Mahmut Eraslan
Öğretmen ve İmam İş Birliğinde Sorumluluk Bilinci

Öğretmen ve İmam İş Birliğinde Sorumluluk Bilinci
Toplumumuzu derinden sarsan her acı ve elem verici olayda ister bir doğal afet, ister bir kaza, ister son olarak bir öğrencinin silahlı saldırısının ardından ne yazık ki yine her zaman olduğu gibi herkes birbirini suçlamaya başladı…
Oysa yaşanan her olaydan ve çekilen her acıdan ders çıkarıp çözüm üretmemiz gerekirken; ideolojik reflekslerle hareket ediliyor!
Peki, serzenişte bulunmak ve sürekli şikâyet etmek sorunlarımızı çözüyor mu?
Çocuklarımızın eğitimi konusunda ilk ve en büyük sorumluluk anne, baba ve aile büyüklerinindir. Ardından elbette devletin ve ilgili bakanlıkların (Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı) sorumlulukları var Bu kurumların ortaya koyacağı plan ve projeler hayati önem taşıyor.
Okul yönetimlerinin ve öğretmenlerin maruz kaldığı saldırıları, yaşadıkları bir takım sorunları defalarca dile getirdim. Bu yazıda da yaşanan son olaydan hareketle, çözüme katkı sunması amacıyla Millî Eğitim ve Diyanet personelinin sorumluluklarına ve aralarındaki dayanışmanın önemine dikkat çekmek istiyorum.
Öğretmenlerimizin ve din görevlilerimizin, kendi evlatlarını da göz önüne alıp ellerini vicdanlarına koyarak, çözüme katkı sunmak adına bu satırları bir iç muhasebeyle değerlendirmelerini arzu ediyorum.
Sosyal medyada çok güzel örneklere rastlıyoruz; sayısı az da olsa öğrencilerin öğretmenlerine ve imamlara koşarak sarıldığı, sevgi ve şefkatin kameralara yansıdığı anlar var. Lakin genele baktığımızda ve eğitimci arkadaşlarla hasbihal ettiğimizde, öğretmen odalarındaki sohbetler işin rengini biraz değiştiriyor ve insanı düşündürüyor…
Yaşadıklarımızdan ders çıkarma, ortak hareket etme, iş birliği yapma ya da eğitimde nitelik ve kaliteyi yükseltmeyi konuşmak yerine; sanal kumar, borsa, ev ve araba konularının daha çok konuşulduğu yer öğretmenler odası gündem bunlar mı olmalı?
Derslere bu tür gündemin etkisi ve psikolojiyle giriliyorsa, eğitimin kalitesini ve evlatlarımızın geleceğini dert etmek yerine ikincil meselelere takılıp kalıyor olabilir miyiz?
Hepimizin evlatları var; dün başkasının yaşadığı evlat acısını bugün sen ya da ben yaşayabiliriz ki maalesef yaşanıyor da... Bu durumda evimiz, arabamız, yazlığımız olsa ne yazar; evimizde huzur olmadıktan sonra? Evlatlarımız herhangi bir şeyin bağımlısı olmuşsa veya bir şiddet olayına karışmışsa ne kadar huzurlu ne kadar mutlu olabiliriz ki?
Peki ya din görevlilerimizin, imamlarımızın çocukları? Onlar bu tehlikelerden uzak mı?
Yürütülen olumsuz algılar ve sürdürülen bir takım akımlar sebebiyle, istisnasız birçok meslek grubu, aileler, okullar, iş yerleri ve evlerimiz bu süreçten olumsuz etkilenmeye devam ediyor.
Son dönemlerde sıkça dile getirmeye çalışıyorum: Öğretmenlerimiz ve imamlarımız muhatap oldukları öğrenciye ve cemaate arzulanan eğitimi verebildikçe, geleceğe dönük nitelik, kalite, dayanışma ve yardımlaşma arttıkça bu iş birliği çözüme büyük katkı sunacaktır.
Bütün bunları söylerken amacım kesinlikle öğretmenlerimizi ya da imamlarımızı suçlamak veya bütün yükü onların üzerine yıkmak değildir. Lakin sırf sisteme veya hükümete muhalefet etme adına kılık kıyafete takılmak, bir takım ideolojik veya sendikal ayrılıklar okulumuzun kapasitesini artırmıyor, eğitimin kalitesine olumlu yansımıyor. Aksine yaşadığımız acıların derinleşmesine, yani sorunun bir parçası yapıyor maalesef…
Demek istediğim şudur: İnancınız, ideolojiniz, sendikanız, siyasi görüşünüz ya da mezhebiniz ne olursa olsun; okulda ve görev alanlarımızda bunları bir kenara bırakalım. Eğitimde kalite, nitelik ve ahlak konusunda ortak bir anlayışla hareket edebiliriz.
Kıymetli imamlarımız; gençlerimizin dünyasında ne kadar yer tuttuğunuzu lütfen yeniden gözden geçirin.En yakınınızdaki okulu düşünün: Okul müdürüyle, öğretmenlerle bir tanışıklığınız, ziyaretleşmeniz, ortak bir etkinliğiniz ya da iş birliğiniz var mı? Görev yaptığınız mahallede, sitede veya sanayide kaç esnaf ve sanatkâr ile iletişim hâlindesiniz? Bugüne kadar kaç kişiyi veya kurumu ziyaret ettiniz; kaç insanı camiye, cemaate, ibadete davet ettiniz?
Okul yönetimlerimiz için de benzer soruları sorabiliriz. Önemli olan ilk adımı kimin atacağıdır. Biz yetişkin ve sorumluluk sahibi insanlar ayrışırsak, gençler haklı olarak soracaklar: "Siz bize ne kadar örneksiniz, sözleriniz ile yaptıklarınız ne kadar uyuşuyor?" diye…
Aile başta olmak üzere okullarımız, camilerimiz, yöneticilerimiz ve eğitimcilerimiz... Bugün geldiğimiz nokta, bizim verdiğimiz ya da veremediğimiz eğitimin bir sonucudur.
Bu ülkenin köklü bir inancı, geleneği ve göreneği var. Büyüklere saygı, küçüklere sevgi bizim özümüzdür. Ancak "çocukları sıkmayalım" derken, iyi niyetle de olsa niyeti bozuk insanların kucağına ittik onları. Evde, okulda büyüklerinin yanında oturup kalkmasına, konuşmasına dikkat eden çocuklarımızı sokakların kültürü ve yaşam tarzına terk ettik. Bizler gereken terbiyeyi, uyarıyı ve manevi telkini veremeyince; sosyal medyadan beslenen evlatlarımız saygıdan, gelenekten ve maneviyattan habersiz hâle geldi.
Zararın neresinden dönersek kârdır; artık maneviyat ve ahlak olmadan bu sorunun çözümü zor görünüyor. Allah korkusu, kutsala saygısı olmayan bir kitle oluşuyor. Sorun gençlerde değil; sorunun temelinde bizim örnekliğimizdeki olumsuz yansımalar ve çocuklarımızı başıboş bırakmamız yatıyor. Anne babalar "özgürlük" adı altında her istediğini yapma konusunda fazla rahat davrandılar. Kendi anne babalarımızdan aldığımız terbiyeyi, hocalarımızdan aldığımız eğitimi çocuklarımıza veremediğimiz için bu acı gerçeklerle yüzleşmeye başladık.
İnancımız, yaşam tarzımız ya da fikirlerimiz farklı olabilir ama acımız aynı. Ortada hepimizi yakan bir yangın var ve bu yangını ancak birlikte söndürebiliriz.
Gençler üzerinde yapıcı bir otorite ve rehberliğin yeniden tesis edilmesinde büyük fayda var. Okulda, evde, camide —nerede olursa olsun— belirli bir disiplin, kural ve karşılıklı saygı olmak zorundadır.

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.