Mustafa Yürekli

Mustafa Yürekli

Batı treniyle ölüm yolculuğu..

Batı treniyle ölüm yolculuğu..

Sezai Karakoç, Diriliş Dergisi’nde yayınladığı (1989) ‘’Son İstasyona Doğru’’ başlıklı yazısında, Sultan Abdülhamit Han’ın tahttan indirildiği 1909/31 Mart hadisesini dönüm noktası olarak tespit etmektedir: "Sanki milletimiz 1909’da bir trene bindirildi ve hala o trende gidiyor. Bir esirin bindirildiği tren gibi. Kaçırılan bir insanın bindirildiği tren gibi..’’

İslam milleti, Batı treniyle ölüm sürgününe gönderilmiştir sanki.. Maddi ya da manevi ölümden başka bir şey değil, sözkonusu geri dönüşsüz tren yolculuğu.

ULUS DEVLET: BATI TRENİ

1909 öncesinde İslamcılar iktidardaydı; sonrasında ise iktidardaki Batıcılar onları git gide muhalefet bile edemez hale getireceklerdir. Çünkü siyasetin merkezi, sosyolojik merkezi temsil etmeyecek; merkeze, sivil/asker bürokrasi ve ekonominin merkezi yerleşecek ve böylece siyasal merkez, gittikçe marjinalleşecektir iyice.

Batıcı devrimler ve laiklik ilkesinin anayasaya konması (1935) İslamcılığın siyasi alanda arz-ı endam etmesini yasaklama boyutuna taşınacaktır. (Trenle sembolleştirdiği ulus devletin milletle çatışmasını özetliyor bu ifadeler..)

Devletin kurucusu İslam milletini cemaat haline getirecek olan Batıcı sistem, İslam milletine sözü geçmeyen azınlık muamelesi uygulayacaktır. Batı treni, Batı egemenliğini ve Batıcıların iktidarının ki gayrimüslim azınlıklar ve işbirlikçi kozmopolitlerden oluşmaktadır bu kesim, sembolüdür.

KISA BATILILAŞMA TARİHİ

Sezai Karakoç, ‘’Son İstasyona Doğru’’ başlıklı yazısında, tren yolculuğunu anlatıyor kısa ve öz şekilde: ‘’Tren kimi zaman hızlandı, kimi zaman yavaşladı. Kimi zaman bu uğursuz trenin lokomotifi arızalandı. Kimi zaman istasyonda normal duruşunu yaptı tren.’’  Savaşlar, ihtilaller, devrimler, askeri darbeler arasında, toz duman içinde yapılan seçimler..

Söz konusu bir asırlık tarih yolculuğunda bozuldukça yapılarak dura kalka sürdürülen ‘Batı treni yolculuğu’ olarak adlandırılabilecek bu dramatik yol hikayesinin kahramanları kuşkusuz birkaç nesilden oluşan yolculardır:  ‘’Kimi vakit kelepçeli olan, kimi zaman kelepçesinden sıyrılan, kimi zaman pencereden atlamayı düşünürken tehlikesini düşünüp vaz geçen, aklı hep kullanmakta olan, bazen sert ve kaba muamelelere maruz kalan, bazan da okşanmak istenen ‘hasta adam’ yaftası altında kaçırılan insan, nice umutlara ve umutsuzluklara kapıldı, fakat hala trende ve hala gidiyor.’’

Dedeler, babalar, anneler ve torunlar aynı trende, aynı trajik yolculukta ve aynı acıda özdeşleşirler adeta. Başa gelen felaketin ne olduğunu bile anlayamadan!

Sezai Karakoç, 20. yüzyılın son çeyreğine girerken bir soru sorar: ‘’20. yüzyıl bizim için bindirildiğimiz bu trende ömrümüzü geçirdiğimiz yüzyıl mı olacak acaba?’’ Bu soru çok sarsıcıdır.

21. Yüzyılın birinci çeyreğinin sonunda bu soruyla karşılaşmak ürpertici: ‘’Kaç istasyon gittik acaba? Ne kadar değiştirdiler? Geçmişimizi ne kadar unuttuk? Bunları düşünen kimse haklı mı? Birinci Dünya Savaşı’nda dört yıl İngiltere, Fransa ve Rusya’yla çarpıştığımızı hatırlıyor muyuz? Kafkas cephesini Selman-ı Pak muharebelerini, Kanal ve Gazze Muharebelerini, Çanakkale Savaşını, Galiçya cephesini hatırlıyor muyuz? Bütün buralarda savaşan biz miydik yoksa başka bir halk mı?’’

Hala aynı trende yolculuk yapıyor olmamız gerçeğiyle burun buruna getiriyor çünkü. Dahası bu rezil tren yolculuğunun devam edeceği gibi bir kötümser düşünce yapışıyor yakamıza, kötümser düşünceler musallat oluyor zihne. Zihnini yoklamak ise kahredecektir: ‘’İstiklal Savaşı, Cumhuriyetin ilanı, batılılaşma inkılapları, İkinci Dünya Savaşı’nın sefalet yılları, 1950 yılı demokrasiye geçiş dönemi, 1960 ihtilali, 1971/12 Mart hareketi, anarşi ve terör, 1980/12 Eylül hareketi gibi dönüm noktalarıyla hangi doğrultuda ilerliyor trenimiz? Politikacılara kalırsa Avrupa Topluluğu istasyonunda son bulacak bu değişim ve gidiş? Oysa batılılar daha biz oraya varmadan yurdumuzu paramparça, milletimizi bölünmüşlükle tuzla buz, kişiliğimizi erim çürüm, geçmişimizi didik, geleceğimizi de kırık dökük hale getirmek için ellerinden geleni artlarına bırakmayacaklardır.’’

BATILILAŞMA: 'BEY’LİKTEN 'UŞAK’LIĞA

Yazının başına dönecek olursak, 1909’dan itibaren yakın tarihte bir biri ardınca sökün eden kültürel, sosyal, ekonomik ve siyasal alanlardaki hengameler Batı treni yolculuğu imgesinde yalınlaşır, anlaşılır hale gelir: ‘’Trene bindirenler, gidiş boyunca bizi ineceğimiz yere alıştırmaya çalışıyorlar. Onların planına göre biz, trenden indiğimizde bambaşka bir topluluk olarak ineceğiz ya da trenden hiç inmeyeceğiz; son istasyonda tren bizimle birlikte havaya uçup berhava olacak..’’

Batı, ekonomik ve siyasi haklardan vaz geçiş karşılığında milletimize yaşama hakkı verecektir: ‘’Belki bey olarak bindirildiğimiz trenden uşak olarak indirileceğiz.. Bunu umuyor bizi trene bindiren Batılılar. Avrupa’nın proleterleri olmamız, arzu ettikleri pozisyon bu bizim için. Ama nasıl proleterler? Asgari haklar tanınan, ekonomide ‘tunç kanunu’ dedikleri kural çerçevesinde asgari hayat şartlarıyla ücretlendirilen proleterler. Yurtsuz şuradan şuraya kovalanan işçi bir halk.’’

Milletimiz, tuhaf bir şekilde Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Sakarya Türküsü’ şiirindeki ‘Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!’ dizesinde dile getirilen ‘parya’ haline getirilecektir: ‘’Güzelim memleketimiz de altı üstüne çıkarılmış, üstü de yerin dibine batırılmış vaziyette, batılıların tatil yurdu, yazlığı haline getirilmek niyeti ile bugünden turizm bahanesinin deneme tahtası.’’  İslam medeniyeti, turizm ve arkeoloji bahanesiyle vatandan kazınıp alttan Doğu Roma hıristiyanlığı ve Yunan paganizmi çıkarılmaya çalışılacaktır.
 
ATEŞTEN BURGU SORULAR

Varımızı yoğumuzu harcayıp çelik raylarını ellerimizle döşediğimiz, her bozuluşunda tamir yapmak için büyük bir servet bağışladığımız Batı trenini ne zaman sorgulayacağız? Çok mu zor bu ölüm sürgününü kavramak? Üstat Karakoç, Batıcılık tarihini sorgulamak için gereken soruları da tek tek sıralamaktadır: ‘’Bu meşum trenin penceresinden bakıp duracak mıyız? İçlenip içlenip kalacak mıyız? Yapabilecek hiçbir şey kalmadı mı? Solcusu, sosyal demokratı, batıcı sağcısı, liberali ile bize son istasyonu öve öve bitiremeyen, bizi hareketsizleştiren, donmuş hale getiren bu politikacılar, bu rolcüler şovuyla eğlenip duracak mıyız? Yoka bunlar acı çektirmeden, hissettirmeden bizi alıp götürecek bir süreyi dolduran ölüm tuluatının usta oyuncuları mıdır? İçlerinde dinci görünenleri de son cenaze namazının görevlileri mi?’’

Sezai Karakoç, ‘’Son İstasyona Doğru’’ başlıklı yazısında Batıyla kader birliğinde, Batıcılıkta geleceğimizi şekillendirmemizin sonuçlarını fark ettidikten sonra kurtuluşu düşünmemize yarayacak, hatta harekete geçirecek soruları sıralamaktadır üstat bu yazısında, ateşten burgu sorular sormaktadır milletimizi sarsmak için, uyandırmak için: ‘’Bir korkunç sona, atılmış bir kurşun hızıyla gidecek miyiz? Hiçbir çıkış yolu yok mu? Hiçbir kurtuluş girişimi mümkün değil mi? Trenin imdat frenini çekecek bir el, treni durduracak ve haymatloz gibi dolaştırılan yolcunun bağlarını çözüp onu serbest bırakacak kahraman gelmeyecek mi?’’

Mustafa Yürekli - Haber7

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.