İrfan Küçükköy

İrfan Küçükköy

Mücadele Birliği Fikriyatı Milliyetçi Mukaddesatçı Kültür - 5

Mücadele Birliği Fikriyatı Milliyetçi Mukaddesatçı Kültür - 5

*****

Arkadaşlarımızda Yüksek Heyecan

Bir davaya bir harekete iman seviyesinde inanmışsanız yüksek bir heyecan içinde olmanız tabiidir. İnandığınız davayı onlara, yüzlere, binlere aktarmak istersiniz. İnancınıza karşı gibi gördüğünüz kişiler ve hareketler karşısında kale gibi durmak istersiniz. En gizli planları çözmek, hainlerin ocaklarını darmadağın etmek istersiniz. Heyecanınız sizi buna sevk eder. Art niyetli insanların entrikalarını gördükten, oyunlarını anladıktan sonra hâlâ hiçbir şey olmamış gibi duramazsınız.

Hazret-i Ömer’in karşılaştığı İslam’a zıt tavırlar karşısında yüksek heyecan ve reaksiyon gösterdiğini okuyoruz. Bu onun yüksek imanının sonucudur. Birisi bir konuda Hz.Peygambere soru sordu. Sonra aynı konuyu Hz.Ebubekir’e sordu aynı cevabı aldı. Sonra da Hz. Ömer’e sordu. Hazret-i Ömer, aynı kişinin aynı soruyu Hazret-i Peygambere ve Hazret-i Ebubekir’e sorduğunu öğrenince çok kızdı. Bu kişinin boynunu vurmak için Hazret-i Peygamberden izin bile istedi. Bu, bu adamın münafık olduğunu ve Hazret-i Peygamber ile bu sahabelerin aralarını açmak istediğini gösterir veya bu adamın Hazret-i Peygamberin hükmünü ve Hazret-i Ebubekir’in kararını kabul etmediği anlamına gelir. Böyle bir olay ve tutum karşısında Hazret-i Ömer’in heyecanlanması tabiidir.

Bir öğrencisi İmam-ı Gazaliye mektup yazarak görev yapmakta olduğu yerlerde karşılaştığı problemlerle ilgili bilgi ister. Belki de insanların anlatmakta olduğu konulara ilgisizliğinden yakınır. Gazali ona on beş sayfa kadar tutan bir cevap yazar. Bu mektubu arapça olarak “Eyyühe’l-Veled” ismiyle neşredildi. (Piyasada bulunan Eyyühe’l-Veled isimli ilmihal ağırlıklı kitap değil) Bu cevabında İmam-ı Gazali öğrencisine şu tavsiyede bulunur: “Sen davanı insanlara yangın habercisi gibi, yangın habercisinin heyecanı içinde sunmalısın. Yangın habercisi haberi sakin ve durgun bir üslupla vermez. Yüksek bir heyecan ve telaş içinde verir. Senin de aynı üslubu kullanman gerekir” der.

Bir bakıma Mücadele Birliği mensupları olan bizler yangın habercisi gibi idik. Çünkü milletimizin ve İslam Milletlerinin karşı karşıya oldukları tehlikeleri haber veriyorduk. İnsanları bu büyük yangını söndürmeye, tuzaklara düşmemeye, entrikalara kurban gitmemeye çağırıyorduk. Arkadaşlarımızın göğüslerindeki yüksek imanları ve volkan gibi heyecanları bazılarınca yadırgansa bile bu tavırları ile etkileyici, sürükleyici oluyorlardı. “Mücadele Birliği’ne kimler karşı olabilir?” sorusuna cevap ararken bir madde olarak da “Hareketten hoşlanmayan, mevcut durumda menfaati olan, rahatlarını seven kişiler” diye ifade ediyorduk.

Bu aynıyla gerçektir. Esasen arkadaşlarımızın hayat tarzlarını değiştiren, onları İslamî prensipler içinde yaşamaya sevk eden bu imanları ve bu heyecanları oluyordu. Hayat şekillerini, alışkanlıklarını imani heyecanları değiştiriyordu.

Her biri bir başka ilden birkaç heyecan örneği nakletmek istiyorum. Bununla her yerde aynı heyecanın hakim olduğunu göstermiş olacağım.

Yozgat’ta, Eskişehir’de üniversitede okuyan bir arkadaşımızın evine gitmiştim. Kız kardeşi şöyle söyledi. “Kardeşim çok nazlı idi. Yemek hususunda pek ıncık boncuktu. Ne ikram edersek burun kıvırırdı. “Ben onu yemem” derdi. Ne yedireceğimizi şaşırırdık. Sizin arkadaşlarla tanıştı. Huyu değişti. Ne söylesek “yerim, fark etmez” diyor. Kardeşimi her halde efsunladınız.” Bu ifadeler bir davaya imanın insanları nasıl değiştirdiğinin bir örneğidir. Arkadaşlarımızdaki bu değişiklikler sadece yadırganmakla kalmıyor, bazı aileler tarafından karşı çıkılmaya da sebep oluyordu. “Tamam, iyi dindarlaşsın ama bu kadar da olmaz” diyenler bile çıkıyordu.

Bir yaz tatilinde, Konya İmam-Hatip Lisesi öğrencilerinden Cemil Özbek (şimdi avukat) memleketi Beyşehir’e gitmişti. Orada gençlere Mücadele Birliği’ni anlatmış. Gelip durumu bana anlattı. O gençlerle görüşme yapmamı istedi, gittim, kenar semtte üzüm bağı içinde on beş -yirmi kadar lise öğrencisi genç toplanmıştı. Hepsi heyecanla beni dinlediler. Üç saat kadar onlarla konuştuk. Sorular sordular, cevaplar verdim. Samimi bir havada huzur içinde kucaklaşarak ayrıldık. Gençlerden birisinin babası, devlet memuru ve solcu öğretmen kuruluşlarından birisi ile irtibat halinde imiş. Oğluna baskı uygulamaya başlamış. Arkadaşları ile ilgisini yasaklamış. Lise birden ikiye geçmiş bir delikanlı. Kararını vermiş. İstanbul’a gidecek, hem babasının baskısından kurtulmuş olacak, hem de isminden bahsedilen Aykut Abi ile,Yavuz Abiile görüşecek. Otobüse binerek köyden ayrılsa görenler olacak, babasına haber verecekler, babası da engel olacak. Böyle ihtimal vermiş. Köyünden Ilgın ilçesine kadar saatlerce yaya yürümüş, buradan otobüse binip İstanbul’a gelmiş. Böylece istediğine ulaşmış. Sonra da lisenin diğer sınıflarını da İstanbul’da tamamladı. Bu fevkalade kararın ve yüksek heyecanın sahibi başarılı hikayeleriyle genç yaşta tezahür eden, daha sonraları film yönetmeni olan Mehmet Taşdiken’dir. Keşke hikaye, roman, tiyatro eserleri yazma alanındaki çalışmalarına devam etseydi. Veya keşke teşkilatımız dağılma sürecine girmeseydi. Kim bilir ne kadar değerli eserin altında imzası olacaktı.

Yıl 1968. Mehmet Çetin Abi Burdur’da öğretmen. Burdur’da bir grup öğrenci ile ilgi kurmuş. Mehmet Çetin Abi, ağırbaşlı, sakin, sessiz bir arkadaşımız. Birlikte Afyon’dan Burdur’a gittik. Bir evde yirmi kadar genç toplanmış. Onlarla gecenin geç vakitlerine kadar sohbet ettik. İçlerinden bir genç diz üstünde yükselerek “Abi, ben bu davanın hak olduğuna inanıyorum. İçimden sokağa çıkıp haykırmak geçiyor. Sabahleyin sokağa çıkıp bunları herkese, herkese anlatmak istiyorum.” O genç, bu ifadesiyle heyecanına, heyecanlara şahitlik yapıyordu. Davaya inananların yapmak istediği hep davamızı herkese, herkese anlatmak oluyordu. Hem de yüksek bir heyecanla anlatmak. Şöyle ifade edeyim. Her gün her arkadaşımız onlarca kişiye davayı aktarıyordu.

Yönetici arkadaşlarımız, heyecanlarını sistemli aktiviteye dönüştürebiliyorlardı. Trabzon’da bir öğretmen (şimdi profesör), gittiği lisede öğrencilerin hocası olmaktan ziyade abileri gibi idi. O tarihlerde görüştüğüm öğrencileri, bunu ifade ediyorlardı. Okullardaki her öğretmen arkadaşımız, aynı seviyede seviliyordu. Sayfalarca hazırladıkları ödevleri binbir çeşit süsle takdim etmişlerdi. Ödevler bir öğretmenin başarısının simgesi halinde idi.

Gümüşhane’de bir arkadaşımızı anlatan kitapçı Pınarbaşı, “ben hayatımda onun gibi saf, temiz, davasına ölümüne inanmış insan görmedim” diyordu. Ordu şehrinde esnaf bir dostumuz, “Taci Dönmez hoca çok heyecanlı. Heyecanının kendisine, öğretmenliğine zarar vereceğinden korkuyorum” demişti.

Her arkadaşımız böyle yüzlerce örneğin şahitleri, bizatihi failleridirler. Bunlar arkadaşlarımızın davaya bağlılıklarını, heyecanlarını ve imanlarını gösterir. Rahatça söyleyebileceğim şu ifadede hiçbir abartı yoktur. Yetmişli yıllarda, Türkiye’nin her hangi bir yerinde öğrenci olup da bizim arkadaşlarımızın fikrî propagandalarına, konuşmalarına muhatap olmayan yoktur. Bu senelerde öğrenci olanlar kendilerini yoklasınlar, mutlaka hatırladıkları olacaktır. Düşünce yapıları üzerinde izlerimizi göreceklerdir.

Konya Selçuk Üniversitesi eski rektörü, MHP yanlı Profesör Ankara’da bir özel Üniversitenin Konyadaki hastanesinde başhekimi idi. İç hastalıkları ihtisasını tamamlamış olan doktor kızımın, hastanelerinde istihdamı için, esnaf arkadaşımızdan Hacı Ali Bozdam’ın aracılığı ile, ön görüşmeye gitmiştik. Görüştük, severek kabul etti. Ve sonra bana şöyle söyledi. “Abi, Hacı Ali Bozdam abiyle değil, siz yalnız gelseniz de, telefon etseniz de Kabul ederdim. Biz milliyetçiliği sizden, sizin ocakta öğrendik.” Ben böyle olduğunu bilmiyordum. Otuz sene İstanbul’da kaldığım için Konya’yı az biliyordum. Sonra Rektör Profesör şöyle devam etti. “Benim yaşımda olup da Lise çağında iken Mücadele Birliği’den kültür çalışması yapmayan, Milliyetçi mukaddesatçı ruh almayan Konya’da kimse olamaz.”

Tokat sorumlusu İsmail Hakkı Çıttır arkadaşımız, aylık mutad görüşme için İstanbul’a gelmişti. Bölgelerindeki bir takım problemlerden bahsetti. Öğretmenler odasında bazı öğretmenlerin üzücü davranışlarından bahsetti. Ben biraz sert davranmanın etkili olacağını düşündüm. İsmail Hakkı Çıttır arkadaşımız efendilik örneği, nazik, kibar bir kişiliğe sahip. Şöyle söylediğimi hatırlıyorum; “Davranışların biraz sert olsun. Mesela, sandalyeye otururken biraz ses çıkar, başka bir sandalyeyi itele. Senin öfkeli olduğunu anlasınlar.” Bu tarzda yaptığım uyarının, hatalı olduğunu düşünüyor ve kendisinden çok özel bir özür diliyorum. Karakterine uygun gösterdiği nazik reaksiyonların, yeterli olduğunu sanıyorum.

Ferdî heyecanlardan başka, asıl heyecanların tezahür ettiği zamanlar konferanslar ve mitingler oluyordu. Bizim konferanslarımız da esasen miting havasında sürüyordu. Tam ifade etmek gerekiyorsa konferanslarımız, birer salon mitingi idi. Heyecan yönünden böyle olduğu gibi, sayı yönünden de böyle oluyordu. Konferans salonunun içinde bulunan insanların bir iki misli insan, salon kapılarının önünde toplanıyordu. Konferanslarımızı takibe gelenleri salonların alması mümkün değildir.

Konferansçının her cümlesi olmasa bile üçüncü, dördüncü cümlesi kesilerek sembolümüz olan sağ yumruklar havaya kaldırılarak sloganlar söyleniyordu. Sloganlarımızı önceden tesbit ediyorduk. Art niyetli insanların saptırma yapmasını önlemek için tesbit ettiğimiz sloganların haricinde bir sloganın söylenmesine fırsat vermiyorduk. Bazı iyi niyetli kişiler bile bizim politik ve kültürel tavrımızı ifade etmeyen sloganlar ortaya atabilirlerdi. Bu da ciddi problemler doğurabilirdi. Mitinglerden birinde şair Ali Ulvi Kurucu’nun bir şiirini bir arkadaşımız okumuştu. Hamasî bir şiirdi. Ali Ulvi Kurucu, Konyalı meşhur hoca Hacı Veyiszade Mustafa Kurucu’nun yeğeni idi. Medine’de Osmanlı Şeyhü’l İslam’ı Arif Hikmet tarafından kurulan kütüphanenin müdürü idi. Ertesi gün bazı art niyetli İstanbul gazeteleri, “Mitingde Suudî Arabistanlı şairden şiir okundu” diye manşet attılar. Miting ve konferanslarımızda söylenilen sloganların değil, şiirlerin de özel seçimini yapıyorduk. Arkadaşlarımızın yazmadığı şiirleri okumuyorduk artık.

Toplantılarımızda konuşmacı olmak, konferansçı olmak için müracaat edenlerin ardı arkası kesilmiyordu. Mitinglerimizde ve konferanslarımızda teşkilat dışından çok az kişi konuştururduk. 1970’te Ankara’da bir konferansta, şair Arif Nihat Asya’ya konuşma verilmiş. Son konuşmayı o yapıyor. Konuşmaya, “yumruğumu sıkamıyorsam da, yumrukların gölgesinde konuşmaktan şeref duyuyorum” diye başladı. Kendisi nüktedan bir zattı. Şiirlerini okuyor arada nükteler yapıyordu. Nüktelerin sonunda gülünmesi gerekiyordu. Ben o tarihte yedek subay öğrenci olarak Ankara’da idim. Konferansın heyecanının kahkahalarla kaybolacağı endişesi ile onun her şiirinden sonra ve her nüktesinden sonra salona sloganlar söyletmiştim. Konferansın sonunda, yanında bulunan milletvekilleri ile (o da milletvekili idi) ayrılırken etraflarında toplanan gençleri görünce, “çocuklar abileriniz yok mu? Onlara bizi bu kadar heyecanlandırdıkları için teşekkür edelim” dediler. Aslında konferansı onlar, o çocuklar düzenlemişlerdi. “Falan Abi var” dediler. Gidip aradılar. Bulamadılar. İyi ki bulamadılar, dedim. Abileri o tarihlerde onlardan da genç görünüyordu.

Konferanslarımız ve mitinglerimiz sonunda katılımcılar gerçek anlamıyla heyecan dopinglemiş oluyorlardı.

Yıllar sonra bir başka kuruluşun mitingini izlemiştim. Nasıl buldun, diye sordular. Şöyle cevap verdim: “Coşturucu heyecan yok, slogan hakimiyeti zayıf ve mitinge katılanlara hedefler gösterilemedi” demiştim. Bizim mitingleri bilen herkes hangi mitingi izlese söyleyeceği benim söylediğimden farklı olmaz.

Dağılma sürecine girdiğimizde bu yüksek heyecanın yerini, teşkilatı koruma, ayakta tutma endişesi almıştı. Heyecanlar kaybolunca sloganlarımızın inandırıcılığı kalmamış bayatlamış tekerlemeler haline dönüşmüştür.

*****

Burada küçük bir otokritik ile, bir seramoni yazıp ekte paylaşmıştım. Kimseyi suçlamadığım halde, işkillenip biri cevap yazdı. Tutsaydım ihtilaf çıkacaktı. Hemen tamamını geri çektim. O bölümü ayırdıktan sonra paylaşımımı yeniden sunuyorum. Bu kişiyi bilmiyorum. Eskileri suçlamada insafsız biri.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.