Kızıma Açık Mektup

Kızıma Açık Mektup
"Bal kızım sana söylüyorum, tüm evlatlarımız siz anlayın!" diyerek içimdeki bu hasbihali paylaşmak istedim.

Kızıma Açık Mektup

Sevgili Kızım, Değerli Evladım,
Bugün bu satırları sana; hem toplumsal değişimin sancılarını bizzat gözlemleyen bir büyüğün hem de üzerine titrediği bir kız evladı olan bir babanın samimi dertlenmesiyle yazıyorum. "Bal kızım sana söylüyorum, tüm evlatlarımız siz anlayın!" diyerek içimdeki bu hasbihali paylaşmak istedim.
"Gençlerimiz neden evlenmiyor?" sorusuyla sıkça karşılaşıyoruz. Ne yazık ki dünyevileşmenin, sekülerleşmenin ve bireyselleşmenin gölgesinde, evlatlarımıza aktarmakta yetersiz kaldığımız değerlerimizin boşluğunu derin bir şekilde hissediyoruz.

Evlilik görüşmelerinde ilk gündem maddesi inanç, güzel ahlak veya gönül uyumu olması gerekirken; ne yazık ki damat adayının işi, evi ve arabası öne çıkarılıyor. Ardından da bir pazarlık edasıyla "Ev işlerinde bana ne kadar yardımcı olacaksın?" sorusu geliyor. Tahsilini tamamlamış, iş hayatına atılmış kızlarımızın aile olmanın manevi derinliğini ıskalayıp ikincil meseleleri öncelik haline getirmesi bizleri derin düşüncelere sevk ediyor.

Burada elbette suçu sadece sizlerde aramıyoruz; biz ebeveynler de gerekli şuuru ve ruhu sizlere aktarmakta eksik kaldık. Ancak şu tezat üzerinde biraz durup düşünmeni isterim:

Evleneceğin erkekle "eşitlik" adı altında katı bir görev taksimine girişip "Ben tek başıma yemek yapmam, çamaşır yıkamam" anlayışı, iş hayatının tüm ağır yükünü tereddütsüz nasıl üstlenebiliyor. Evde sevgi ve merhametle yapılacak, günlük birkaç saati geçmeyecek işler huzurlu bir yuvayı besleyecekken; iş yerinde saatlerce amirlerin her talebini görev bilip yerine getirmek büyük bir çelişki değil midir? İş yeri giyiminden çalışma saatlerine kadar her şeyi kurallara bağlarken, sana hayat arkadaşı olacak eşine karşı gösterilen bu direnç nedendir? Bugün köylerde dahi çeyizlere çamaşır ve bulaşık makinesine kadar her türlü kolaylaştırıcı imkân konulurken, bu katı iş bölümü pazarlığı yuvanın sıcaklığına gölge düşürmüyor mu?

Maddi konfor, ev ve araba gibi yüksek şartlar talep ederken kendi duruşunuzu nerede konumlandırıyorsunuz? Kimi zaman "Her şey benim etrafımda dönsün, herkes bana uysun" gibi bir yanılgıya düşülebiliyorsunuz. Oysa sen de şahit oluyorsun ki evliliğin başında ağır şartları sırf kabul etmiş görünmek için sergilenen yapay anlayışlar çoğu zaman nikâh masasına kadar sürüyor; ilk aylarda yerini şiddetli çatışmalara ve ne yazık ki telafisi imkânsız acılara bırakabiliyor.

Düşünmeni İstediğim Üç Temel Soru Evladım, şu üç soru üzerinde derinlikle düşünmeni tavsiye ederim:

1. "Zaruri bir mesleğe sahip olanlar ile ailesinin geçimi için çalışmak zorunda kalanlar dışında, herkes her şartta çalışmak zorunda mıdır?"

İnsanın fıtratında sadece hayatta kalmak değil; üretmek, faydalı olmak ve güzel bir iz bırakmak vardır. Medeniyetimize ve kadim ahlakımıza baktığımızda çalışma eylemi, sadece karnını doyurmaktan ibaret değildir; niyet helal ve faydalı olmak olunca çalışmak aynı zamanda bir ibadettir eğer inancın var ve Müslümansan!

Ancak kabul edelim ki modern dünya çalışmayı "faydalı olmak" veya "helal rızık kazanmak" çizgisinden çıkarıp bir tüketim çarkına dönüştürdü. İnsanlar artık sadece temel ihtiyaçlarını karşılamak için değil; daha lüks arabalar, daha büyük evler, sürekli değişen eşyalar ve başkalarına gösterilecek bir konfor için ömür tüketiyor.

Sonuç olarak; zaruri durumlar dışında çalışmak tek başına yanlış değildir. Fakat daha fazla tüketmek ve sahte bir konfor üretmek uğruna hayatı bir koşturmacaya çevirmek, insanın kendine yapabileceği en büyük haksızlıklardan biridir.

2. "Dışarıda yüzlerce insana hizmet edip saatlerce koşturmak mı, yoksa evinde anne-babana, kardeşlerine; evlendiğinde eşine ve evlatlarına adanmış birkaç saatlik hizmet mi insana hakiki huzuru verir?"

Burada modern insanın düştüğü en büyük tuzaklardan biri var: Dışarıda destan yazmaya çalışırken evindeki ocağı söndürmek.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır" buyurmaktadır. Kendi yuvasında huzuru, merhameti ve adaleti tesis edemeyen bir insanın dışarıda yüzlerce kişiye sunduğu hizmet temelsiz bir bina gibidir. Dışarıdaki koşturmaca insanın kariyerini veya egosunu tatmin edebilir; ama insana hakiki sekineyi ve iç huzurunu veren yer, sevgiyle inşa edilmiş bir aile yuvasıdır.

3. "İnançlı bir insan olarak meselelere nasıl seküler ve haz odaklı bir zihniyetle bakılabilir?"

İşte günümüzün en büyük yaralarından biri: Zihnen ve amelen dünyevileşmek. Bugün pek çok insan diliyle inandığını söylese de yaşam tarzını, başarı ölçütlerini, aileye bakışını ve tüketim alışkanlıklarını tamamen seküler, bireyci ve hazcı bir felsefeye göre şekillendiriyor.

Modern dünya insana evliliğin bir yük, çocuğun ise kariyer önünde bir engel olduğunu telkin ederken; inancımızın yüklediği sorumluluk bilinci bunun tam karşısında durur. Evlilik, iki ruhun birbirine örtü olduğu mukaddes bir bağdır; aile toplumun kalesi, çocuklar ise neslin devamı ve evlerimizin berekettir.

Sırf konforlu yaşamak veya dünyevi başarı kıstaslarına uymak adına aileyi ertelemek, evdeki huzuru dışarıdaki hırslara değişmek, inançlı bir insanın kendi değerleriyle çelişmesidir.

Bireyselleşmenin, sınırsız özgürlük ve haz odaklı bir yaşamın cazibesine kapılan gençlerimize sunulan bu model, aile kavramının içini boşaltıyor. Şunu da açıkça belirtmek gerekir ki sorumluluk tek taraflı değildir; katı, anlayışsız tutumlar sergileyen ve sorumluluk bilincinden uzak yetişen erkek evlatlarımızın eksiklikleri de bu tabloyu ağırlaştırmakta tartışılması gereken bir diğer konudur.

Ancak hayatın kaçınılmaz bir akışı var sevgili evladım: Bugünler geçecek, gençlik ve güzellik solacak, yaşlılık kapıyı çalacak. Gün gelecek, bir tatlı söze ve bakıma muhtaç duruma düşebileceksin.

Bireysel konfor uğruna ertelenen aile kurumunun yokluğunda, yarın huzurevi sıralarında veya yalnızlık içinde kalma ihtimali acı bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Kendini adadığın, ömrünü harcadığın kariyerin veya maddiyatın o gün sana fayda sağlamayacak!

Sevgili kızım; eğer illa ki çalışman gerektiğine inanıyor ve bu konuda ısrarlıysan yine çalış. Fakat evini, anne babanı, eşini ve çocuklarını asla ihmal etme. Eğer hepsine yetişemiyor ve bir şeyleri geride bırakman gerekiyorsa; bıraktığın şey evin, ailen ve sevdiklerin değil, işin olsun.

Biz eskilerden örnek verirken o dönemin zor şartlarına dönülmesini kastederek vermiyoruz bu örnekleri; o çağın inanca, insana, doğaya ve canlılara yüklediği derin anlamı anlatmaya çalışıyoruz.

Sevgiyi, saygıyı, komşuluk ilişkilerini, sokakların sakinliğini, gençlerimizin efendiliğini, kızlarımızın hayasını, aile olmanın tadını ve az kazançla dahi evde sağlanan o bereketi anlatmak istiyoruz.

Bugün her iki eşin çalıştığı halde bir türlü denk getirilemeyen bütçeler, borçlar, koşturmacalar arasında birbirine zaman ayıramayan evliler ve yaşanan türlü sorunlar karşısında durup sormak gerekir: Mutluluk nerede? Evde mi, işte mi, sosyal medyada mı, inançta mı, yoksa dünyevi hırslarda mı?

Arayan elbette bulacak; yeter ki günlük alışkanlıklarımıza biraz ara ver, durup samimiyetle düşün!

Maddiyata değil, ahlaka yatırım yap: Yuvanı soğuk pazarlıklar üzerine değil; samimi bir iş birliği, sevgi ve gönül bağı üzerine kur.

Yarın merhamet sahibi, sana sahip çıkacak, yaşlandığında yüzüne sevgiyle bakacak hayırlı evlatlar yetiştir.

Geçici hazları değil, kalıcı huzuru seç: Birbirine yük olan değil, birlikte yükü omuzlayan bir hayat arkadaşı ara.

Kız alırken de verirken de birinci önceliğimiz daima güzel ahlak ve samimiyet olsun. İyi insanlar iyilerle buluşsun ki ne kızlarımız ne erkek evlatlarımız zayi olsun; yuvalarımız huzur ve bereketle dolsun.

Kaynak:Adanapost

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.