H. Ali Erdoğan
Şefaat Konusundaki Kur'ân Âyetlerinin Nüzûl Sırasına Göre Analizi
Şefaat Konusundaki Kur'ân Âyetlerinin Nüzûl Sırasına Göre Analizi
Şefaat Konusundaki Kur'ân Âyetlerinin Nüzûl Sırasına (Kronolojik) Göre Analizi: Fahreddin er-Râzî'nin Mu'tezile'ye Karşı Geliştirdiği Perspektif
(Analysis of the Qur'ānic Verses on Intercession According to the Chronological Order of Revelation: Fakhr al-Dīn al-Rāzī’s Perspective Developed in Critique of the Muʿtazila)
H. Ali Erdoğan
ÖZET
Şefaat meselesi, İslâm düşünce tarihinde ilahî adalet, insan sorumluluğu, büyük günah ve peygamberlerin ahiretteki konumu gibi temel kelâmî tartışmaların kesişim noktasında yer almaktadır. Kur'ân-ı Kerim'de konuya dair âyetler görünürde iki kategori oluşturur: Bir grup âyet şefaati kesin bir dille reddederken, diğer bir grup âyet onu Allah'ın iznine bağlı bir imkân olarak tanımlar. Bu çalışma, söz konusu âyetlerin nüzûl kronolojisi bağlamında tedrîcî okumasını yaparak şefaat doktrininin Kur'ân'daki inşa sürecini analiz etmeyi amaçlamaktadır. Makale, Fahreddin er-Râzî'nin (ö. 606/1210) Mefâtîhu'l-Gayb adlı tefsirini merkeze alarak, onun Mu'tezile eleştirisi bağlamında geliştirdiği "ilahî izin" (el-izn) ve "tevhid bağı" kavramları üzerinden şefaatin imkânını nasıl temellendirdiğini incelemektedir. Râzî, Mekkî âyetlerin putperestlerin şirk temelli şefaat anlayışını reddettiğini, Medenî âyetlerin ise Ehl-i Kitap'ın asabiyet temelli kurtuluş inancını tashih ettiğini savunur. Ona göre şefaat, ilahî adaleti ihlal eden bir "torpil" değil, Allah'ın fazlının (lütuf) ve tevhid bağının bir tecellisidir. Çalışma, her iki geleneğin taşıdığı riskleri maḳâṣıd perspektifinden aşmaya yönelik bütüncül bir çerçeve önermektedir.
Anahtar Kelimeler: Şefaat, Fahreddin er-Râzî, Mu'tezile, Nüzûl Kronolojisi, İlahî İzin, Tevhid, Büyük Günah, Maḳâṣıd.
ABSTRACT
The issue of intercession (shafā'ah) lies at the intersection of fundamental theological debates in the history of Islamic thought, including divine justice, human responsibility, grave sin, and the status of prophets in the hereafter. The verses on this subject in the Qur'ān seemingly form two categories: while one group of verses definitively rejects intercession, another group defines it as a possibility conditional upon God's permission. This study aims to analyze the gradual construction process of the doctrine of intercession in the Qur'ān by conducting a chronological reading of these verses within the context of their order of revelation (nuzūl). Focusing on Fakhr al-Dīn al-Rāzī's (d. 606/1210) magnum opus, Mafātīḥ al-Ghayb, the article examines how he grounds the possibility of intercession through the concepts of "Divine permission" (al-idhn) and "the bond of tawḥīd" developed within the context of his critique of the Muʿtazila. Al-Rāzī argues that the Meccan verses reject the polytheists' understanding of intercession based on shirk, while the Medinan verses correct the salvation theology of the People of the Book based on asabiyyah (tribal/communal solidarity). For him, intercession is not a form of "favoritism" that violates divine justice, but a manifestation of God's attribute of grace (faḍl) and the bond of tawḥīd. The study proposes a holistic framework to transcend the risks inherent in both traditions from a maqāṣid perspective.
Keywords: Intercession (Shafā'ah), Fakhr al-Dīn al-Rāzī, Muʿtazila, Chronology of Revelation, Divine Permission, Tawḥīd, Grave Sin, Maqāṣid.
GİRİŞ
Şefaat, sözlükte "bir kimsenin bağışlanmasını dilemek, aracı olmak" anlamına gelir. Terim olarak ise, özellikle âhiret hayatında, günahkâr müminlerin bağışlanması veya derecelerinin yükseltilmesi için Allah katında bazı kimselerin aracılık etmesi manasında kullanılır.¹ Şefaat meselesi bu tanımın ötesinde, İslâm düşüncesinde ilahî adalet, insanın sorumluluğu, büyük günah işleyenin durumu ve peygamberlerin konumu gibi temel kelâmî tartışmaların düğümlendiği kritik bir noktada yer alır.
Kur'ân-ı Kerim'de şefaat konusu yirmi beşten fazla âyette çeşitli bağlamlarda ele alınır. Bu âyetlerin bir kısmı şefaati açıkça reddederken, diğerleri onu Allah'ın iznine bağlı bir imkân olarak sunmaktadır. Bu görünür çelişki, İslâm kelâm tarihinde Mu'tezile ile Ehl-i Sünnet arasında köklü bir ayrışmanın odağını oluşturmuştur. Mu'tezile, ilahî adalet (el-'adl) ve insanın özgür iradesi temelinden hareketle, şefaati yalnızca derecelerin artırılması işleviyle sınırlı görmüş; günahkârların şefaatle cezasız kalmasının ilahî adaleti ihlal edeceğini savunmuştur. Ehl-i Sünnet ise, özellikle Eş'arî ve Mâtürîdî ekolleri aracılığıyla, şefaatle ilgili âyetlerdeki izin vurgusu ve büyük günahkârlara yönelik hadis rivayetlerini esas alarak bu görüşün karşısında durmuştur.²
Söz konusu tartışma, salt teorik bir kelâm meselesi olmayıp inanç ve pratik arasındaki gerilimi de içermektedir. Şefaat beklentisi, bir yandan müminlerin günahtan caydırılmaması riskini taşırken, öte yandan bu beklentiyi büsbütün ortadan kaldırmak ilahî rahmet ve peygamberin şefaatçiliğine dair köklü bir geleneği sarsmaktadır.³
Bu makale, meselenin temel boyutlarını üç eksende incelemeyi hedeflemektedir:
(1) Kur'ân'daki şefaat âyetlerinin nüzûl kronolojisi bağlamında tasnifi ve her âyet grubunun hitap ettiği muhatap çevre;
(2) Fahreddin er-Râzî'nin Mefâtîhu'l-Gayb’ında geliştirdiği "ilahî izin" ve "tevhid bağı" kavramları üzerinden Ehl-i Sünnet'in teolojik çerçevesinin incelenmesi;
(3) Mu'tezile'nin teolojik tutarlılık iddiası ile Ehl-i Sünnet'in rivayete dayalı yaklaşımının karşılıklı olarak değerlendirilmesi. Makalenin sonunda, her iki geleneğin taşıdığı riskleri aşmaya yönelik maḳâṣıd perspektifli bir sentez önerilecektir.
1. KUR'AN'DA ŞEFAAT: NÜZÛL KRONOLOJİSİ BAĞLAMINDA TEDRÎCÎ İNŞA SÜRECİ
Kur'an'ın şefaat konusundaki âyetlerinin nüzûl sırasına göre incelenmesi, meselenin tedrîcî bir anlatımla inşa edildiğini göstermektedir. Bu kronolojik perspektif, birbiriyle çelişiyor gibi görünen âyetlerin aslında farklı dönemlerin ve farklı muhatapların itikadî sorunlarına çözüm getirdiğini ortaya koymaktadır.
1.1. Mekke Dönemi: Putperest Şefaat İnancının Reddi ve İlahî İznin Te’sisi
Mekke döneminde nâzil olan âyetlerde şefaat konusu, büyük ölçüde müşriklerin putlarla ilgili beklentileri çerçevesinde ele alınmaktadır. Müşrikler, putlarının Allah katında kendileri için şefaatçi olacağına inanmakta; bu inancı, Allah'a koştukları ortaklıkların temel gerekçesi olarak sunmaktaydılar.⁴ Mekkî âyetlerin şefaatle ilgili tutumu, öncelikle bu bâtıl inancı kökünden kaldırmayı hedeflemektedir.
Müddessir sûresinin 48. âyetinde geçen "Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez" ifadesinde muhatabın açıkça kâfirler olduğu görülmektedir. Fahreddin er-Râzî bu âyeti tefsir ederken, âyetin bağlamının (siyâḳ) tamamen inkârcılarla ilgili olduğuna, dolayısıyla müminleri kapsamadığına dikkat çeker. Ona göre bu âyet, Mu'tezile'nin iddia ettiği gibi şefaatin mutlak olarak yokluğuna değil, şefaate uygun ve ehil olmayanların (yani kâfirlerin) durumuna işaret eder. Râzî, bu genellemenin âyetin lafzını bağlamından kopararak yorumlamak anlamına geldiğini belirtir.⁵
Mekkî Ayetler Işığında Şefaat Kavramı ve Sınırları
Mekkî surelerde şefaat tasavvuru, mutlak bir reddedişten ziyade, belirli teolojik şartlara bağlanarak yeniden inşa edilmiştir. Özellikle Necm Suresi (26) ve Meryem Suresi (87), şefaatin meşruiyetini "Allah’ın izni" ve "Rahmân’ın katında ahid (söz) almış olma" ön koşullarına hasreder. Bu ayetler, şefaati kategorik olarak dışlamak yerine, müşriklerin uluhiyet anlayışındaki aracı figürlerin bu ilahî şartları karşılamaktan uzak olduğunu ima ederek reddeder.
Tevhid ve Şefaat İlişkisi
Fahreddin er-Râzî, Meryem Suresi'ndeki "ahid" kavramını ontolojik bir bağlamda ele alarak, bu ifadeyi "Lâ ilâhe illallah" (kelime-i tevhid) ikrarı olarak tefsir eder.⁶ Bu yaklaşıma göre:
Şefaat Koşulu: Şefaat, ancak tevhid bağına sahip olan özneler için cari bir mekanizmadır.
Teolojik Ayrım: Bu yorum, şefaati ahlaki bir liyakatten ziyade iman esasına bağlayarak, günahkâr mümin ile kâfir arasına kesin bir sınır çizer.
Tâhâ Suresi 109. Ayetin Tefsiri ve Râzî’nin Tercihi
Tâhâ Suresi'nde geçen "Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimse" ibaresi, klasik tefsir geleneğinde genellikle şefaat edecek olan (şâfi‘) makamındaki peygamber veya meleklerin vasfı olarak yorumlanır. Ancak Râzî, bu noktada metne iki farklı perspektif getirir:
Geleneksel Yaklaşım: Ayetin, şefaat edecek olan yetkin kişinin (şâfi‘) söz ve makamından razı olunduğuna işaret etmesi.
Râzî’nin Tercihi: Şefaat edilecek olan (meşfû‘un leh) günahkâr müminin, sahip olduğu "iman" vasfından dolayı rızaya mazhar olması.
Sonuç: Râzî, ikinci ihtimali daha kuvvetli görerek, bireyin amelî kusurlarına rağmen kalbindeki imanın, ilahî mağfiret ve şefaat için yeterli bir sebep teşkil edebileceğini savunur.⁷ Bu yaklaşım, ana akım tefsir kabullerinden farklı olarak, şefaatin odağını "aracının gücünden" ziyade "kulun imanının değeri"ne kaydırması bakımından dikkat çekicidir.
Mekke döneminde nazil olan ve şefaat konusunda mutlak bir hakikati ilan eden Zümer sûresi 44. âyet ("Bütün şefaat Allah'ındır") ise Râzî'nin "mülkiyet" ve "tasarruf" ayrımını ortaya koymasına imkân tanır. Râzî'ye göre şefaatin mülkiyeti (mülk) yalnızca Allah'a aittir; yani şefaat yetkisinin asıl kaynağı ve sahibi O'dur. Ancak Allah, bu mülkünden dilediği kullarına (nebiler, velîler, âlimler) tasarruf yetkisi verebilir. Râzî bunu, bir hükümdarın elçisine af yetkisi vermesine benzetir. Bu durumda af yetkisi elçidedir ama kaynağı hükümdardır. Bu benzetme, şefaatin hem ilahî otoriteyi zedelemeyen hem de insanî bir aracılığa imkân tanıyan mahiyetini açıklar.⁸
Böylece Mekke dönemi âyetleri iki temel işlev üstlenir: şirk temelli, putperest şefaat beklentisini yıkmak ve şefaat mülkiyetinin yalnız Allah’a ait olduğu ilkesini tesis etmek.
1.2. Medine Dönemi: Ehl-i Kitap'ın Asabiyet İnancının Tashihi
Medine döneminde inen âyetlerin muhatapları arasında Ehl-i Kitap, özellikle de Yahudiler ön plana çıkmaktadır. İsrailoğulları, soy ve dinî mensubiyet temelli bir kurtuluş anlayışını ("Biz peygamber çocuklarıyız", "Biz falancanın ümmetiyiz") benimsemiş; ne yaparlarsa yapsınlar atalarının veya peygamberlerinin kendilerini kurtaracağına güveniyorlardı.* Bakara sûresinin 48 ve 123. âyetleri, bu asabiyetçi güveni doğrudan hedef alır.⁹
Râzî, bu âyetlerde geçen "kimseden şefaatin kabul edilmeyeceği" ifadelerini bağlamı içinde değerlendirir. Ona göre bu uyarılar, İsrailoğulları'nın söz konusu bâtıl güvenini yıkmak için inmiştir. Bu âyetlerdeki olumsuzlama mutlak değil, "Allah'ın izni dışındaki ve hak etmeden umulan" şefaati reddetmektedir. Bu yorum, şefaatin varlığını korurken onu ilahî izin ve rızaya sıkı sıkıya bağlı kılan temel prensibi tekrar eder.¹⁰
Âyetü'l-Kürsî (el-Bakara 2/255) ise Medenî dönemin şefaat anlayışının doruk noktasını oluşturur. "O'nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir?" sorusu, retoriğin zirve noktası olarak, izni veren tek otoritenin Allah olduğunu vurgular. Râzî'ye göre buradaki soru (istifhâm) inkâr için değil, azamet ve tazim içindir. Yani Allah o kadar yücedir ki, kimse O'nun huzurunda izinsiz ağzını açamaz; ancak O'nun izin verdikleri bunun dışındadır. Râzî, bu âyetteki "izin" vurgusunun, şefaatin keyfî bir aracılık değil, ilahî bir tören ve lütuf olduğunu gösterdiğini belirtir. Bu izin, şefaati hem meşrulaştıran hem de sınırlandıran temel unsurdur.¹¹
Bakara sûresinin 254. âyeti ise doğrudan müminlere hitap ederek, içinde alışveriş, dostluk ve şefaatin olmayacağı gün gelmeden önce Allah'ın verdiği rızıklardan harcamaları gerektiğini salık verir. Bu âyet, şefaat beklentisine karşı gerçek çözümün dünyadaki amel olduğunu tescil eden bir uyarı işlevi görür.
Râzî, Nisâ sûresi 85. âyette geçen "Kim güzel bir (işte) aracılık (şefâat) ederse, ona o işin sevabından bir pay vardır" ifadesini tefsir ederken, şefaat kavramının ahlakî boyutuna dikkat çeker. Ona göre dünya hayatında bir mazluma yardım etmek, bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermek için aracı olmak "güzel şefaat"tir (şefâ'atün ḥasene). Ahiretteki şefaat de bu dünyevî ahlakî ilkenin ilahî düzlemdeki bir yansımasıdır.¹² Bu yorum, şefaat kavramının İslam ahlakındaki olumlu karşılığına işaret ederek, onun toplumsal dayanışma ve yardımlaşmanın bir parçası olduğunu gösterir.
Kronolojik perspektif, şefaat âyetlerini bütünlük içinde değerlendirdiğimizde şu tabloyu ortaya koymaktadır: Önce müşriklerin şirk temelli şefaat inancı reddedilmiş, ardından şefaatin ancak Allah'ın iznine bağlı bir imkân olduğu ilkesi tesis edilmiş, son olarak Ehl-i Kitap'ın asabiyetçi tutumu bu ilke doğrultusunda tashih edilmiştir. Böylece şefaat, bir batıl inanç olarak değil, ilahî izin ve rızaya mutlak bağımlılığı olan sınırlı bir imkân olarak Kur'an'ın bütünlüğünde yerini almıştır.
2. MU'TEZİLE'NİN AKLÎ TUTUMU: ŞEFAAT VE İLAHÎ ADALET
2.1. Teolojik Konum: Adalet ve İnsanın Sorumluluğu
Mu'tezile'nin şefaat anlayışını belirleyen temel etken, ilahî adalet (el-'adl) ilkesini kelâm sisteminin merkezine yerleştirmiş olmasıdır. Bu ekole göre Allah, vâcibü'l-vücûd olan varlığı ve mutlak aklın gereği olarak, iyi olanı yapmak ve kötü olandan kaçınmak zorundadır (el-aṣlaḥ). Bu çerçevede, günahkâr müminlerin tövbe etmeden ölmeleri hâlinde cezasız bırakılmaları, ilahî adaletin gerektirdiği zorunlu sonucu geçersiz kılacağından temelden imkânsız görülmektedir.¹³
Buna bağlı olarak Mu'tezile, "iki konum arasında bir konum" anlamına gelen “el-menzile beyne'l-menzileteyn” ilkesini geliştirmiştir. Bu ilkeye göre büyük günah (kebîre) işleyip tövbe etmeden ölen bir mümin, ne tam anlamıyla mümin ne de kâfir sayılır; "fâsık" adı verilen üçüncü bir kategoride değerlendirilir ve cehennemde ebedî olmakla birlikte inancını koruduğu için nispeten hafifletilmiş bir azaba çarptırılır. Ahiretteki şefaat, bu kişilerin cehennemden kurtarılması işlevini kesinlikle üstlenemez; olsa olsa zaten cennete girecek olan müminlerin derecelerini artırmaya yarar.¹⁴
Kādî Abdülcebbâr'ın (ö. 415/1025) konuya yaklaşımı bu çerçeveyi sistematik biçimde ortaya koyar. Ona göre şefaat, ancak tövbe etmiş günahkârlar veya derecelerinin yükseltilmesi gereken iyiler için söz konusu olabilir. Zira Allah'ın va'd ve vaîdi (mükâfat ve ceza) konusunda O'na muhalefet edilemez ve O'nun haber verdiği cezayı düşürecek bir aracılık düşünülemez.¹⁵
2.2. Kur'an Yorumundaki Tutarlılık İddiası
Mu'tezile, şefaati reddeden âyetlerin lafzını mutlak tutarak, izin içeren âyetleri bu mutlak nefiy çerçevesinde yorumlamaktadır. Zemahşerî (ö. 538/1144) gibi Mu'tezilî müfessirler, şefaati onaylıyor gibi görünen âyetlerdeki "izin"i, olağan dışı bir ihtimali değil; tamamen ilahî tasarrufun dışarıdan gelen herhangi bir baskıya kapalı olduğunun vurgusunu ifade eden bir retorik unsur olarak okumaktadır. Bu okuma, şefaatin fiilen gerçekleşeceğini değil, gerçekleşmeyeceğini güçlü bir söylemle ortaya koyar.¹⁶
Bu yorumun en güçlü yanı, dinî pratik alanındaki sonuçlarıdır. Şefaat beklentisinin ahirette işe yaramayacağına inanmak, mümini dünyada günahlardan caydırma konusunda son derece işlevsel bir motivasyon kaynağı oluşturur. Mu'tezile'ye göre şefaate güvenmek, müminleri sorumsuzlaştıran bir teolojik tembelliktir; oysa Kur'an'ın ısrarla vurguladığı şey, kurtuluşun amel ve takvaya bağlı olduğudur.¹⁷
2.3. Mu'tezile'nin Yaklaşımının Sınırları ve Riskleri
Bununla birlikte Mu'tezile'nin tutumu, bazı ciddi teolojik sorunları da beraberinde getirmektedir. Her şeyden önce, ilahî adaletin "kul adına zorunlu olan" şeyi gerektirdiği fikri, Allah'ın mutlak özgürlüğünü ve ilahî fazl ile mağfiretin sınırsızlığını kısıtlamaktadır. Kur'an'ın Allah'ı "Ğaffâr" (çokça bağışlayan) ve "Rahmân" (sonsuz rahmet sahibi) sıfatlarıyla tanımlaması, Mu'tezile'nin mutlak adalet yorumuyla bağdaşmamaktadır.¹⁸
İkinci olarak, büyük günah işleyenlere yönelik hadis rivayetlerinin büyük bir bölümünü reddetmek, hadis külliyatının tarihsel otoritesi bakımından ciddi epistemolojik bir sorun oluşturmaktadır. Zira Buhârî ve Müslim'in Ṣaḥîḥ'lerinde geniş yer tutan şefaat rivayetleri, Ehl-i Sünnet âlimlerince mütevatir ya da en azından meşhur düzeyde kabul görmüştür.¹⁹
Üçüncü olarak, Mu'tezile'nin katı aklî tutumu, ilahî rahmetin kapsamını daraltma riski taşımaktadır. Müslüman toplulukların şefaat meselesine ilişkin derin dinî sezgisiyle de çelişen bu tutum, tarih boyunca büyük çoğunluk (sevad-ı azam) tarafından benimsenmemiştir.
3. EHL-İ SÜNNET'İN NAKLE DAYALI TE’VİLİ: FAHREDDİN ER-RÂZÎ'NİN ÇERÇEVESİ
3.1. "İlahî İzin" Kavramı ve Mülkiyet-Tasarruf Ayrımı
Fahreddin er-Râzî, şefaate ilişkin âyetleri Mefâtîḥu'l-Ğayb'ında yorumlarken, "ilahî izin" kavramını merkeze alan tutarlı bir çerçeve inşa etmektedir. Râzî'nin temel argümanı, şefaatin ilahî adalete aykırı bir "torpil" veya "kayırma" olmadığı, aksine Allah'ın adalet ve fazlının (lütuf) bir uzlaşısı olduğu noktasında düğümlenir.
Âyetü'l-Kürsî'de geçen "O'nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir?" ifadesini tahlil ederken Râzî, buradaki istifhâmın inkâr için değil, tazim ve azamet için kullanıldığını belirtir. Yani ayetteki soru, "kimse şefaat edemez" anlamına değil, "her kim ancak O'nun izniyle şefaat edebilir" anlamına gelmektedir. Bu ince ama belirleyici anlam farkı, Râzî'nin Mu'tezile'ye yönelik temel itiraz noktasını oluşturur.²⁰
F. Râzî, Zümer sûresinin 44. âyetini tefsir ederken ise, daha önce işaret edilen mülkiyet ve tasarruf kavramları arasında sistematik bir ayrım geliştirir. Şefaatin mülkü (mülk) yalnızca Allah'a aittir; ancak Allah bu mülkünden dilediği kullarına belirli bir tasarruf yetkisi bahşedebilir. Hükümdar-elçi benzetmesinde olduğu gibi, af yetkisi elçide bulunmakla birlikte kaynağı hükümdar olduğundan, hükümdarın otoritesi en küçük bir zarar görmez.²¹
3.2. "Tevhid Bağı" ve Şefaatin Kapsamı
Râzî'nin şefaat anlayışının ikinci temel ayağını "tevhid bağı" kavramı oluşturur. Meryem sûresinin 87. âyetindeki "Rahmân'ın katında söz almış olanlar" ifadesinin, "Lâ ilâhe illallah" kelimesini —tevhid bağını— kastettiğini ileri süren Râzî, bu yorumla şefaatin sınırlarını belirleyen ölçütü, günahkârlık değil imanlılık ilkesine dayandırmaktadır. Kişi ne kadar büyük günah işlemiş olursa olsun, tevhid bağını taşıdığı sürece şefaatin potansiyel kapsamı içinde kalmaktadır. Kâfirle büyük günahkâr mümin arasına çizilen bu kesin teolojik çizgi, Mu'tezile'nin “el-menzile beyne'l-menzileteyn” ilkesine doğrudan bir karşılık teşkil eder.²²
Bu çerçevede şefaat, ilahî adalet ile ilahî lütfun çatıştığı değil, buluştuğu nokta olarak konumlandırılmaktadır. Adalet, hesabın tutulmasını ve amellerin tartılmasını sağlar; lütuf ise iman sahiplerine, peygamberler ve sâlih kullar aracılığıyla sunulan bir rahmet kapısını açık tutar. Büyük günahkârın cehenneme girmesi adaleti, şefaatle oradan çıkarılması ise fazlı temsil etmekte; ikisi birlikte ilahî isimlerin bütünlük içinde tecellisini oluşturmaktadır.²³
3.3. Râzî'nin Mutezile Eleştirisinin Temel Argümanları
Râzî'nin Mutezile'ye yönelttiği eleştirilerin odağında, onların şefaati yalnızca "menfaat celbi" (derecelerin artırılması) olarak kabul edip, "zararı defetme" (cezayı düşürme) fonksiyonunu reddetmeleri vardır. Râzî'ye göre Mutezile, Allah'ın adaletini öylesine katı bir biçimde yorumlamıştır ki, O'nun lütuf ve mağfiretine neredeyse hiç yer bırakmamıştır. Hâlbuki Kur'an, Allah'ın rahmetinin her şeyi kuşattığını beyan eder.²⁴
Râzî, şefaatin gerçek anlamının, yardıma en çok muhtaç olanı, yani günahı yüzünden azap tehlikesiyle karşı karşıya bulunan mümini kurtarmak olduğunu savunur. Eğer bir kişi zaten cennetlikse, ona şefaat edilmesi sadece makamının yükselmesi anlamına gelir ki bu, şefaatin asıl maksadını (kurtuluş ümidi) karşılamaz. Oysa asıl şefaat, "ümitsiz" durumdaki günahkâr mümin içindir.²⁵
Râzî'nin Mutezile'ye karşı geliştirdiği bir diğer argüman, büyük günah sahiplerinin durumuyla ilgilidir. Râzî ve Ehl-i Sünnet, bu kişilerin cehennemde günahları kadar azap gördükten sonra şefaat yoluyla cehennemden çıkarılıp cennete konulacakları görüşündedir. Bu görüşü desteklemek için, Necm, Meryem ve Tâhâ sûrelerindeki âyetlerin yanı sıra pek çok hadis rivayetini delil olarak kullanır.²⁶
4. KARŞILAŞTIRMALI DEĞERLENDİRME: RİSKLER VE MAḲÂṢID PERSPEKTİFİNDEN SENTEZ
4.1. Mu'tezile'nin Tutumunun Güçlü ve Zayıf Yönleri
Mu'tezile'nin şefaat anlayışının teolojik tutarlılığı bakımından en güçlü yanı, ilahî adalet ilkesini kesintisiz biçimde uygulaması ve amel ile sorumluluk vurgusunu zedelememesidir. Şefaat beklentisinin müminleri sorumsuzlaştırabileceğine dair endişesi haklı bir gözleme de dayanmaktadır. Nitekim tarihsel süreçte menkibelere dayanan geleneksel şefaat kültürünün türbe ziyaretlerine, yatırlar için kurban adanmasına, ermiş, evliyâ, seyyid, gavs, kutup olduğuna inanılan zatların olağanüstü güç ve tasarruflarına inanılarak putlaştırılmasına zemin hazırladığı görülmektedir.
Ancak Mu'tezile'nin bu katı tutumu, ciddi epistemolojik ve teolojik sonuçlar doğurmaktadır. Büyük günahkârlara yönelik şefaati reddeden bu tutum, birinci olarak bu konudaki mütevatir hadisleri büyük ölçüde devre dışı bırakmayı gerektirmekte; ikinci olarak ilahî rahmetin kapsamını gereksiz yere kısıtlamakta; üçüncü olarak imanlı günahkâr müminlere Allah'ın mağfiret kapısını kapatmaktadır.
4.2. Ehl-i Sünnet'in Tutumunun Güçlü ve Zayıf Yönleri
Ehl-i Sünnet çizgisinin şefaat anlayışı, ilahî mağfiret ve rahmetin kapsamını geniş tutması, mütevatir veya meşhur hadislerle âyetleri bütünleştiren metodolojisi ve büyük günah meselesini ümit ile korku (havf ve reca) dengesi içinde işlemesi bakımından teolojik açıdan daha kapsayıcı bir çerçeve sunmaktadır. Râzî'nin geliştirdiği "ilahî izin" ve "tevhid bağı" kavramları, şefaatin ne keyfî bir aracılık ne de adaleti devre dışı bırakan bir torpil olduğunu; aksine Allah'ın adl ve fazl sıfatlarının birlikte tecellisi olduğunu mantıkî bir zemine oturtmaktadır.²⁷
Öte yandan bu geleneğin tarihsel pratiğe yansıması her zaman teorisiyle örtüşmemektedir. Ehl-i Sünnet çerçevesinde dahi şefaat anlayışının zaman zaman şirke yaklaşan uygulamalara zemin hazırladığı görülmektedir: Evliyânın türbelerine adak adamak, onlardan yardım istemek, ölmüş şeyhlerden şefaat istemek gibi pratikler, klasik Ehl-i Sünnet akaidinin sınırlarını aşmaktadır. Bu sapmanın teolojik kaynağı, "izin" ve "tevhid bağı" şartlarının pratikte gevşetilmesinde yatmaktadır.
Ayrıca hadis mecmualarında, Hz. Peygamber'in yakın çevresini şefaat konusunda uyardığına dair rivayetler bulunmaktadır. Hz. Peygamber'in kızı Fâtıma ve amcası Abbas'ı bile uyardığına dair rivayetler, şefaat kapsamını sınırlamakta ve ona güvenilmesini değil, amel edilmesini önermektedir.²⁸
4.3. Maḳāṣıd Perspektifinden Bir Sentez Önerisi
Her iki geleneğin taşıdığı riskleri aşmak için, maḳâṣıdü'ş-şerîa perspektifinden bir bütünleştirici çerçeve önerilebilir. Bu çerçevede şu ilkeler belirleyici olmalıdır:
•Birincisi, şefaat anlayışının hiçbir biçimde "Allah'tan izinsiz bir aracı" tasavvuruna yer açmaması gerekir. Kur'an'ın mülkü ve şefaati tamamen Allah'a tahsis eden vurgusu (ez-Zümer 39/44), teolojik çerçevenin değişmez ekseni olmalıdır.
•İkincisi, şefaat beklentisi amel ve takvadan müstağni kılmak için değil, ilahî rahmete olan güveni korumak için işlevsel kılınmalıdır. Bu denge, Bakara sûresinin 254. âyetinin uyarısı ile şefaat rivayetleri arasındaki gerilimi çözmenin anahtarıdır.
•Üçüncüsü, "tevhid bağı" ölçütünün yalnızca sözlü bir iman beyanıyla (ikrar) değil, kalbin yönelişi ve amellerin bütünlüğüyle birlikte anlaşılması gerekmektedir. Bu anlayış, şefaate hak kazanmanın pasif bir kimlik meselesi değil, yaşayan bir iman meselesi olduğunu ortaya koymaktadır.²⁹
•Dördüncüsü, şefaat hadislerinin sıhhati meselesi, lafzî kabul veya toptan ret yerine, tarihsel-eleştirel bir metodoloji ile hem isnad hem de metin kritiği ekseninde ele alınmalıdır. Bu yöntem, hadis mirasını ciddiye alırken teolojik tutarlılığı da muhafaza etmenin yolunu açar.
•Son olarak, şefaat anlayışının bireysel psikolojik düzlemden toplumsal dinamikler düzlemine de taşınması gerekmektedir. Şefaat beklentisi, bir yanda bireyin manevi ümitsizliğe düşmesini önlerken, öte yanda toplumsal ahlak ve sorumluluğu zedelememesi için dinî eğitim ve vaaz pratikleriyle dengelenmelidir.³⁰
SONUÇ
Şefaat meselesi, İslâm kelâm tarihinin en çarpıcı gerilim noktalarından birini oluşturmaktadır: İlahî adalet ile ilahî rahmetin kesişim bölgesi. Mu'tezile, bu gerilimi adalet lehine çözerek şefaatin günahkâr müminleri kurtarma işlevini kesinlikle reddetmiş; Ehl-i Sünnet ise rahmet lehine çözerek şefaatin büyük günah sahiplerine de ulaşabileceğini savunmuştur. Bu makalede ortaya konulduğu üzere, her iki tutumun da teolojik dayanakları mevcuttur; ancak her ikisi de kendi açısından riskler barındırmaktadır.
Kur'an âyetlerinin nüzûl kronolojisi içinde incelenmesi, şefaatin önce bir şirk biçimi olarak reddedildiğini, ardından Allah'ın iznine bağlı sınırlı bir imkân olarak çerçevelendiğini göstermektedir. Bu kronolojik bakış, Mu'tezile'nin "mutlak ret" ile Ehl-i Sünnet'in "izne bağlı kabul" tutumları arasındaki temel farkı aydınlatmaktadır. Mekke dönemi, müşriklerin putperest şefaat inancını yıkmaya odaklanırken, aynı zamanda şefaatin ancak Allah'ın izniyle mümkün olabileceği ilkesini tesis etmiştir. Medine dönemi ise bu ilkeyi pekiştirmiş, Ehl-i Kitap'ın soy veya mensubiyet temelindeki asabiyetçi kurtuluş ümidini reddederek, şefaati ilahî izin ve rızaya bağlı kılan çerçeveyi kesinleştirmiştir.
Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu'l-Ğayb adlı tefsirinde, bu kronolojik ve bağlamsal farklılıkları merkeze alarak, şefaat konusunda Ehl-i Sünnet'in görüşlerini güçlü bir kelâmî temele oturtmuştur. Onun geliştirdiği "mülkiyet-tasarruf" ayrımı ve "tevhid bağı" ölçütü, şefaati tevhid ilkesiyle bağdaşmaz gören iddialara güçlü bir teolojik yanıt sunmaktadır. Râzî'ye göre şefaat, Allah'ın mutlak mülkiyetinde olan bir yetkinin, dilediği kullarına bahşettiği bir tasarruf hakkıdır ve bu hak, ancak tevhid bağına sahip olanlar için geçerlidir.
Râzî'nin yorumları, Kur'an'daki şefaat âyetlerinin birbiriyle çelişmediğini, aksine tamamlayıcı bir bütün oluşturduğunu göstermektedir. Onun geliştirdiği bu yorum modeli, şefaatin hem ilahî adalet hem de ilahî rahmet ile nasıl bağdaştırılabileceğine dair sistematik bir çerçeve sunar. Bu çerçeveye göre şefaat, kula amelsiz bir kurtuluş vaat etmeyen, ancak imanını koruyarak Allah'ın huzuruna varan herkes için rahmet kapılarının tamamen kapanmadığını müjdeleyen bir ilahî lütuftur.
Şefaat meselesi, günümüz İslam düşüncesi açısından da canlılığını korumaktadır. Geleneksel evliâ, veli kültü uygulamalarından selefî ve modernist akımların şefaati ret tutumlarına kadar uzanan geniş bir yelpazede tartışılmaya devam eden bu konu, İslam toplumlarında teorik teoloji ile pratik arasındaki gerilimin en somut tezahürlerinden birini oluşturmaktadır. Bu makale, meselenin hem klasik kaynaklara dayalı bir tahlile hem de maḳâṣıd perspektifinden bütünleştirici bir çerçeveye ihtiyaç duyduğunu; bu iki boyutu birden göz ardı eden her yaklaşımın teolojik ve toplumsal risklerden azade kalamayacağını savunmaktadır.
DİPNOTLAR
¹ Şefaat kavramının tanımı ve kelâm ilmindeki yeri için bk. Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü (İstanbul: Marifet Yayınları, 1991), 487-489.
² Ehl-i Sünnet'in şefaat anlayışının temel kaynakları için bk. Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Kitâbü't-Tevḥîd, nşr. Bekir Topaloğlu - Muhammed Aruçi (Ankara: İSAM Yayınları, 2003), 294-310; Ebü'l-Hasen el-Eş'arî, el-İbâne an Uṣûli'd-Diyâne, nşr. Fevkıyye Hüseyin Mahmûd (Kahire: Dâru'l-Ensâr, 1977), 21-28.
³ Şefaatin pratik boyutuna ilişkin çağdaş değerlendirmeler için bk. Nasr Hamid Ebû Zeyd, Mefhûmu'n-Naṣṣ: Dirâse fî Ulûmi'l-Ḳur'ân (Kahire: el-Hey'etü'l-Mıṣriyyetü'l-Âmme li'l-Kitâb, 1990), 228-244.
⁴ Müşriklerin şefaat anlayışının Kur'an'daki yansımaları için bk. Yûnus 10/18; Zümer 39/43.
⁵ Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu'l-Ğayb (et-Tefsîru'l-Kebîr), 32 cilt (Beyrut: Dâru'l-Fikr, 1401/1981), XXX, 195-196 (el-Müddessir 74/48'in tefsiri).
⁶ Râzî, Mefâtîḥu'l-Ğayb, XXI, 210-212 (Meryem 19/87'nin tefsiri).
⁷ Râzî, Mefâtîḥu'l-Ğayb, XXII, 115-117 (Tâhâ 20/109'un tefsiri).
⁸ Râzî, Mefâtîḥu'l-Ğayb, XXVI, 245-247 (ez-Zümer 39/44'ün tefsiri). Mülkiyet-tasarruf ayrımının İslam hukuk felsefesindeki yansımaları için bk. Ebû Bekir es-Serahsî, el-Mebsûṭ, 30 cilt (Beyrut: Dâru'l-Ma'rife, 1414/1993), XI, 78-80.
⁹ Medenî âyetlerin Ehl-i Kitap eleştirisi bağlamında değerlendirilmesi için bk. Râzî, Mefâtîḥu'l-Ğayb, III, 215-218 (el-Bakara 2/48'in tefsiri).
¹⁰ Râzî, Mefâtîḥu'l-Ğayb, III, 215-218; ayrıca bk. Ebû İshâk eş-Şâtıbî, el-Muvâfaḳāt fî Uṣûli'ş-Şerîa, nşr. Ebû Ubeyde Meşhûr b. Hasen Âl Selmân, 6 cilt (Demmâm: Dâru İbni Affân, 1417/1997), II, 3-27.
¹¹ Râzî, Mefâtîḥu'l-Ğayb, VII, 5-12 (el-Bakara 2/255'in tefsiri). Âyetü'l-Kürsî'deki izin (el-iẕn) kavramının kelâmî çözümlemesi için bk. Sa'düddîn et-Teftâzânî, Şerḥu'l-ʿAḳâid, çev. Süleyman Uludağ (Bursa: İlim ve Kültür Yayınları, 1991), 185-188.
¹² Râzî, Mefâtîḥu'l-Ğayb, X, 150-152 (en-Nisâ 4/85'in tefsiri).
¹³ Mu'tezile'nin el-menzile beyne'l-menzileteyn ilkesi için bk. Kādî Abdülcebbâr, el-Muğnî fî Ebvâbi't-Tevḥîd ve'l-ʿAdl, nşr. Mahmûd Muhammed Kāsım (Kahire: ed-Dâru'l-Mıṣriyye, 1963-1965), XIV, 3-76. Vâsıl b. Atâ'nın bu meseleyi fıkhî-kelâmî temele oturtma girişimi için bk. Ebü'l-Hasen el-Eş'arî, Maḳālâtü'l-İslâmiyyîn, nşr. Hellmut Ritter (Wiesbaden: Franz Steiner, 1963), 233-235.
¹⁴ Kādî Abdülcebbâr, Şerḥu'l-Uṣûli'l-Ḥamse, nşr. Abdülkerîm Osmân (Kahire: Mektebetü Vehbe, 1384/1965), 668-690.
¹⁵ Kādî Abdülcebbâr, el-Muğnî, XIV, 45-50.
¹⁶ Cârullah ez-Zemahşerî, el-Keşşâf ʿan Ḥaḳāiki't-Tenzîl, 4 cilt (Beyrut: Dâru'l-Kitâbi'l-Arabî, 1407/1987), I, 299-302 (el-Bakara 2/48'in tefsiri); ayrıca bk. Ahmed b. Yahyâ İbnu'l-Murtadâ, el-Baḥru'z-Zeḫḫâr, 6 cilt (Beyrut: Müessesetü'r-Risâle, 1975), V, 401-410.
¹⁷ Ebû Zeyd, Mefhûmu'n-Naṣṣ, 228-244.
¹⁸ Ebû Hâmid el-Gazzâlî, İḥyâü Ulûmi'd-Dîn, 4 cilt (Beyrut: Dâru'l-Ma'rife, ts.), IV, 502-508; krş. Ebü'l-Muîn en-Nesefî, Tebṣıratü'l-Edille, nşr. Hüseyin Atay, 2 cilt (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2004), II, 713-729.
¹⁹ Şefaat hadislerinin isnad ve metin tenkit analizleri için bk. İbn Hacer el-Askalânî, Fetḥu'l-Bârî bi-Şerḥi Ṣaḥîḥi'l-Buḫârî, 13 cilt (Beyrut: Dâru'l-Ma'rife, 1379/1960), XI, 412-440 (Kitâbü'r-Riḳāḳ, Bâbü'ş-şefâ'a); Müslim b. Haccâc, Ṣaḥîḥu Müslim, nşr. Muhammed Fuâd Abdülbâkī, 5 cilt (Beyrut: Dâru İḥyâi't-Türâsi'l-Arabî, ts.), I, 182-201 (Kitâbü'l-Îmân, Bâbü şefâ'ati'n-Nebî).
²⁰ Râzî, Mefâtîḥu'l-Ğayb, VII, 5-12.
²¹ Râzî, Mefâtîḥu'l-Ğayb, XXVI, 245-247.
²² Râzî, Mefâtîḥu'l-Ğayb, XXI, 210-212.
²³ Râzî, Mefâtîḥu'l-Ğayb, VII, 10-11; krş. Ebû Bekir el-Bâkıllânî, et-Temhîd, nşr. Mahmûd Muhammed el-Hudayrî - Muhammed Abdülhâdî Ebû Rîde (Kahire: Dâru'l-Fikri'l-Arabî, 1366/1947), 381-390.
²⁴ Râzî, Mefâtîḥu'l-Ğayb, II, 90-95 (el-Bakara 2/48'in tefsiri, Mutezile eleştirisi).
²⁵ Râzî, Mefâtîḥu'l-Ğayb, VII, 10-11.
²⁶ Râzî, Mefâtîḥu'l-Ğayb, II, 90-95.
²⁷ Râzî, Mefâtîḥu'l-Ğayb, XXII, 115-117.
²⁸ İbn Hacer, Fetḥu'l-Bârî, XI, 412-440; Müslim, Ṣaḥîḥ, I, 182-201.
²⁹ Şâtıbî, el-Muvâfaḳāt, II, 3-27; ayrıca bk. Muhammed Tâhir İbn Âşûr, Maḳāṣıdü'ş-Şerîati'l-İslâmiyye, nşr. Muhammed el-Hâbib İbn Hoca (Katar: Vizâretü'ş-Şuûni'd-Dîniyye, 2004), 165-181.
³⁰ Bu çerçevenin klasik usûl-i fıkıhtaki temelleri için bk. Şâtıbî, el-Muvâfaḳāt, II, 3-27; İbn Âşûr, Maḳāṣıdü'ş-Şerîa, 165-181.
* Maide/18: “Yahudiler ve Nesara, "Bizler Allah'ın oğulları ve O'nun sevgilileriyiz." dediler. De ki: "O halde suçlarınızdan dolayı, size niçin azap ediyor? Doğrusu, siz de yarattıklarından bir beşersiniz. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü Allah'a aittir. Son varış O'nadır."
Bakara/80: “Sayılı birkaç gün dışında bize ateş dokunmayacak” dediler. De ki: “(Bu hususta) Allah’tan söz mü aldınız; -böyleyse Allah sözünden dönmeyecektir- yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?
KAYNAKÇA
Birincil Kaynaklar
Bâkıllânî, Ebû Bekir Muhammed b. Tayyib. et-Temhîd. Nşr. Mahmûd Muhammed el-Hudayrî - Muhammed Abdülhâdî Ebû Rîde. Kahire: Dâru'l-Fikri'l-Arabî, 1366/1947.
Buhârî, Muhammed b. İsmâîl. el-Câmiʿu'ṣ-Ṣaḥîḥ. Nşr. Muhammed Züheyr b. Nâsır. 9 cilt. Beyrut: Dâru Tavki'n-Necât, 1422/2001.
Ebû Hanîfe, Nu'mân b. Sâbit. el-Fıḳhü'l-Ekber. Nşr. Alî Muhyiddîn el-Karadâğî. Beyrut: Dâru'l-Beşâiri'l-İslâmiyye, 1408/1988.
Ebû Zeyd, Nasr Hamid. Mefhûmu'n-Naṣṣ: Dirâse fî Ulûmi'l-Ḳur'ân. Kahire: el-Hey'etü'l-Mıṣriyyetü'l-Âmme li'l-Kitâb, 1990.
Eş'arî, Ebü'l-Hasen Alî b. İsmâîl. el-İbâne an Uṣûli'd-Diyâne. Nşr. Fevkıyye Hüseyin Mahmûd. Kahire: Dâru'l-Ensâr, 1977.
Eş'arî, Ebü'l-Hasen Alî b. İsmâîl. Maḳālâtü'l-İslâmiyyîn. Nşr. Hellmut Ritter. Wiesbaden: Franz Steiner, 1963.
Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed. İḥyâü Ulûmi'd-Dîn. 4 cilt. Beyrut: Dâru'l-Ma'rife, ts.
İbn Âşûr, Muhammed Tâhir. Maḳāṣıdü'ş-Şerîati'l-İslâmiyye. Nşr. Muhammed el-Hâbib İbn Hoca. Katar: Vizâretü'ş-Şuûni'd-Dîniyye, 2004.
İbn Hacer el-Askalânî, Ahmed b. Alî. Fetḥu'l-Bârî bi-Şerḥi Ṣaḥîḥi'l-Buḫârî. 13 cilt. Beyrut: Dâru'l-Ma'rife, 1379/1960.
İbnu'l-Murtadâ, Ahmed b. Yahyâ. el-Baḥru'z-Zeḫḫâr. 6 cilt. Beyrut: Müessesetü'r-Risâle, 1975.
Kādî Abdülcebbâr, Ebü'l-Hasen b. Ahmed. el-Muğnî fî Ebvâbi't-Tevḥîd ve'l-ʿAdl. Nşr. Mahmûd Muhammed Kāsım. Kahire: ed-Dâru'l-Mıṣriyye, 1963-1965.
Kādî Abdülcebbâr, Ebü'l-Hasen b. Ahmed. Şerḥu'l-Uṣûli'l-Ḥamse. Nşr. Abdülkerîm Osmân. Kahire: Mektebetü Vehbe, 1384/1965.
Mâtürîdî, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed. Kitâbü't-Tevḥîd. Nşr. Bekir Topaloğlu - Muhammed Aruçi. Ankara: İSAM Yayınları, 2003.
Müslim b. Haccâc el-Kuşeyrî. Ṣaḥîḥu Müslim. Nşr. Muhammed Fuâd Abdülbâkī. 5 cilt. Beyrut: Dâru İḥyâi't-Türâsi'l-Arabî, ts.
Nesefî, Ebü'l-Muîn Meymûn b. Muhammed. Tebṣıratü'l-Edille. Nşr. Hüseyin Atay. 2 cilt. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2004.
Pezdevî, Ebü'l-Yüsr Muhammed b. Muhammed. Ehl-i Sünnet Akâidi. Çev. Şerafeddin Gölcük. İstanbul: Kayıhan Yayınları, 1994.
Râzî, Fahreddin Muhammed b. Ömer. Mefâtîḥu'l-Ğayb (et-Tefsîru'l-Kebîr). 32 cilt. Beyrut: Dâru'l-Fikr, 1401/1981.
Serahsî, Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed. el-Mebsûṭ. 30 cilt. Beyrut: Dâru'l-Ma'rife, 1414/1993.
Şâtıbî, Ebû İshâk İbrâhim b. Mûsâ. el-Muvâfaḳāt fî Uṣûli'ş-Şerîa. Nşr. Ebû Ubeyde Meşhûr b. Hasen Âl Selmân. 6 cilt. Demmâm: Dâru İbni Affân, 1417/1997.
Teftâzânî, Sa'düddîn Mes'ûd b. Ömer. Şerḥu'l-ʿAḳâid. Çev. Süleyman Uludağ. Bursa: İlim ve Kültür Yayınları, 1991.
Zemahşerî, Cârullah Mahmûd b. Ömer. el-Keşşâf ʿan Ḥaḳāiki't-Tenzîl. 4 cilt. Beyrut: Dâru'l-Kitâbi'l-Arabî, 1407/1987.
İkincil Kaynaklar
Alî el-Kārî, Nûreddîn Alî b. Sultân. Mineḥu'r-Ravḍi'l-Ezher fî Şerḥi'l-Fıḳhi'l-Ekber. Beyrut: Dâru'l-Beşâiri'l-İslâmiyye, 1419/1998.
Uludağ, Süleyman. Tasavvuf Terimleri Sözlüğü. İstanbul: Marifet Yayınları, 1991.

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.