Mehmet Yürekli

Mehmet Yürekli

Aklı Örten Işık

Aklı Örten Işık

Sabah gözünü açıyorsun. Daha besmele çekmeden, daha pencereden dışarı bakmadan elin komodinin üstündeki telefona gidiyor. Kimse seni zorlamıyor. Ama bir şey çağırıyor ve sen gidiyorsun.

Akşam sofraya oturuyoruz. Dört kişiyiz, dört ekran var. Çorba soğuyor, kimse fark etmiyor. Aynı evde yaşıyoruz ama birbirimize misafir gibiyiz. Birlikteyiz, ama yabancıyız.

Kimse bunu bağımlılık olarak adlandırmak istemiyor. Çünkü bağımlılık deyince aklımıza karanlık sokaklar, titreyen eller gelir. Oysa bu bağımlılık aydınlık. Parlak, renkli, sessiz. Ve tam da bu yüzden fark edilmesi zor.

Hz. Ömer'e içkinin ne olduğu sorulduğunda verdiği cevap, asırlar sonra hâlâ yerinde duruyor: Aklı örten her şey. Bir kadeh şarap aklı örter. Peki saatlerce kaydırılan, ne aradığını bilmeden bakılan, kapatıldığında içi boşalmış hissettiren bir ekran ne yapar? Dikkati dağıtan, hafızayı bulanıklaştıran, iradeyi gevşeten şey, adı ne olursa olsun aynı perdeyi çeker. Kur'ân bize yüzlerce kez "Hiç düşünmez misiniz?" diye seslenir. O sese cevap verecek akıl, ekrana teslim edildiyse kim cevap verecek?

Burada bir şeyi açıkça söylemek gerek: Mesele teknoloji değil. Kur'ân gökteki yıldıza da, insan eliyle yapılan gemiye de "âyet" der. Ekranın ışığı da bir Yaratıcı'yı haber verir. Allah âlemlerin Rabbi ise, sanal âlem de o âlemlerden biridir. Bütün gün bilgisayar başında çalışan bir doktor ya da mühendis bağımlı değildir. Bağımlı olan, amacını kaybetmiş olandır. Aleti kullandığını sanırken aletin kullandığı insandır.

İşin en sinsi tarafı da bu. Modern dünya insana şunu fısıldıyor: "Her şeyi biliyorsun, her yere ulaşıyorsun, her şey parmaklarının ucunda. Artık hükmeden sensin." İnsan buna inanıyor. Oysa kendini özne sanan insan, fark etmeden nesneye dönüşüyor. Bizim çocuklarımız oyunlarda seviye atlayıp sanal madalyalar toplarken, o oyunları tasarlayanlar gerçek hayatta kazanmaya devam ediyor. Biri üretiyor, biri tüketiyor. Biri oyalıyor, biri oyalanıyor.

Kur'ân dünya hayatını "bir oyun ve eğlenceden ibaret" diye tanıtır. Düşünün: Âhirete göre zaten bir oyun olan dünyanın içine bir oyun daha kurduk. Sanal olandan gerçeğe, gerçekten kalıcı olana uzanan yol iki kat uzadı. Bir çocuk ekranda kazandığı puanları gerçek bir başarı sanıyorsa, hayali hakikatten ayıramıyorsa, ona âhireti anlatmadan önce dünyayı anlatmamız gerekiyor.

Sonra o çocuk büyüyor ve sanal âlemde kendine yeni bir yüz takıyor. Daha güzel, daha zeki, daha cesur bir yüz. Her filtrenin, her sahte kimliğin altında küçük bir yalan yatıyor. Peygamber Efendimiz yalanın insanı adım adım kötülüğe, kötülüğün de ateşe götürdüğünü söyler. Küçük yalanlar karaktere dönüşür. Ekranda başlayan şey, ekranda kalmaz.

Aynı ekranda doğrulanmadan paylaşılan haberler, bir tıkla yayılan dedikodular, merakla açılan başkalarının hayatları var. "Bir haber geldiğinde onu araştırın." "Birbirinizin kusurlarını araştırmayın." İki emir, iki âyet. Bugün okunduklarında sanki dün inmiş gibiler.

Ve zaman. Bize zaman kazandırmak için gelen teknoloji, bugün vakit öldürmenin en tatlı yolu oldu. "İki nimet vardır ki insanların çoğu onların kıymetini bilmez: Sağlık ve boş vakit." Bu söz on dört asır önce söylendi. Ama bugün, cebimizde taşıdığımız o küçük cihazın içinde ne kadar sağlık ve ne kadar vakit kaybolduğunu görünce, daha önce hiç bu kadar doğru olmamıştı diyesi geliyor insanın.

Hızlı akan görüntülere alışan çocuk, gerçek hayatın yavaşlığına katlanamıyor. Bir kitabın sayfasını çevirmek ona zor geliyor, bir sırayı beklemek işkence. Sabrı öğretmek, hiç bu kadar zor olmamıştı.

Kur'ân, içkiyi bir anda yasaklamaz. Bir aşamada şöyle der: Sarhoşken namaza yaklaşmayın. Bu, insanı bir seçimle baş başa bırakmaktır. Namaz mı, kadeh mi? Bugün de benzer bir seçimle karşı karşıyayız. Ezan okunurken elimizdeki ekranı bırakabiliyor muyuz? Secdenin huzurunu tadan, ekranın çekim gücünden de kurtulmanın yolunu bulur.

Asıl acı veren gerçek şu: İnsanlık tarihinde iletişim hiç bu kadar kolay olmadı, insanlar da hiç bu kadar yalnız kalmadı. Ekrana gömülen ve dışarıda akıp giden hayatı kaçıran nice insan, bir gün başını kaldırdığında etrafında kimsenin kalmadığını görüyor.

Belki de bağımlılık, sonuçta bir içe kapanma. Derdini anlatmayı öğrenmemiş, sevildiğini hissetmemiş, takdir görmemiş, maneviyatın huzurunu hiç tatmamış bir genç, en kolay sığınağı seçiyor: Işıklı bir ekran. Ona ekranı kapatmasını söylemeden önce, o ekranın doldurduğu boşluğu sormamız gerekiyor.

Araştırmalar, çocuğu bağımlılıktan koruyan şeyin anne babanın diploması değil, bilinci olduğunu söylüyor. Yani kimse "ben bu işten anlamam" diyerek kenara çekilemez. Ekranı çocuğun elinden almak kolay. Zor olan, onun yerine bir anlam koyabilmek.

Kur'ân'da insana sorulan bir soru var. Ona iki göz, bir dil ve iki dudak verildiği, önüne iki yol konduğu hatırlatılır. Sonra sarp bir yokuştan söz edilir. Ve sorulur: O sarp yokuşun ne olduğunu bilir misin?

Cevap tek cümle: Boyundaki zinciri çözmek.

Bir zamanlar o zincir köleliğin zinciriydi. Bugün belki de cebimizde taşıdığımız, sabah uyanınca ilk dokunduğumuz şey. Yokuş hâlâ orada duruyor. Tırmanıp tırmanmamak, her zaman olduğu gibi, bize kalmış.

Mehmet Yürekli

Adana, 7 Kasım 2026

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Mehmet Yürekli Arşivi