Sesine Sinen Ses

koca.jpg

İzler Ve Yansımalar - 54

“...acının rengi değişir, tadı değişmezmiş.”

Sesine Sinen Ses

Tek elbisesi vardı, hep onu giyerdi. Kirlendiği vakit akşam yıkanıp sabah giyilmekten solmuş bir siyahın üzerinde, yine solmuş krem, yeşil ve sarı renkli desenlerin birbirine girdiği elbise, entari... Nerede görsem tanırım.

Genç yaşta kaybettiği eşinin, gurbete gönderdiği çocuklarının, ırgatlık yaparken yaşadıklarının, yokluğunun, kimsesizliğinin, sessiz ve suskunluğunun acısı hep o elbiseye sinmişti. Bakınca elbiseyi değil de acılarını görürdüm. Duruma ve mekana göre de değişmezdi bu acı. Bayram namazına giderken de düğün evine giderken de aynı acılarla yürüdüğünü hissederdim. Yürüyen o değildi de geçmişine tek tek işlediği; içine, diline, sesine, yüzüne nakış yaptığı acılardı. Mutluluğu, sevinci, müjdeyi onun yanında paylaşmaya utanılırdı. Paylaşılacakların, yaşananların yanında bir hiç olduğuna inanılırdı. Acıdan bir adı, kimliği, kişiliği, geçmişi ve nefesi oluşmuştu. Öylesine içselleştirmişti ki bunu, baharın geldiğini anlatsa bile sesine sinen ses, bunu acıklı kılardı.

Öyle de öldü. Acılarıyla, gurbetiyle, sesiyle, yüzüyle, yokluğu ve yoksunluğuyla... Öylece...

Şimdi bir resim var geride. Acıyı kimlik, kimliği acı yapan bir resim. Ne zaman elbisesine benzeyen bir şey görsem, baştan sona o gelir aklıma. Sesi, yüzü ve acısı.

Artık bu resimlere rastlayamıyoruz. Yaşadıklarımızdan mı yoksunuz, yoksun mu yaşıyoruz? Acı sesimize, sevinç yüzümüze yabancı duruyor.

Dünya yalan da yaşananlar da mı yalan!

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.