Songül Kundakçı Cansız

Songül Kundakçı Cansız

Öyle Bir Abdest Al ki Su Bile Sarhoş Olsun

Büyük şairler yaşadıkları veya sevdikleri yerlerin isimleriyle, o yerlere ait önemli mekânlarla özdeşleşirler. Tebriz’in ve Haydar Baba Dağı’nın Şehriyar ve Şems-i Tebrizî ile İstanbul’un Nedim ve Yahya Kemal’le, Bursa’nın Ahmet Hamdi Tanpınar’la, Adana’nın Arif Nihat Asya ile anılması gibi. Şairler yaşadıkları yerlerden beslenirken yaşadıkları yerlere de değer katarlar. Bahaettin Karakoç da şiirleriyle ve Dolunay dergisiyle şairler şehri Kahramanmaraş’ın efsanevî şairlerindendir.

Türk şiirinin “Dede Korkut”u, “Ak Saçlı Kartal”ı diye adlandırılan Bahaettin Karakoç, Elbistan’ın Cela (Ekinözü) köyünde 1930 yılında doğar.

“Şiir, genlerime mühürlenmiş güzel bir kaderdir.” diyerek doğuştan şair olduğunu söyleyen Bahaettin Karakoç, babasına özenerek şiire heveslenir. Şair babasından “İlk ustam, pusulam, Kutup yıldızım babam” diye hayranlıkla bahseder. 

12 yaşında bir çocukken Salavan Dağı’na yazdığı bir güzelleme, Yurt dergisinde yer bulunca Bahaettin Karakoç kendini büyük şair olarak görüp Yedi Gün dergisine de şiirler gönderir. Nihat Sami Banarlı’nın “Sayın Bahaettin Karakoç-Elbistan. Zengin bir hayal dünyanız var. Heceyi güzel kullanıyorsunuz, biraz daha çalışırsanız iyi bir şair olabilirsiniz.” notu küçük şairi çok hiddetlendirir. Şair, o günkü öfkesini ve şiir adına Allah’a verdiği sözü şöyle anlatır:

“O an siz beni küçük bir şair biliyorsunuz öyle mi, diye çok kızdım. Dağlara, taşlara, harman yerine çıktım; çok öfkeliyim, kendi kendime dedim ki: ‘Allah’ım, Türkiye’nin en büyük şairlerinden biri olacağım, beni iyi bir şair yap, söz veriyorum, hep senin için yazacağım. Allah’ım, sen beni utandırma’”

Allah’a verdiği sözüne sadık kalır, iyi bir şair olur Bahaettin Karakoç ve şiirini besleyen en önemli kaynak da Allah aşkı olur.

2 bin 400 metre yüksekliği olan Salavan Dağı’na övgüler dizen Bahaettin Karakoç, “Benim çehrem Salavan’dan bir kesit”  diyerek kendini Salavan Dağı ile özdeşleştirir. Mesleğini soranlara “Şairim” diyen Bahaettin Karakoç, şair kimliğini her zaman vurgular.

Bahaettin Karakoç’un şiirleri ve ünü zamanla Türkiye sınırlarını aşar; bütün Türk Cumhuriyetlerine ulaşır. 1993’te “Türkçenin Uluslararası 2. Şiir Şöleni” için gittiği Kazakistan’ın Almatı şehrinde “Büyük Abay Ödülü”ne layık görülür. “Büyük Abay Ödülü” olarak dev gibi bir at hediye ederler. Yerinde duramayan, şaha kalkan, adeta dizginini kıracak gibi bir at. Bahaettin Karakoç, atın kulağına bir şeyler söyler ve at uysallaşır. Herkesin şaşkın bakışları altında atın sırtına atlar, gezer gelir. Karakoç, yerinde duramayan, şaha kalkan atın kendine bir işaret, bir uyarı olduğunu düşünür ve bu olayı şöyle anlatır:

 “ Hemen anladım atı görünce baltayı nerede taşa vurduğumu. Evet, kendime çok güvenmiş ve gururlanmıştım ödülden dolayı. Attan indikten sonra ‘Nasıl oldu, atın kulağına ne söyledin de yumuşadı?’ diye soranlara ‘O sır benimle at arasında. Sırrı ata emanet ettim. İsterseniz gidip kendisinden öğrenin.’ ”

Bahaettin Karakoç, “En güzel sevdam” dediği Anadolu’nun yüz akı Dolunay dergisinin 1 Ocak 1986’da çıkışına da önder olur. Çıkardığı dergiyle bir bütün olarak Anadolu’nun silkinip ayağa kalkması isteğindedir. Öyle de olur; Dolunay, şairin ifadesiyle Anadolu’yu fikir-sanat-kültür şantiyesi haline getirir.  “Özellikle gelecek vadeden genç yetenekler için bir sanat-edebiyat okulu” olur.

Şair hiçbir siyasî partiye, hiçbir gruba, hiçbir dergiye bağlı değildir. O, dar kalıplara girmek istemeyen, insanların sınıflandırılmaması gerektiğine inanan bir anlayıştadır ve her kesimden sanatçıya Dolunay’da yer vererek bunu gösterir.

Kahramanmaraş’ta şair, zaman ve mekân aşarak Türk destan döneminden gelmiş ak saçlı bir bilge, bir Dede Korkut’tur adeta. Bahaettin Karakoç, pergelinin ucunu Kahramanmaraş’a koyup diğer ucuyla Türklerin ve Müslümanların yaşadığı coğrafyaları aşk, heyecan, acı ve hüzünle gezer şiirlerinde.

Bahaettin Karakoç’a göre şiir; şairin zikir aracı, kelimeler armonisi, iç yangınıdır.

Şiir onun yazgısıdır, bu sebeple yazmamasına imkân ve ihtimal yoktur.

O bu kaderi inkâr etmemiş, son nefesine kadar şiir yazmaya devam etmiştir.

Bahaettin Karakoç’un bütün şiirlerinde dinî bir muhteva vardır denilebilir, çünkü şair 12 yaşında verdiği söze sadıktır.

Karakoç için şiir ve aşk, insanı mutlak gerçeğe götürür.

Şiirlerinden anlaşıldığına göre şair; ezan vakti kalkar,  şiiri kıble kumaşına sarılmıştır, aldığı abdest ile su bile sarhoştur, esrik gönlüne minarelerin sütleri damlarken parmaklarından da şiirin sütleri akar. Şair, şiirin ondaki sürekliliğini "Zonklar şuramda buramda / Bir şahdamar gibi şiir" mısralarında ifade ederken sanat üzerine bir konuşmada şunları söyler:

“Çok küçük yaşımdan beri ve son nefesime kadar. Şiir yazmak, yanar-döner cinsinden mevsimlik bir tutku, bir doyum vasıtası değildir benim için. Şiir, genlerime mühürlenmiş güzel bir kaderdir. Hep şiirle yaşadım, hep şiirle yaşayacağım.”

88 yıllık ömrünü dediği gibi şiirle yaşar,  bir sonbahar gecesi Hakk’tan ölüm meleği gelene kadar.

 “Kartalca yaşayıp ölmek isterim.”  diyen Bahaettin Karakoç için ölüm, azıkla çıkılan bir yolculuk hissidir: 

“Guruba doğru giden yolcu,

Guruba yaklaştın, bir dur hele!

Ne getirdin derler sana gittiğin yerde,

Azığın hani, derler”

Şair, ölüm yolculuğuna, sorgu meleklerine hazır olma isteğindedir ve yolculuk öncesinde Münker Nekir’in sorularına cevap verebilmek için azığını hazırlama kaygısı taşır. Herkesi “Azıksız Çıkma Yola” diyerek uyarır şiirinde ve bunu “Öyle bir abdest al ki su bile sarhoş olsun” gibi alışılmamış bağdaştırmalarla anlatır:

“Bir nehir geçeceksen, önce soyunmalısın,

Bir dağı çıkacaksan, soluklu olmalısın.

Madem ki niyetlisin, seferin kutlu ola!

Caydırmayı düşünmem, ama derim ki sana:

Azıksız çıkma yola! ...

[…]

Pınarın gözü ise aradığın, sendedir.

Üzengiye sağlam bas, dizgini ele dola!

Güz bahçelerinde gazel toplama, çiçek topla,

Boşa vakit öldürme, yarına kefilin yok

Azıksız çıkma yola! ...

 

Vuslatsa istediğin, in insanın içine

Ve çarşılarda dolaş Azrail’le kol-kola!

Mezarlığa git düşün, düğünlere git ağla

Kanadın sızlasa da Uhud kadar ağır ol

Azıksız çıkma yola! ...

 

Öyle bir abdest al ki, su bile sarhoş olsun

Sen yaprak ve çiçek ol, gördüğün kuru dala

Hep gönül şehri onar, kâinata sevgi sun

Her ham söze sağır ol

Azıksız çıkma yola! ...

 

Nereye gidersen git, heybene gönül doldur

Bir kovan parçalama bir parmak acı bal’a!

Yontuldukça yer kapla ve her zaman güzel kal,

Temiz ol, fazlanı at, eksiğini tamamla

Azıksız çıkma yola! ...”

Bahaettin Karakoç, yarının sahibine giderken eli boş gitmemek amacıyla acele eder. Başka şairler şiiri günlerce, aylarca, yıllarca uğraşıp güçlükle söylerken o çok kolay söyler, sürekli yazar. İç dünyasında şiirin oluş sürecini yaşayan Karakoç, herhangi bir zamanda birdenbire yazar, yazdıktan sonra herhangi bir teknik düzenleme yapmaz. Şairin arkadaşı Ali Akbaş, Ankara’daki evinde Bahaettin Karakoç’u  “Çok hızlı yazıyorsun, biraz dur düşün, niye bu acele” diye uyarmaya kalkınca “Evet, acelem var, ben diğer odaya bir gideyim” diyen Bahaettin Karakoç, odadan döndüğünde Acelem Var başlıklı şiir hazırdır ve oradakilere şiiri okur:

“Yarına hükmüm geçmez, heybemde azığım yok

Ecel pusuda bekler ve benim acelem var

Karanlığın çiğ sesi kalkansız karşılanmaz

Çırpınır tutunacak dalı olmayan kuşlar

Benim de acelem var

[…]

Yarın için tapum yok, Hakk'tan gayri kapım yok

Hamurum mayalandı ve benim acelem var

Her şiirde ruhumu ateşlere veririm

Bir yandan balım akar, bir yandan torçum akar

Yüzü ak gitmek için bugünden acelem var” (Karakoç 2012: 281).

Sevdalandığı şiirin hem hastası hem ustası olan Bahaettin Karakoç, gönlünü sevgiliye adamış, ona “Ay Işığında Serenatlar” yapan sırılsıklam bir âşıktır:

“Bin kez kovulsan da sevgilinin kapından \'

Bin kez katlanacaksın,

Gönne de ki,

Seni sevgiliye adadım, dönüşüm yok” (Karakoç 2016 a:17)

Şair için “Dilinde dostunun adı, yüreğinde aşk, mühürdür[…] zaman bir beyaz türküdür”

            Bahaettin Karakoç’a göre oluktan iki bengisu akar: Şiir ve aşk. Bütün şiirlerinde hâkim olan aşk, Allah’a yöneliktir. Gündeminde her daim aşk vardır. O,  Allah’ın Rahman ve Rahim olan adına sığınıp,  iki elini iki yaprak gibi açarak umutlu ve utangaç Yaradan’ın yüce katına “Beyaz Dilekçe”ler yollar. Aşk mektupları yollar sevgiliye “Kalemim adından başka ad yazmaz” diyerek, kabul görmez endişesiyle bir değil tam otuz üç tane. Boy ölçüsü vermeye, nara da nura hazırdır artık âşık şair:

“[…] Sılamsın, sevdamsın, sabır taşımsın

Kalemim adından başka ad yazmaz

[…] Narına-nuruna kurban olduğum

Makaslar boyumu biçmeye hazır”

Dilinde sabah keyfiyle, dağlarda ütüsü bozulmamış bir kar manzarasıyla, rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzüyle dünya göz kamaştıracak kadar güzel olduğu halde âşık şair, sevgiliye gidecektir. Çünkü sevgiliye kavuşmanın bedeli kurbandır; sevgili, her bedeli ödemeye değer bir güzelliktir: 

 “Ölüm meleğine diyorum ki, kurban almaksa kastin

Elbette bunun da bir bedeli var

Seni bekliyorum kapım açık, gel

Örseleme bir telini, al beni götür

Sevdiğim o şair yüreğe bedel”

“Kesin bir gün belirtemem, nolur takvim sorma bana” diyen şair, sevgiliye kavuşma gününü “ıhlamurların çiçek açtığı bir zaman”a ertelemektedir. Ama sevgili kavuşma gününün takvimini belirlemiştir.

“Ve kendime sordum ben bu soruyu

Bedenim bir koza, ruhum bir beyaz kelebektir

Bildim ki sevdiklerini dünyada bırakıp

Ölüm soyunarak Hakk'a yürümektir.” diyen şair Bahaettin Karakoç, 16 Ekim 2018 saat 23.45’te soyunarak Hakk’a yürüdü, sevgiliye kavuştu.

Gafursun, Azizsin, keremi bitmez Rabbim!

Senden uzak olmayan KARAKOÇ kulun umutlu ve utangaç, “Beyaz Dilekçe”siyle kapına geldi.

Tövbe dilekçesini kabul eyle.

Ruhunu şad, mekânını cennet eyle!

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.