederken de hedefleri aynıydı.

Megali İdea fikrine göre Yunanlar; batıda Bizans’ın zamanında İyonya Denizi’nde hâkimiyet altına aldığı toprakları, doğuda Küçük Asya ve Karadeniz’i, kuzeyde Trakya, Makedonya ve Epir’i, güneyde Girit ve Kıbrıs’ı hâkimiyet altına almayı hedefliyorlardı. Böylece İstanbul’u Konstantinopolis adıyla başkent yapacak ve Doğu Roma yani Bizans İmparatorluğu’nu dirilteceklerdi.

Avrupa’nın Yunan’a isyan için verdiği desteğin bir başka sebebi de bir sömürü düzeninin kurulması adınaydı. İngiliz şair Byron, Yunanların isyanında bizzat yer alırken İngiliz dış politikası da Doğu Akdeniz ve Hint yolu üzerindeki güçlerini pekiştirmek için Yunanlarla yakın ilişkiler içindeydi.

Kuzey Afrika ve Orta Doğu’yu kendine yayılma ve sömürü alanı olarak seçen Fransa sömürgelerini İngiltere’ye kaptırdığı için 1830’da Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı Cezayir’i işgal ederek Kuzey Afrika’ya yerleşecekti.

Medenî bildikleri Avrupalıların Türk düşmanlığıyla ve Yunanların yaptığı katliamlarla sarsılan Türkler bu düşmanlığa kin duymaya başlayacak ve içlerinde yavaş yavaş millî duygular uyanmaya başlayacaktı.

Koca bir devletin mazideki ihtişamlı günlerinden ayaklar altına düşüşünü gören Türk aydınları hüzünlüydü, öfkeli ve endişeliydi. Fecr-i Ati şairi ve Galatasaray’ın ilk Türk kaptanı olan Emin Bülent Serdaroğlu, Victor Hugo’nun “Çocuk” adlı şiirini okuduğunda öfkelenerek “TÜRK’üm ve düşmanın sana kalsam da bir kişi!” diye haykırdı. Bu öfke siyasete, edebiyata yansıyacak, edebiyatla yayılan bu öfke, endişe Türk millî bilincinin oluşumuna katkı sağlayacaktı.

Balkanlarda Yunanistan’ın bağımsızlığını ilan etmesi, hiç şüphe yok ki Osmanlı Devleti’ni en sarsan gelişmelerin başındaydı. Yunanların bu kopuşu Balkan coğrafyasında domino etkisi yarattı. Yunanları Osmanlının Balkan coğrafyasında yaşayan diğer milletler takip etti. Her yerde isyanlar patladı.

Bütün bu yaşananlar Türklerin millî uyanışına vesile olacak, Türk millî mücadelesinin de temelini oluşturacaktı.

Görüldüğü gibi medeniyet Batı’nın sadece kendine layık gördüğü, başkalarına karşı çirkin yüzünü gizleyen bir maske. Yunanistan da kendine değil bunlara güveniyor zaten.

Mora’daki isyandan bu yana değişen ne?

O halde Batı’nın bu çirkin yüzüne karşı “TÜRK’üm ve düşmanın sana kalsam da bir kişi!” diye haykırmak için ne bekliyoruz?

Tabii ki zengin ve güçlü bir ülke olmayı…

Çünkü atalarımızın dediği gibi “Yurdu şen eden devlet”tir. Devletin de ekonomi ve silah yönünden güçlü olması gerekir.

(1) Konuyla ilgili makaleler için bak. Ali Fuat Örenç (2011.) “Yunanistan’ın Bağımsızlığı Sürecinde Yok Edilen Mora Türkleri”, Uluslararası Suçlar ve Tarih, Sayı: 11/12.

Salâhi R. Sonyel (1998). “Yunan Ayaklanması Günlerinde Mora’daki Türkler Nasıl Yok Edildiler?”, Belleten, LXII/233.

(2) https://www.trthaber.com/haber/turkiye/200-yillik-aci-mora-katliami-558416.html erişim tarihi:11.02.2022

(3) McCarthy, Justin(1998). Ölüm ve Sürgün. Çev. B. Umar, İstanbul: İnkılap Yay.


[1]https://www.trthaber.com/haber/turkiye/200-yillik-aci-mora-katliami-558416.html erişim tarihi:11.02.2022

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum